ALMANYA’DAN… Ergenekon ‘yavru’suz olmaz

Türkiye’nin geçmişi ile hesaplaşması elbette KKTC’yi de kapsamak zorunda.

Ancak KKTC ile ilgili olarak ‘adalet’ sanırım Türkiye’nin ‘milli çıkarlarının ağır basması sorunu’ ile karşı karşıya. Bir çözüm bulma amacıyla görüşmelerin sürdüğü, tüm dünyanın Kıbrıs’ı izlediği bir sırada ‘hangi ünlü KKTC vatandaşlarının Ergenekon davası kapsamına girdiğini’ açıklamak pek akıllıca bir iş olmaz herhalde!

Demokrasinin ayaklar altına alındığını ilk defa yaşadığımda 10 yaşındaydım. Bir gece yarısı kapının zili defalarca çaldı. Gürültüler duydum. Postal seslerinin bir çocuk için ne derece ürkütücü olduğunu öğrendiğim gece yarısının, tarihe ‘Balyoz Harekátı’ diye geçeceğini o esnada bilmiyordum elbette. Yatağımda açıklayamadığım gürültülerin nedenini anlamaya çalışırken kapım açıldı. Yaşlı ve şişmanca üniformalı bir adam ‘Burada bir çocuk varmış. Korkma yavrum, uyu sen.’ tarzı bir şeyler söyleyip kapıyı kapadı. İşte o anda kapı hışımla açıldı! Tanıdık bir el beni yataktan çekercesine çıkardı. İstemeden canı gibi sevdiği oğlunun elini acıttığını fark edemeyecek kadar hışımla dolu annem bir eliyle kolumu tutarken diğer eliyle sonradan subay olduğunu öğrendiğim yaşlı adama sert bir bakış fırlatarak ‘Ne demek uyu yavrum! Benim oğlum siz babasını götürürken nasıl uyuyabilir. Tanı bunları oğlum! Bak senin babanı alıp götürüyorlar! Tanı ve unutma bunları!’ dediğinde ben ne olup bittiğini çoktan anlamış annemin hışmından ürkmüş görünen subayın ‘hanımefendi niye öyle diyorsunuz, biz sadece bize verilen emri uyguluyoruz’ diye gevelediğini izlemekteydim.

Suçu bir mektup almak!

Yazar babam Demirtaş Ceyhun’un suçu, yazar Fakir Baykurt’tan bir mektup almak olmalı ki, mektup tek delil olarak zapta geçti. Zaten günlerdir annemin babam için hazırladığı bavul ile birlikte, oğlu ve eşinin bir gece yarısı bilinmeze doğru uğurlamak zorunda kaldıkları Demirtaş Ceyhun’u alıp gittiler. O gece yarısı sabah karşı, aynı Latin Amerika’daki cuntalarla ilgili filmlerde gördüğüm gibi, babamın üstü açık bir Williams cipin arkasında elleri Tomsonlu, savaş donanımlı iki askerin arasında, karanlığın içine dalıp kaybolmasını izledim.

Annem ‘Askerlerin babanı götürmesinden utanacak hiç bir şey yapmadı baban. Onu götürenler utanmalı. Sen yarın okula gideceksin. Başın dik ve gözün yaşlı olmayacak. Ben de işe gideceğim. Akşam birlikte babanı arayacağız. Gözyaşlarımızı bizden başka kimse göremeyecek’ dediğinde gözleri nemli annem, 10 yaşında, böyle tanımak zorunda kaldım ülkemi! Kışlalarda, toplum polisi barakalarında aradık babamı ana oğul 12 Mart 1971 Türkiye’sinde.

Bir 12 Eylül 1980 sabahı Bebek’teki evimizin kapısı çaldığında, Balyoz Harekátı’nın 10 yaşındaki çocuğu artık 19 yaşında bir delikanlıydı. Babasının valizi geceden hazırlanmıştı. Delikanlı kapıyı açtı. İki sivil polis ‘Demirtaş Bey, sizi almaya geldik’ dediklerinde onlara, ‘Ben oğluyum, babam içeride sizi bekliyordu’ dedi. Kendi alınmadığı için o an sevinmiş, babası her zamanki gibi alındığı için hüzünlü bir delikanlı, ‘cunta dönemlerinde bir yazarın oğlu olmanın ne anlama geldiğini öğrenmiş’ biri olarak, yedi yaşındaki kız kardeşine, çok sevdiği babasını niye aldıklarını anlatmaya çalışıyordu.

Mirasımız bu mu olacak?

Bu mu olmalıydı Türkiye’nin kaderi? Çocuklar üniforma giyenlerin suçsuz babalarını götürülüşlerini defalarca izleyerek mi büyüyeceklerdi bu ülkede? Bizim kuşağımız tankları sokakta görerek büyümek zorunda kaldı. Daha sonra neredeyse otuz yılımın geçtiği Avrupa’da yaşıtlarım ile benim aramdaki bu tarz deneyim farkını gördüğümde, tek bir isteğim vardı: ‘Benim çocuklarım yaşamasın bunu! Ve elimden geleni yapmalıyım ki hiç bir çocuk gece yarısı postal sesleri ile uyanıp babasının kitap yazdığı için hapse götürülüşünü izlemesin!’

Günümüz Türkiye’si artık ne mutlu ki ‘on yılda bir cuntaların yapıldığı’ bir ülke değil. Ama maalesef hala bu tarz ‘rüyalar görenler’ ve ‘bu amaçla yola çıkanlar’ var. Avrupa’daki birçok farklı ulustan ama üyesi olduğum Alman Sosyal Demokrat SPD üyesi birçok dostum için artık en büyük tesellimiz her geçen gün demokratikleşen Türkiye’nin modern Avrupalı bir ülke olarak bu tür ‘maceraperestlerin hesap verdiği’ bir hukuk devleti olma yolunda olması.

Türkiye her demokrasi için ‘olmazsa olmaz’ olan bir kararlılıkla, aynı ‘geçmişte çok sayıda vatandaşını yitirmiş’ Arjantin ya da Şili gibi, geçmişiyle hesaplaşmakta. Bu zor işe girişmek bile cesaret ister. Hele hesaplaşmak istenilen ‘geçmişten kalan’ bazıları, hala bu uğraşı engelleme olanaklarına sahipseler! Ancak Avrupa’da da Almanya, İspanya ve İtalya örneklerinde de olduğu gibi, her demokrasi geçmişinin hesabını sormak zorundadır. Geçmişi ile hesaplaşamayan bir toplum geçmişinden ders çıkarıp demokratik yarınlarını kuramaz. Geçmiş ile hesaplaşmak demek, karanlıkta kalanları ortaya çıkarmaktır.

Elbette daha bugüne dek sadece ‘baba’ ya da ‘dede’ olarak bilinip sevilenlerin aslında ‘neler yapmış olduğunu’ ispat edenler, hukuk devleti gereği bunun hesabını soranlar, ilk önce tepki görürler. Zira daha düne kadar ‘vatan için kendini feda ettiği’ anlatılan ya da gerçekte ne tür faaliyetler içinde olduğu bilinmese de ‘kahraman’ diye inanılanların, demokrasi değerlerini, insan haklarını ve hukuk devletini çiğneyerek ve belki bunun da bir tür ‘kahramanlık’ olduğuna inanarak, çoğu kez ‘devlet adına’ olduğunu iddia ettikleri suçlar işledikleri ortaya çıktığında, insan haklı olarak inanmak istemeyebilir. Ama bu bir demokrasi sınavı.

Geçmişiyle hesaplaşan ülkelerin sosyal demokratları en büyük destekti onlara. Türkiye’de ise ‘gerçek sosyal demokratların’ olmamasından kaynaklanan ve sosyal demokrasinin başkaları tarafından istismar edilmesi nedeniyle bu isimle ‘ortaya çıkanlar’, neredeyse geçmişin tüm cuntacılarını savunur haldeler. Türkiye ne çektiyse ‘derin devlet’ kavramını istismar ederek ellerindeki olanakları kendi kişisel ya da grupsal çıkarları için kullananlardan çekti. Diledikleri gibi’ at koşturdular’.

Savcılıktan avukatlığa

Bir gün hesap vermek durumuyla karşılaşacaklarını hiç hesaba katmadılar. Hatta Silahlı Kuvvetlerin onları koruyacağını iddia ederek, belki de Silahlı Kuvvetler kurumuna ‘en büyük hakareti’ ettiler. Oysa bilmedikleri bir gerçek vardı: Demokrasilerde askerler, birer örnek vatandaş olma yükümlülüğündedir ve vatandaşlar hukuk devletine sahip çıkar, işleyişine destek olurlar. Şu anda Türkiye’de olan da bu değil mi? Bunun böyle olmasına şaşıranlara şaşırıyorum. TSK aynı Alman Silahlı Kuvvetleri gibi, her demokraside sorumluluğunun bilincinde olma yükümlülüğüne sahip bir kurum olarak davranmaktan başka ne yapacak? Her üye devletin demokratik işleyişinin artık bir ‘olmazsa olmaz’ sayıldığı, NATO üyesi Türkiye’de başka bir süreç yaşamak mümkün mü?

Kolay değil ama mümkün

Ama nedense ‘Ergenekon Soruşturması’ söz konusu olduğunda, geçmişin ‘faili meçhul cinayetleri’ gündeme geldiğinde özellikle Türkiye’nin karanlık yıllarını acı çekerek yaşamış, hassas olması gereken bazı çevrelerin ‘Deniz Feneri Davası’ sözkonusu olduğunda giydikleri savcı cüppesini ‘Ergenekon Soruşturması’nda’ avukat cüppesi ile değiştirmelerini hayretle izlemekteyim. Çok sayıda Alman dostum da!

Geçtiğimiz aylarda Almanya’da tv kanallarında ‘çok namuslu’ imajıyla ortalıkta dolaşan bir milletvekili tek kelime Almanca bilmeden dinlediği Almanca duruşmaların ardından ‘birilerinin anlattığı’ ya da ‘eline tutuşturulan’ metinlerle basın toplantısı yaparken, konuya hákim gazeteciler tebessüm etmekteydi. ‘Deniz Feneri Davası’ hákim ve savcısının tutanaklara geçen konuşmaları ilginçti.

Bazı Türkçe gazetelerin manşetten pazarladığı ‘hükümete yönelik’ suçlamalar ile ilgili olarak hákim ve savcılar da ‘nereden çıktı bu asılsız iddialar’ tarzı açıklama yapmaktaydı. Almanca bilmeyen bir ‘yolsuzluk uzmanı milletvekili’ Deniz Feneri Davası’nı izleyip eline tutuşturulan belge ile basın toplantısı yapıyordu. Bu belgelerden birini araştıran bir gazeteci, savcılığı aradığında söz konusu metinde iddia edildiği gibi ne ‘sözü geçen savcının’, ne ‘belgenin dosya numarasının’ konuyla ilgisi olmadığını öğrenirken, bazı gazeteler sanırım ‘patronlarının ihale sorunları kaynaklı’ nedenlerle bu ‘gerçeği’ konu etmemeye özen gösterdi. İlginçtir ‘Deniz Feneri’ söz konusu olduğunda tüm detayların açığa çıkmasını savunanlar ‘Ergenekon Davası’ için bu tarz taleplerle ortaya çıkmıyor. İşte kazılan çukurlar, her türlü provokasyona uygun silah tipleri. Kim bilir, belki davanın devamında daha acı gelişmeler de olacak ve kayıp annelerinin aradığı genç insanlarla ilgili mezarlar ortaya çıkacak.

Türkiye Cumhuriyeti’ni ‘teröre karşı koruyoruz’ safsatası arkasına sığınıp ‘terörize edenlerden’ hesap sormak elbette bu ülkedeki en zor işlerden biri. Ama mümkün. Günümüz dünyasında artık sınırları kapayıp ülkeyi bir ‘cunta hapsine sokmak’ mümkün değil. Haince cinayetler işlenerek katledilen aydınlar, kayıp ilan edilenler, yargısız infazların sorumluları ve daha nice ‘devleti korumak adına’ işlenmiş suçlar da sonuçta suçtur, hesabının sorulması doğal bir sonuçtur. Bu hesap sorulma sırasında suçsuz olanları mahkeme aklar ve suçlular da hak ettikleri cezaları alırlar.

Bir ‘şaka’ ve bir tabu

Son günlerde ‘Ergenekon’un KKTC bağlantıları ne olacak?’ sorusu dile getirilmekte. Türkiye’nin geçmişiyle hesaplaşması elbette KKTC’yi de kapsamak zorunda.

Ancak KKTC ile ilgili olarak ‘Adalet’ sanırım Türkiye’nin ‘milli çıkarlarının ağır basması sorunu’ ile karşı karşıya. Bir çözüm bulma amacıyla görüşmelerin sürdüğü, tüm dünyanın Kıbrıs’ı izlediği bir sırada ‘hangi ünlü KKTC vatandaşlarının Ergenekon kapsamına girdiğini’ açıklamak pek akıllıca bir iş olmaz herhalde! K. Kıbrıs’ı savunanların görüşme masasında ‘Ergenekon Dosyası’yla karşılaşması ne Kuzey Kıbrıslı Türklerin ne Türkiye’nin çıkarına!

Bu nedenle Ergenekon ve KKTC konusu şu anda bir tabu. Bu tabuya yönelik belki de en büyük darbe, geçenlerde Atilla Olgaç adlı şahsın ‘Kıbrıs’ta Barış Harekátında biri savaş esiri, on kişiyi nasıl öldürdüğünü’ anlatıp ardından da ‘şaka’ demesi oldu.

İnsanlık adına!

Atilla Olgaç isimli şahıs hakkında çok titiz bir şekilde yürütülecek soruşturmaya en başta Rum Vahşeti’nin kurbanı olmuş ve EOKA canileri tarafından katledilmiş Kıbrıslı Türkler için ihtiyaç var. Rum Kesimi’nde kimse gereksiz yere heyecanlanmasın. AB üyesi Kıbrıs Cumhuriyeti’nde eskiden emir verenlerin ve uygulayanların ‘ne kariyerler yaptığını’ bilmeyen yok. Geçmişi ile bugüne kadar hesaplaşmamış bir Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bu konuda ‘hesap sorma hakkı’ olamaz. Ancak hesabı biz kendimiz ‘insanlık adına’ sormak sorundayız. On kişiyi ‘öldürdüğünü’ sonra da ‘bunun şaka olduğunu söyleyen’ Olgaç’ın davasını sadece Türkiye, Kıbrıs ve Yunanistan kamuoyu değil AB kamuoyu da büyük bir ilgi ile izleyecek. Türkiye bu sınavdan ‘alnının akıyla çıkmalı’. Olgaç’ın ne yapıp, ne yapmadığının ve ona bunu yaptıranların hesap vermesi Türk Adaleti’nin ‘onuru’ olacaktır.

Ergenekon ve Kıbrıs Hesaplaşması da ancak Kıbrıs’ta görüşmeler ‘olumlu ya da olumsuz’ sonuçlandığında ele alınması gereken ‘beklemek zorunda bir dosya’ olmalı. Çünkü Kıbrıs’ta olmak Adalet’ten kaçmak anlamına gelmemeli!

________________

*Avrupa Parlamentosu eski milletvekili
ozanceyhun@googlemail.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here