ALMANYA’DAN… Kitap imhası! İyi geceler Türkiye!

Almanya’nın tarihini iyi bilenler “kitap imhası” sözlerini duyduklarında irkilirler.
Museviler ise bu sözleri duyduklarında “ilk önce kitapların ve ardından musevilerin yakılarak katledilişini hatırlarlar.
Türkiye’ye bu kötülüğü de yaptılar: Nasıl olduysa bu kafayla Kaymakam olmuş biri buyurmuş “Orhan Pamuk tarafından yazılan kitapları imha edin” diye.
Ve onun emrindeki bir sürü adam da kitapları imha etmek için yollara dökülmüşler.
Isparta’nın Sütçüler Kaymakamı Mustafa Altınpınar ilçedeki tüm kamu kurum ve kuruluşlarında Orhan Pamuk’a ait bütün kitapların imha edilmesi talimatını vermiş.
İşin kötüsü görevini bu derece kötüye kullanan bir şahsa onun emrinde olan kimse de “acaba bu adamın aklı yerinde mi ?” diye sormadan “başüstüne” deyip kitap aramaya çıkmışlar.
Daha da acısı nasıl bir ilçeki orası, Orhan Pamuk’un kitabını bulamamışlar.
Orhan Pamuk’a ait tek bir kitap bulamadıkları için “oh iyi olmuş kitap yakamamışlar” diye sevineyim mi yoksa “şu Türkiye’nin haline bak, koskoca ilçede tek bir Orhan Pamuk romanı bulamamışlar” diye üzüleyim mi, valla bilmiyorum.
Olacak iş değil.
“Kitap toplama ve yakma emri” verilebiliniyor Türkiye’de bir Kaymakam tarafından. 2005 yılında Hitler’in “kitapları ve insanları yakmak üzerine kurulu iğrenç faşist düşüncelerini” kaleme aldığı “Mein Kampf” kitabının “best seller” olduğu Türkiye’de üst düzey bir devlet görevlisi “kitap yakatırmaya” kalkıyor.
Düşündüğüm de “acaba Orhan Pamuk Isparta’nın Sütçüler İlçesi’nde yaşıyor olsaydı ona ne olurdu” diye tüylerim diken, diken oluyor.
Ortaçağda erkeklere başkaldıran kadınları “cadı” diye yakan mantık ile “bu kitap kötü kitap” diyen mantık arasında hiç bir fark yok.
Bu tür insanlardan korkulur ancak insanlık adına!
Bu kaymakam Türkiye’ye yapabileceği en büyük kötülüğü yapmıştır aslında.
Kimsenin öyle başkalarına “sen bölücüsün” filan deyip kızmasına gerek yok.
Bayrak yakmak ile kitap yakmak arasında fazla bir fark yok.
Bir kaymakamının “kitap yakma” emri verdiği ülkenin imajını da kim nasıl düzeltebilir artık bilmiyorum.
Bu tür devlet adamlarının olduğu bir ortamda 6 Mart 2005 günü kadınlar polisten dayak ta yerler.
Bu koşullarda isterseniz dünyanın en “süper” başmüzakerecisini bulun, bu kaymakamlarla Türkiye değil AB üyesi olmak, “özel statüye”  sahip olsa sevinmek lazım.
En acısı da ben bu yazıyı yazdığım sırada, yani 30 Mart 2005 günü 15 Şubat 2005 tarihli söz konusu emri veren kaymakam halen görevi başında!
Türkiye ve Türkiye’nin güzel insanları bunu hak etmiyorlar!

LPG TANKERLERİ VE İSTANBUL BOĞAZI

İşte bugün için ön gördüğüm asıl yazı konusu da “yakılmaya kalkılan kitaplar” nedeniyle arka planda kaldı.
Oysa oldukça önemli bir konu.
Bence ender güzel yerlerden biri olan ve tüm çabalara rağmen çirkinleştirilemeyen İstanbul’da bu kente sahip çıkan insanlar tek umut.
İstanbul’a binlerce yıl boyunca gelip yerleşenler arasında İstanbul’a en kötü bakanlar da sanırım Türkiye Cumhuriyeti döneminde kendilerini İstanbullu ilan edenler.
Böylesine güzel bir kente bu derece “kaba” davranmak sanırım babam Demirtaş Ceyhun’un “göçmen toplum” üzerine yazdıklarıyla açıklanabilir bir olay.
İstanbul’un bu halini, yaşadıklarını düşündüğüm de İstanbul’u kimi Anadolu’lu kadınlara benzetmekteyim. İkisinin de öyküsü aynı.
Eğer şansları yok ise yanlış erkeğe verilen gelinlerin çektikleri ne kadar acı olursa olsun o kadınların kimsenin ellerinden alamadığı bir güzellikleri vardır.
Tüm dayaklara, erkeği tatmin amaçlı cinsel işkencelere ve bunlara paralel zor yaşam koşullarına rağmen  güzellikleri ve bir yerlerde her zaman şahlanmaya hazır saklı “onurları” o kadınları hep ayakta tutandır.
Kişiliksiz, kompleksli kocaların ezebildiği tek insan olmak acısı sanırım acıların en azılılarından biridir. O erkek müsvettesi adamlar “namus” ve benzeri kavramlarla zincirledikleri kadınları acımasizca döverler. O dayak sırasında bile “aman çoçuklara bir zarar gelmesin” diye düşünür kadınlar.
Cinsellik diye tek bildikleri genelde ter kokulu, dişlerini bile ender fırçalayan bir erkeğin onlara çektirdiği eziyettir.
Ve arta kalan zamanda ise onlar yemek pişirirler, bulaşık yıkarlar, çamaşır yıkarlar, kocaları kahvede okey oynarken onlar fakirliğin koşulları ile başa çıkmaya çalışırlar.
O fakirliğin soğukluğunu, açlığını, sahipsizliğini ellerinden geldiğince hep peş peşe doğurmak zorunda kaldıkları çocuklarından uzak tutabilmek için çırpınırlar.
İşte bu kadınlar tüm bunlara rağmen hala güzel iseler ve hala bir yerlere saklı “onurları” onları dik tutabiliyorsa siz onlara ancak saygı duyabilir, hayran kalabilirsiniz.
Aynı İstanbul’a hayran olduğunuz gibi.
Boğaz boyunca o güzelim tepelere eğri, büğrü gecekondular yapanlar değil aslında İstanbul’u çirkinleştirenler. O gecekondular ile binlerce yıllık tecrübesi ile başa çıkar İstanbul’un tabiatı.
İstanbul’u çirkinleştirenler aslında şişkin cüzdanları ile İstanbul’u güzelleştirebilecek her türlü olanağa sahip olanlardır.
Ama onlar için İstanbul, örf ve adetler ile kendilerine zincirlenmiş bir kadın gibidir.
Uyar mı, uymaz mı, ister mi, istemez mi, kaldırabilir mi, kaldıramaz mı tarzı sorular değildir onları ilgilendiren. Onlar için tek bir konu vardır “Ne istedikleri ?”
Manzaralı bir ev istedikleri için İstanbul Boğaz’ının neredeyse tüm tepeleri zevksiz beton binalarla doludur. İçlerinde İtalyan’dan getirilmiş mobilyalar ve bol para verdikleri mimarların bu doğaya ne uyar diye düşünerek değil tam tersine evde oturacak olanın zevkli ya da zevksiz istekleri doğrultusunda çizdikleri projelerin ürünü koca binalarda Boğaz’ı istila etmişlerdir.
Binlerce yıl boyunca tüm diğer gelenlerin özen gösterdiği ve sadece Boğaz’a uyan yapılarla süslediği İstanbul Boğazı bugün “göçebe kültürünün”  zevksizlik örnekleri ile donatılmış durumdadır.
Muhteşem sandığı bir salonda Boğaz manzarasını seyrederek “sınıf atladığını” kanıtladığını sanan bir yeni zengin aslında o esnada Boğaz’da seyreden bir teknenin içinden hala direnen güzelliklerin tadını çıkaran bir misafir için “zevksiz bir göçebe çadırında oturan ağa’nın tekidir”.
Ve İstanbul, kendisine her türlü “tecavüz” eden tüm bu İstanbul’u onu yok ederek yaşamaya çalışanlara rağmen tüm haşmeti ile direnmekte ve hala güzel.
Ve gene bir avuç insan tüm ekonomik sorunlarına rağmen İstanbul’u korumaya çalışmaktalar.
Boğaziçi Çevre Kültür ve Dayanışma Derneği (BOÇEV) çatısı altında toplanmış Emirganlı, Reşitpaşalı, Baltalimanlı, İstinyeli, Hisarlı ve Hisarüstülüler tüm Boğaz sakinlerini İstanbul Boğazı’ndan (aynı şekilde Çanakkale Boğazı’ndan) geçmekte olan LPG tankerlerine karşı tavır almaya çağırıyorlar.
Haklılar!
Bir kaç gün önce bir şilepten düşen LPG tankları nedeniyle yaşanan panik ve Sirkeci’den Yeşilköy’e kadar boşaltılan sahil bu endişenin ne derece doğru olduğunu kanıtladı.
BOÇEV, Yunanistan, ABD ve Panama gibi ülkelerin LPG tankerlerine serbest geçiş izni vermediklerini iddia etmekte ve haklı olarak her ne kadar “Montrö Antlaşması” gereği Bogaz geçişleri serbest olsa da tedbir alınmasını talep etmekteler.
Söz konusu anlaşmanın imzalandığı tarihte LPG sorununun olmadığını hatırlatan BOÇEV, Boğaz trafiğinin bu gemilere kapatılmasını ve LPG nakliyatının daha güvenli sistemlerle gerçekleştirilmesini talep ediyor.
Bu talebini bir imza kampanyası ile yetkililere iletmek isteyen BOÇEV bu hafta sonu kampanyayı başlatacak.
Ben BOÇEV’i destekliyorum.
İstanbul Boğazı’nın hem can güvenliği açısından hem de tabiatın korunması için LPG gemilerinin gidip geldiği bir kanal olmamasını sağlamak için verilecek çaba “yarın için verilen haklı bir kavgadır.”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.