ALMANYA’DAN… İnsan kaçakcılığına karşı işbirliği

İnsan kaçakçılığı belki de suçlar listesinde insanlık adına en utanç vericilerden biri olsa gerek. İnsanların çaresizliğinin insanlıktan nasibini almamış kişiler tarafından “para kazanmak” amacıyla bu derece çirkin bir şekilde istismar edilmesi ve bunun neredeyse yüzyıllarca önce yapıldığı şekliyle hala yaşanır olması modern çağımızın en büyük ayıplarından biri.

Kendi ülkelerinde ekonomik ya da siyasal nedenlerden dolayı kalamayacaklarına inanan insanların ellerinde olan son kuruşu alıp, onlara “olmayan bir cennet vaat eden” çeteler sadece KKTC’nin değil tüm dünyanın sorunu. Ne yazıkki bu sorunun günümüzde tek çözümü sınırları daha iyi korumak. Günümüzde hiç bir ülke tek başına “bu insanların suçu yok, ben onlara karşı önlem almıyorum” deme şansına sahip değil. Polisin ve sınır koruma birimlerinin en mükemmel işlediği ülkelerde bile insan kaçakçılığı ile başa çıkmak zor. Dünyanın büyük bir kesiminde insanlar perspektifsiz, hatta aç ve belki de can derdinde olduğu sürece insan kaçakçılığın engellenmesi neredeyse imkansız. Hele internet çağını yaşadığımız bir dönemde dünyanın büyük bir kesiminde geniş bir çoğunluğun mutlu bir azınlığın yaşam biçimini görüp de buna özenmemesi insan tabiatına aykırı.

İnsan kaçakçıları köhne teknelere bindirip fırtınalara terkettikleri aralarında çocukların ve kadınların da bulunduğu çaresizlerin sırtından zengin olurken ülkeler istedikleri kadar güçlü olsunlar bu trajediyi engelleyememekteler. Bir de buna kadın ve organ kaçakçılığı da eklenince durumun ne derece vahim olduğu çok açık ortaya çıkmakta.

Bu konuda sorumluluk taşımış bir birey olarak AB’nin çaresizliğini çok yakından yaşadım. AB üyesi ülkelerin polis ve sınır koruma birimlerinin ve AB tarafından oluşturulan ortak polis ve sınır koruma organlarının tüm çabalarına rağmen örneğin İspanya kıyılarına “denizin getirip bıraktığı” cansız mülteci bedenlerini üzülerek kayda geçtikleri bilinen bir gerçek.

İçinde bulunduğumuz coğrafyada hem Güney Kıbrıs hem de Kuzey Kıbrıs vatandaşlarına sundukları refah açısından çok cazip ülkeler konumundalar.

Özellikle adada bir şekilde “birbirleriyle hiç bir şekilde işbirliği yapamayacak konumda olan” iki ayrı devletin olması bu vaat edilen diyarın “pazarlanmasını da” kolaylaştırmakta. KKTC polisi, sahil koruması ve tüm diğer birimleri istedikleri kadar iyi işlesinler bu soruna yönelik tüm adayı kapsayan bir işbirliği olmadığı sürece “akıntıya karşı çekilen küreğin” getirisi de az olmaya mahkum. Oysa iki tarafın sahil güvenlik birimlerinin ve polis teşkilatların sadece insan kaçakçılarına karşı bir istihbarat alış verişi ve gerektiğinde ortak merkezden yürütebilecekleri operasyonlar hem pratikde hem de caydırıcılıkta çok yararlı olabilirlerdi. AB açısından bakıldığında da Rum Kesimi’nin bu işbirliğine yanaşmaması ortak sınırların Güney Kıbrıs’ta sorunlu olması ve insan kaçakçılığının bu bölgede Brüksel’in başını ağrıtması anlamına gelmekte. AB’nin bu duruma uzun bir süre sessiz kalabileceğini sanmıyorum.

Ayrıca insan kaçakçılarının “kurbanı” bu insanların canlarının kurtarılabilinmesi ve kadınların, çocukların denizlerde boğulmaması için sınırların sıkı kontrolünden yanayım. Ancak bu sayede çaresizlerin insan tacirlerine para verip yola çıkmalarının engellenmesinin mümkün olduğuna inanmaktayım. Ülkerindeki en kötü yaşam eminimki insan tacirlerinin elinde “yaşam yitirmekten” daha iyidir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

three × five =