ALMANYA’DAN… AKP ve TSK arasında…

Bu yazımı kaleme alırken hemen itiraf etmeliyim, günün birinde Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilgili aşağıda kaleme alacağım şekilde bir yazı yazacağımı söyleseler inanmazdım. Ama yazıyorum.

Ya da yazdırıyorlar adama işte böyle!

Bir “12 Eylül kazazedesi” olarak üzerinden 25 yıl geçmesine rağmen hala o dönemin sorumluluk taşıyan paşalarının Türkiye’ye verdikleri zararın bertaraf edilmeye çalışıldığı bugünlerde tartışılanlar dikkatli olmayı gerektirmekte.

YÖK konusunda hiç olumlu bir bakışı olmayan bir birey olmama rağmen Van’da gündeme gelenlerden sonra AKP mi YÖK mü sorusunu cevaplandırırken cevabım net.
Çünkü Van’da bir rektörün başına gelenler Hukuk Devleti ilkelerinin öneminin bilincinde bir birey olarak beni kara, kara düşündürmekteler.

Van’da açık bir şekilde ortaya çıktığı gibi Türkiye’de yaşananlar artık öyle “sahte Atatürkçüler’in devlet içindeki egemenliğine son verilmesi” operasyonu değil tek başına.
“Türban”, “YÖK” ya da “TSK” tartışmaları AB-Türkiye İlişkisi kapsamında ustaca “derin” bir şekilde işlenen konular halindeler.

Türkiye’de demokrasinin gerçek anlamda yaşama geçirilebilinmesinde TSK’nin büyük bir katkısı olduğunu gerçekten iddia edemem.

12 Mart 1971 Darbesi yaşanırken 10 yaşında bir çocuktum ve Fakir Baykurt’un kendisine yazdığı bir mektubu delil olarak bulduğu için sevinen bir subayın yanındaki tomsonlu askerlerle babamı nasıl götürdüklerini hiç bir zaman unutamam.

Balyoz Harekatı’nın yapıldığı o ünlü gece annemle birlikte sokağa çıkma yasağının uygulandığı İstanbul’da Şişli’de Kocamansur Sokak adresindeki evimizde camdan nasıl dışarı baktığımızı ve babamın sanırım 2. Dünya Savaşı artığı bir üstü açık Willys jipin arkasında iki silahlı askerin yanında oturuşunu nasıl unutabilirim.

O gece ben Türkiye’de Latin Amerika’yı yaşadım on yaşında.

Pinochet Şili’si ile 12 Mart Muhtırası Türkiye’si arasında bir fark olmadığını gördüm.

“12 Mart Türkiyesi” Deniz Gezmiş gibi bir yurtseveri aslında gerçek anlamda bir “patriyotu” ipe çekti.

Bugün herkes bunun yanlışlığının farkında ama ölenler öldü.

12 Eylül 2000 Darbesi yapıldığında sabaha karşı annem babamın valizini çoktan hazırlamıştı.

Ve tek suçu yazar olmak olan ve de darbe sanki ona karşı yapılmışcasına babam kendisinin gözaltına alınmasını beklemekteydi.

Zil çaldığında kapıyı ben açtım. Babamın adını söyleyen iki sivil kendisini götürdüler.

“12 Eylül” demek Türkiye için bir “Ortaçağ Karanlığı” demek benim için.

18 yaşına varmamış bir çoçuğu sahte raporlarla 18 yaşındaymış gibi göstererek asabilmek ancak 12 Eylül Türkiye’sinde olabilirdi.

Ve maalesef oldu.

Bugün “12 Eylül’ü” savunanı pek bulamazsınız.

Ama ölenler öldü. Kimileri insanlık adına utanç verici işkencelerde varken yok edildi. Kimileri sakat. Kimileri haksız yere uzun yıllar hapis yattı.

Ve bugün hesap sormak isteseniz bu bile hukuken mümkün değil.

Evet TSK deyince yurdunu seven bir solcunun söyleyeceği çok şey vardır.

Bundan eminim.

Ve haklıdır da.

Ancak madalyonun bir de öteki yüzü var.

TSK’nın Türkiye’nin yakın tarihinde oynadığı olumsuz role paralel olarak bir de bence hala gerekli olan bir diğer görevi var.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri kendisi için en büyük tehlike olan “İrtica Tehlikesi’ne” karşı “Modern Türkiye’yi” korumak. Türkiye’nin komşusu konumunda olan köktendinci rejimlerin olduğunu göz önünde tutacak olursak TSK’nın dışarıdan gelecek tehditlere karşı güçlü bir yapıya sahip olması zorunluluğu ortada.

35.000 kişilik bir güce sahip olan uluslarası terör örgütü El-Kaida ve benzerlerinin son dört yıldır dünyanın bir çok yerini kana bulayarak bir çok masum insanın katline neden olduğu günümüzde ordunun iç ve dış görevleri tartışması da artık AB içinde de tartışılmakta.

Bu koşullarda Türkiye’nin İslam Dini’ni istismar eden terörizme karsı ülke içinde de TSK’ya ihtiyaç duyması gayet doğal. Hızbullahçıların cinayetleri, Sivas Katliamı ve dört bombalı kamyonla onlarca insanın katli Türkiye’nin de bu sorunla ne derece iç içe olduğunu göstermekte.

Hele polis teşkilatının siyasi iktidarların oyuncağı olarak tarafsız işleyemediği bir ülkede bu çok daha önemli.

TSK’nin bu misyonunun Türkiye’de demokrasiye verdikleri değer çok iyi bilinen Alevi Toplumu tarafından da övülmesi oldukça anlamlı.

Çünkü Alevi Toplumu Anadolu’da tarih boyunca korunmadığı vakit neler olabileceğini yeterince yaşamış ve çok kurban vermiş bir toplum.

TSK tüm cunta dönemlerinde oynadığı ve biz solcular tarafından affedilmesi mümkün olmayan o kötü role rağmen Türkiye’de cumhuriyetin erdemlerinin de garantisi konumunda.

Bu erdemler öyle sanıldığı gibi basit şeyler değil.

Genç bir kızın özgürce mini etek giyerek üniversiteye gidebilmesi basit gibi görünebilinir.

Ama bir genc kızın üniversiteye giderken mini etek giymeye korktuğu bir ortam Türkiye için bir ortaçağ karanlığı anlamına gelir.

Türkiye’de her geçen gün daha fazla kent ve kasabada içki içmek imkansız hale geldikçe basit gibi görünen içki içmenin de aslında ne degerli bir erdem olduğu ortaya çıktığında iş işten geçmiş olabilir.

Bırakın Anadolu’nun ücra köşelerini İstanbul’un bazı semtlerinde Ramazan vakti insanlar simit yemeye korkar hale geldiklerinde ya da bu nedenden dolayı dövüldüklerinde bir simit yemenin o sıradan basitliğinin savunulması gereken bir erdem olduğunun ortaya çıktığı günleri sanırım yaşamak istemiyoruzdur.

“Türkiye’de bir yandan demokrasi havarisi olarak kendini kutlatan bir parti diğer yandan da bu ülkeyi cumhuriyetin erdemlerinden uzaklaştırıyor mu acaba ?” sorusunun sorulmasına neden oluyorsa son günlerde yaşananlar, bu durum sadece AKP’nin TSK’nin AB’nin istediği konuma getirilmesi için bir kavga verdiği şeklinde safça yorumlanamaz.

Ben Şemdinli de bile artık sadece “derin devlet mi” sorusunu sormuyorum.

Çünkü ancak bir Aziz Nesin öyküsü olabilecek kadar inanılmaz olaylar kafamı karıştırmakta.

Dünyanın hiç bir yerinde “kont-gerilla” faaliyetleri yaptığı iddia edilen kişiler eylemde kullandıkları otomobili makbuz karşılığı teslim alıp, makbuzu da arabada hazır bulundurmazlar.

Bu tarz bir eylemi yapanlar kullandıkları otomobilde nerdeyse düğün fotoğraflarını, evlilik cüzdanlarını ve her makam tarafından mühürlenmiş eylem emrini bulundurmazlar.
Dalton kardeşlerin en uzun boylusu bile bu kadar “Rintintin” olamaz.

Dünyanın hangi ülkesinde bomba atan adam telefonunu açıp “şimdi bomba attım, arabayla gelip beni alın” diye taksi çağırır.

Anlayacağınız Şemdinli üzerine yazılıp çizilenler çok kafa karıştırmaktalar.
Acaba özel bir amaç mı var?

“Newsweek” dergisi “Şemdinli’nin TSK’ya karşı olanlar için bir şans” olduğunu yazıyor.

Ben de TSK taraftarı değilim.

Hatta “bunları asmayalım da besleyelim mi “ diyen birinin yargıda hesap vermesini engelleyen Anayasa maddelerinin kaldırılmasından yanayım.

Ancak bu benim en az aynı şekilde sorunlu olduğum çevrelerle birlikte TSK karşısında olmam anlamına gelmiyor.

Tam tersine dikkatli olmak gerekiyor.

TSK’ne karşı haklı eleştirilerimiz olabilir. Ama şu da bir gerçekki genelde rakı ya da şarap içerek yaptığımız sohbetlerde TSK’yı eleştirebilmek içinde TSK’ya ihtiyacımız var.
İran bu konuda en iyi örnektir ders çıkarmak için.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

2 × three =