ALMANYA’DAN… Adana – İskenderun – İstanbul

ALMANYA’DAN… Adana – İskenderun – İstanbul

0
PAYLAŞ

Bir hafta boyunca Türkiye’nin üçü de farklı güzelliklere sahip kentleri Adana’da, İskenderun’da ve İstanbul’da hem gezdim hem de öğrendim.

Adana’ya Çukurova Üniversitesi’nin konuğu olarak bir toplantıda konuşmaya giderken bu üniversitenin ne derece modern bir kurum olduğundan haberim yoktu. Çukurova Üniversitesi’ni gördükten sonra günümüz üniversite öğrencilerinin çok şanslı olduğunun farkına da varmış oldum.

1980 yıllarının Hacettepe Üniversitesi’nin tozlu, çamurlu Beytepe Kampüsü’nü yaşamış biri olarak o günlerin geride kalmış olmasına çok sevindim.

Adana’da okuyanlar gerçekten çok güzel bir ortamın tadını çıkarabilmekteler. Ne mutlu onlara.

Adana’da Çukurova ve Seyhan Lions Klüpleri’nin konuğu ve İskenderun’da da Yat Klübü’nün konuğu olarak her iki kentin önde gelen işadamları ile konuşma olanağını bulduğum için çok sevindim.

Ancak bir kez daha üzüldüm.

Adana ve İskenderun’da işadamları ile konuştuğumda onların gerek AB’nin arastırma ve KOBİ’ler alanında sunduğu 6. Çerçeve Programı gerekse 7. Çerçeve Programı olanakları hakkında bilgi sahibi olmadıklarını gördüm.

Konumuz “AB-Türkiye İlişkisi” diye tanımlandığında nedense bu işin “magazin kısmı” en çok konuşulanı oluyor. “Kimin başmüzakereci olacağı”sorusu aslında tartışmaların ana vaktini almamalı. Eğer bu sorunun cevabını vermekle yükümlü olanlar sorumluluklarının bilincinde karar verebilseydiler, başmüzakerecinin adı Kemal Derviş olurdu.

Çünkü bu soruyu cevaplayanların ana prensibi “önce ülkem sonra partim” olmalı.
Ancak Türkiye’de bu soru daha çok “Nasıl olurda Dış İşleri Bakanı’na ters düşmeden, partimin tabanını kışkırtmadan, benim sözümü dinleyecek ve günün birinde yerime göz koymayacak birini atarım” şeklinde cevaplandırılmakta galiba.

Oysa Kemal Derviş bu görev için en uygun olan kişiydi eğer amaç “vatana hizmet ise”.
Neyse o artık yok. Yukarıda da belirttiğim gibi bu tarz sorulara fazla vakit ayırmaya gerek yok söz konusu olan Türkiye ve AB arasındaki ilişki ise. O gerçekten ele alınış biçimi ile “magazinlik” bir halde.

Bence Türkiye’de hem işadamlarını hem de bilim çevrelerini ilgilendirmesi gereken asıl konu başka. Eğer söz konusu olan AB yolunda olan Türkiye’nin ister günün birinde AB üyesi olsun isterse olmasın en azından AB standartlarına ulaşması ise o zaman “magazin konuları” başkalarına bırakıp, “nasıl olur da biz bu süreç içinde AB’nden alabileceğimizin en fazlasını alıp ülkemizi kalkındırabiliriz ?” sorusuna cevap aramak gerekiyor.

AB tarafından sunulan olanakları iyi tanımak ve onları kullanmasını öğrenmek şart.
Henüz bitmemiş olan 6. Çerçeve Programı’nın son çağrılarını “bu işi öğrenmek için” kaçırmamak ve şimdiden 7. Çerçeve Programı’nı ve sunduğu olanakları öğrenmek gerek.

“En az İsrail’in bu programlardan yararlandığı kadar” yararlanmak olmalı Türkiye’nin hedefi.
Ama ne yazıkki Türkiye’de bu konuda aydınlatılması gereken bir çok işadamı bu olanaklardan habersiz. AB’nin bölgesel kalkınmaya ve araştırma ile bilime verdiği önemi bilmiyor yaşadıkları bölgeleri kalkındırmayı arzu edenler.

Sadece işadamlarının değil büyük kentlerin yerel yönetimlerinin de bilgilendirilmesi gerekiyor.

Müzakereler ister uzun ister kısa sürsün, bunlara paralel olarak hem Çerçeve Programı olanaklarından hem de diğer hibelerden yararlanmak için AB’ni daha iyi tanımak yani sokak değişiyle “ruhunu okumak” şart.

Çağrıları okuduğunda ne yapacağını bilen kadrolar ile projeleri istenen formatlarda sunma sanatını öğrenmek zorunda Türkiye.

Bunu becerebildiği an Türkiye çok farklı bir konumda olacak AB yolunda.Kızına “aptalsın sen” diyen babalar utanmalı İstanbul’a gittiğimde her zaman yaptığım gibi gene Bebek’te caminin yanındaki kahvede oturmuş yukarıda kaleme aldığım konuyu tartışırken tam da ısmarlamış gibi bir olay yaşadım.

Yan masada onbir, oniki yaşlarında olan kızıyla kahvaltı eden ve her olanak bulduğunda çok yüksek sesle konuşarak varlığını göstermeye çalışan bir adamcağız ile kızı arasındaki konuşmayı istemeden duyduğumda çok üzüldüm.

Sanırım sadece Pazar günleri gördüğü kızı ile oturan bu adama kızı, “Beni Akmerkez’e götüreceksin şimdi. Ama orada bana convers ayakkabı almaya filan kalkma lütfen. Ben kitapçıdan kitap almak istiyorum” dediğinde adamın cevabı çok acı idi: “Aptalsın sen aptal kızım.”

İşte böyle babalara rağmen kitap okuyor kızları diye sevinirken, bir yandan da benle aynı yaşlarda olan bu babaların cehaletine kahroldum.

_____________________

Özür dilemem gerekiyor:
Geçen haftaki yazımda bir isim hatası yaparak çok ayıp etmişim. Etyen Mahçupyan’ın adını Ethem olarak yazdığım için kendisinden özür dilerim. Ayrıca bu konuda beni uyaranlara da teşekkür ederim.


 

BİR CEVAP BIRAK

15 − 12 =