ALMANYA’DAN… Bu çoşku düşündürüyor

PAYLAŞ

Recep Tayyip Erdoğan’ın başbakan olarak kalmaya karar vermesinin ve ardından da cumhurbaşkanlığı için Abdullah Gül’ü önermesinin ardından o esnada Strasburg’ta toplanmakta olan Avrupa Parlamentosu’ndan ilk açıklama sosyaldemokratlardan geldi.

Sosyaldemokratları liberaller, yeşiller ve çok sayıda milletvekilinin bireysel açıklaması takip etti. Komisyondan da açıklama gecikmedi. AB ülkelerinde de çok sayıda politikacı birer açıklama yayınladılar.

Sanki hepsi söz birliği etmişcesine bu kararı “alkışlamaktaydılar”. Abdullah Gül onlara göre “doğru bir seçimdi”. Hatta bazıları oldukça çoşarak böyle bir karar aldığı için Recep Tayyip Erdoğan’ı bol, bol övdüler.

Aslında hepsi çok rahatlamışlardı. Hepsi Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olması halinde AKP’nin seçimi kaybedeceğine inanmaktaydılar. Hatta Recep Tayyip Erdoğan’ın AKP’nin başından ayrılmasının getirebileceği sorunlar bir çok AKP’liden daha fazla kaygılanmalarına neden olmaktaydı.

Komisyonda söyledikleri gibi “her istedigimizi yapan muhatap” bu sayede Genel Seçim’de başarılı olma şansını yakalamış oldu.

Kuzey Kıbrıs’ta barış ve çözüm için koşturan çevrelerin Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı adayı olması sayesinde AKP iktidarının sürmesine sevinmelerini çok iyi anlayabiliyorum. KKTC’nin zor koşullarda verdiği bu kavgada CHP ve diğer kendini sosyaldemokrat olarak tanımlayan partiler tarafından yalnız bırakılması ve başka nedenlerden dolayı olsa da sadece AKP’nin CTP-BG hükümetini desteklemesi elbetteki önemli onlar için. Aslında bu durum CHP’yi bir çok başka alanda olduğu gibi bir kez daha utandırmalı.

AB’deki durum ise biraz daha farklı. AB’nin AKP konusunda bir gözü belki “kör” değil ama gönüllü olarak “kapalı”.

AB ve özellikle AKP’yi kendileri için “harika” bir muhatap olarak gören çevreler bu partinin reformlar alanında belki de “o anda aynı şekilde hangi parti iktidarda olursa olsun eğer Türkiye’nin AB üyesi olmasını istiyorsa atmak zorunda olduğu adımları” attığını dile getirerek açık bir şekilde destekliyorlar.

Onları madalyonun bir yüzü ilgilendiriyor. Bu tavır AB’nin çıkarları açısından legitim.

Ancak madolyonun diğer yüzü “ateş düştüğü yeri yakar” tarzında bir durum. “Eğer 14 Mayıs 2000 tarihinde gündeme gelen Fazilet Partisi Kongresi’nde genel başkan adayı olarak Recai Kutan’a karşı aday olan Abdullah Gül, Kutan’ın aldığı 633 oya karşı 521 oy almamış olsaydı acaba ne olurdu?” diye düşünmek sorununa sahip olmadığı inancında AB tarafı. Abdullah Gül Fazilet Partisi başkanı olamadığında eminim çok üzülmüştür. Şimdi ise buna çok seviniyordur.

Ama işte bu örnek bile Türkiye’nin aslında en az AB vatandaşları kadar “avrupalı” insanlarını ürkütmeye yetiyor. Çünkü sorun sadece “yeni cumhurbaşkanının eşinin türbanlı” olması sorunu değil. Türkiye politika için oldukça önemli rol oynayan sembollerin sadece Türkiye’nin imajına etki etmekle kalmadığı, toplumsal olarak da “AB üyeliğine yaklaşır gözükürken batı yaşam biçiminden uzaklaşmakta”” olan bir ülke olarak gözükmekte. Hem de her geçen gün daha fazla!

İşte Strasburg ve Brüksel’den gelen çoşkulu mesajları okurken “madalyonun diğer tarafını görmek istemeyenler ya bir gün gönüllü olarak kapadıkları gözlerini birden gönüllü olarak açarlarsa ne olur?” diye düşünmeden edemiyorum.


 

CEVAP VER