ALMANYA’DAN… Çekirdek Avrupa…

Avrupa Birliği Dönem Başkanı Avusturya hem Avrupa Birliği Anayasası hem de Avrupa Birliği’nin 2007 ve 2013 arası bütçesi konusunda var olan anlaşmazlıkları başarı şansı ufukta gözükmeksizin çözmeye çalışırken genişleme ile ilgili adımları da ihmal etmiyor.

Avusturya, Balkan ülkeleri için bir AB Perspektifi sunmak amacıyla kolları sıvamış durumda.

Tabi bu tarz bir perspektif bugünün koşullarında ne derece motive edici ya da inandırıcı olabilir o da ayrı konu. Hatta AB vatandaşlarının daha fazla kızmalarına nenden olacağından hiç şüphem yok.

Avrupa Birliği üyesi ülkelerin vatandaşları şu anda “genişleme” kelimesinin “g” harfini dahi duymaya tahammül edemeyecek durumdalar.
Avrupa Birliği’nin üç ayrı paket halinde planlanan ama politik nedenlerden dolayı on ülkenin aynı anda Avrupa Birliği’ne adapte edildiği genişlemesi beklendiği gibi AB vatandaşlarından alkış almadı.

Buna şaşırmamak lazım.

On beş üyesi ile oldukça iyi koşullarda vatandaşlarına belli bir refah ortamı sunan AB, 25 üyesi olan bir topluluk olduğunda bu durum da değişiverdi.
On beş zengin ya da orta halli ülke birden çoğu kendilerine göre oldukça fakir diye tanımlanacak ülkelerle kaderlerini paylaşmaya başladılar.
Örneğin on beş üyeli bir birlik konumundayken Fransa’nın tarım alanında “oldukça müsrif olması” diğerlerini kızdırıyordu ama buna rağmen var olan dengelerde bu sorunla başa çıkabilmekteydiler.

Yunanistan’ın gerekli ya da gereksiz bir şekilde AB fonları ile genelde hiç kullanılmayan yollar yapması diğerlerinin gülerek geçtiği bir konu olarak kalabilmekteydi.
İrlanda’nın normalde almaması gereken tarım fonlarını başka alanlarda değerlendirerek fakir ülke konumundan çıkıp zengin ülke konumuna gelmesi diğerlerini fazla rahatsız etmiyordu.

İngiltere’nin ortak para birimi €’yu istememesi ya da “Schengen” gibi AB’nin güvenliği açısından hayati bir projenin dışında kalması diğerlerini kızdırıyordu ama bu gene de yutulur bir lokma gibi görülmekteydi.

Buna benzer çok sayıda soruna rağmen AB bir şekilde “yuvarlanıp gidiyordu”.

On beş üye ülke bu durumun “günü kurtardığının” bilincinde olduklarından ve bu şekilde bir devama göz yummanın sorumsuzluğunu sona erdirmek istediklerinden reformlarla bu gidişe son vermek istiyorlardı.

AB Anayasası bunlardan en önemlisi idi.

Ortak bir orduya, ortak bir sınır koruma teşkilatına, tek bir dış işleri bakanına ya da ortak bir ekonomi politikasına olan ihtiyaç ortadaydı.

Ancak bu ve benzeri hayati alanlarda on beş ülke kendi aralarında kararlar almakta hem geciktiler hem de belki de bence en büyük hatayı yaparak tartışmalara aralarına almaya karar verdikleri on ülkeyi de kattılar.

Demokrasi adına güzel bir örnek olabilir ama bu yöntem pratikte AB’nin bugün içinden çıkamadığı sorunların da ana kaynağı oldu.

AB’ni sadece konumlarını değiştirmek amacıyla bir şans olarak gören on yeni üye doğal olarak “az verip çok almak” hedefiyle reformların da istenildiği gibi olmasını engeller hale geldiler.

Türkiye gibi büyük ve kendi bölgesinde güçlü bir ülkenin vatandaşlarının da çok iyi anlayabileceği şekilde birlik içinde dengesizlikler gündeme gelmeye başladı.
Bir yanda seksen, yetmiş ya da altmış milyonluk ülkeler diğer yanda beş yüz binlik ülkeler.

Bir yanda dünyanın en güçlü ülkeler sıralamasında üstlerde yer alan ülkeler diğer yanda orta büyüklükte birer Anadolu kenti konumunda ve bu oranda dünya çapında rol oynayabilen ya da oynayamayan ülkeler.

Bir yanda sanayi devleri diğer yanda Malta ya da Kıbrıs gibi “her işi yaparız abi” tarzı ekonomilerle ayakta duran ülkeler.

Ve bu dengesizliğe şimdi her ikisi de Türkiye’nin de gerisinde olan Bulgaristan ve Romanya’nın da eklenmesi kesinleştiğinden artık 25 değil 27 üyeli bir “karışıklık” haline geldi bu birlik.

İç işleyişini arasına aldığı ve kendisine “yük olan” ülkeler gelmeden tam bir düzene sokmamanın cezasını ödemekte şu anda AB.
AB’ni taşıyan ülkelerin vatandaşları bu gidişe artık “bir dur demenin” zamanının geldiği inancında olduklarından bundan böyle atılması planlanan her adıma şüphe ile bakmaktalar.

Bu nedenle Avrupa Anayasası’nın geleceği meçhul.

Yine aynı nedenle AB üyesi ülkelerin yöneticileri örneğin Avrupa Parlamentosu’nun talep ettiği bütçeyi azaltma ihtiyacı duymaktalar. AP haklı da olsa ve AB gerçekten talep edildiği gibi bir bütçeye de ihtiyaç duysa bunu ulusal düzeyde savunabilmek imkansız.

Avrupa Birliğine sunulan her fazla cent, vergi olarak bunu veren ülkenin vatandaşlarının cebinden çıktığından bunu talep edip seçmen kızdırmak hiçbir başbakan için cazip değil.

Örneğin Alman vatandaşları tasarruf politikaları nedeniyle otobanlarının sürekli daha uzun aralıklarla yenilendiği, belediyelerinin parasızlık nedeniyle yüzme havuzlarını kapadığı, sosyal yardımların ya da işsizlik paralarının sürekli azaldığı bir dönemde vergilerinin başka AB ülkelerinde “çar çur edilmesine” tahammül edememekteler.
Ve AB’nin daha tutumlu ve harcanan paraları tam anlamıyla “hak eder” bir konumda olması için ortak kararlar alabileceğine yönelik beklenti her  geçen gün bir güvensizliğe dönüşmekte.

Gelinen bu noktada AB’nin motoru konumunda olan ülkelerin yapabilecekleri tek bir şey kaldı: Tavır almak!

Bu da özünde doğru zamanlama ile öncülüklerini ilan etmek anlamına geliyor.

Fransa seçimleri sonrası AB’ndeki gelecek açısından perspektifsiz bu gidişe bir son vermek amacıyla Almanya ve Fransa yanlarına diğer büyük AB ülkelerini de alarak “Çekirdek Avrupa’yı” yaşama geçirmek zorunda kalacaklar.

Ve eğer Türkiye bu birlikteliğin üyesi olsaydı sanırım Türkiye de aynı şekilde tavır almak zorunda kalırdı.

Büyük devlet olmak ve vatandaşlarına karşı sorumluluk taşımak AB’nin bu “başıboş gidişine son verip” motoru oldukları bu birliği halk deyimiyle “kurda kuşa yem etmemek” bence Almanya, Fransa ve hatta İngiltere gibi ülkeler için aslında bir zorunluluk.

Bakalım önümüzdeki iki yıl ne getirecek? Göreceğiz!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

2 + 11 =