ALMANYA’DAN… Olur ya belki AB sayesinde…

İşi geç bittiğinden her zamanki gibi saglıksız ve de yanlış vakitte yenen yemeğini yeni bitirmişti her halde.
32 yaşındaydı ve kimbilir daha kaç tane „Türkü Söleni“ yaşayacaktı TRT´de. Ekmeğin aslanın agzında olduğu Türkiye´de TRT´de kamera kontrolörü olarak çalışabiliyor olması bir an rahatlattı onu.
Saatine de baktı, yanında sigarası olmadığını fark ettiğinde.
Saat 00.30´du. Bu saatte bir yerlerde sigara alabililirdi her halde.
Ve dışarı çıktı.
Ertesi gün annesi, babası ve daha kimbilir nice sevenleri ve belki de canından çok sevdiği ve onu canından çok seven o en değer verdiği insan hepsi gözleri yaşlı „Ah keşke sigara içmez olaydı, keşke çıkmaz olaydı“ diye feryat edeceklerdi.
İşte yaşam denilen bir saniye sonrasının bile kestirilmesi güç olan bu bilinmezin kendisi için neler öngördüğünü bilmeksizin yürümeye başladı Adana´nın bir karanlık sokağında.
Sigaranın ciğerlerini yok ettiğini biliyordu ama bir sigaranın başına neler getireceğini bilmiyordu.
O saatte Adana´da ciğerinden dertli bir hastaya ilaç bulunur mu öyle kolayca bilinmez ama o sigarasını satın alabildi.
Ve kaldığı Sağlık Bakanlığı Sosyal Eğitim Tesisleri´ne doğru yola koyuldu.
İşte o yolda Türkiye´nin o kapkara cahil yüzü, diğer o güzelim yüzüne inat, Serdar Arslanoğlu´nu beklemekteydi.
O kapkara Adana gecesinde.
Doğduğum ve oralı olduğum için ve belki de hakkım olmayarak (çünkü nerede doğacağımı ben belirlemedim ve benim bir çabamın ürünü değil bu)  Adanalı olduğum için gurur duyduğum kentin o utandığım gecesinde ölüm onu bekliyordu.
O gece tam olarak ne olduğunu öğrenemeyeceğiz.
Ancak o gecede bildiğimiz onu 22 yaşındaki bir yaratığın kovaladığı ve onun can havliyle Damla Sitesi´ne sığındığı.
Damla Sitesi´ne canını güç bela attığında arkasından koşan gözünü kan bürümüş yaratığın artık onu kovalamayacağını ummaktaydı.
Hayır.
2005 yılının bu modern dünyasında ve de Türkiye´nin oldukça modern kentlerinden biri olan Adana´da Damla Sitesi´nde hala ortaçağ hüküm sürmekteydi.
Avını kaçırma korkusuyla teleşa kapılan yaratığın „Hırsız var, tutun“ diye bağırması yetti o sitede yaşamlarını sürdürmekte olan diğer yaratıkların kendilerine sığınan insanın üzerine çullanmaları için.
Sitenin özel güvenlik görevlileri diye tanımlanan zebaniler ve sitenin giriş kapısındaki görevli bekçisi „kan yalamış“ köpekler gibi insana saldırmaya başladılar.
Sanki bu yetmiyormuş gibi bir de onu kovalayan yaratığın komşusu başka bir yaratık bıçağını kapıp koştu.
Sadece „hırsız var“ demek yeterliymiş bir cana kıymak için demekki.
Serdar Arslanoğlu hırsız değildi.
Kaldı ki hırsız olsaydı da sadece yakalamaktı onu tek görevleri oradaki sorumluların.
Hayır onlar „hırsız“ diye tanımlanan insanı tüm ezilmişlikleri, kompleksleri ve cahilliklari adına linç etmeyi tercih ettiler.
Toplam beş zebani başladılar Serdar Arslanoğlu adındaki hırsız olduğuna inandıkları devlet memurunu dövmeye ve bıçaklamaya.
Aslında her biri kendi zavallığının hesabını soruyordu bu linç esnasında.
Babalarından yedikleri köteklerin, hiç bir zaman sahip olamadıkları perspektiflerin, fakirliğin, ezilmişliğin öcünü almaktaydılar o an ellerine düştüğüne inandıkları „hırsızdan“.
Aslında kendilerinin çalınacak fazla bir şeyi de yoktu.
Böylesine bir kin için bir hırsıza hiç bir nedenleri yoktu.
Ve bilinmez acaba Anadolu hapishanelerinde kaç akrabaları onların hırsızlıktan yatmaktaydı.
Belki beş vakit namaz kılmakta ve coşkularını da çok sevmekteydiler bu yaratıklar. Ama o gece ne dualar ne de şefkatli babalar yardımına yetişebildi Serdar Arslanoğlu´nun yardımına.
O yapayalnızdı insanlık adına utanç dolu bu Adana Gecesi´nde!
Ve o sitede oturanlar her ay para vererek çalıştırdıkları bekçilerinin hayvanca linç ettiği insanı kurtarmak için kıllarını kıpırdatmadılar.
AB yolunda Türkiye´de bir insan linç edildi. Hırsız olduğu iddia edildiği için.
02.00 civarında bir ihbar alan güvenlik görevlileri bir elektrik direğinin dibinde buldular TRT çalışanını.
Sağ omuzunda bıçak yarası, kafatasında kirik ve vücudunun bir çok yerinde darp izi ile.
Ve o kurtarılamadı.
Ölen ise o gece Adana´da Damla Sitesi´nde „insanlık“ idi.
Bu barbarlık ve cehalet ise o upuzun sabıka kaydına o güzelim Türkiye´nin kaydedildi.
Bu arada AB ve Türkiye arasında müzakereler devam etmekte.

Ve AB ile masaya oturmuş müzakerelerde terleyen Türkiye´de Dursun adında biri ortaçağ kanunlarının nasıl uygulandığını kanıtlamak istercesine  17 yaşındaki eşinin vücudunu jiletle doğramaktaydı.
Kendisi 28 yaşında olan bu erkeklik adına utanç verici yaratık eşinin vücuduna „bana ihanet ettin“ diyerek adını kazımaktaydı.
Eşinin cinsel organı dahil 28 yerine jiletle „Dursunum“ yazan bu tehlikeli akıl hastası belki de bugün serbest dolaşabilmekte sokaklarda.
Medeni Hukuk açısından bir çok Avrupa devletinden önce gerekli adımları yapmakla övünen Türkiye´de bir koca „kendisini aldattığını“ iddia ettiği eşine işkence yapmayı çok doğru bulduğunu açıklıyor ve yüzbinlerce kişi de „o kadın da aldatmasaydı“ diye düşünüyorlarsa durum çok vahim demektir.
Hele kimi kocalar şimdi kendilerini aldatmasından korktukları eşlerine bu gazete küpürünü „olabilecek olanlara örnek“ olarak sunuyorlarsa yazık bu tarz kocaların ellerine düşen ve „es“ diye tanımlanan „kölelere“.
Ve hepimiz çok iyi biliyoruz ki Dursun Türkiye´de tek değil.
Evet bu arada AB ile müzakereler devam etmekte.
İşte bu Türkiye´de ben de artık sormadan edemiyorum aynı Ece Temelkuran´ın 12 Aralık 2005 tarihli Milliyet Gazetesi´ndeki köşesinden sorduğu soruyu:
„Polat Alemdar, niye Sharon Stone`u öptü ? Daha doğrusu niye Elif´i öpmedi de elin Sharon Stone´unu öptü?“
Ve Ece Temelturan haklı olarak yazmaya devam etmiş, „Kurtlar Vadisi en kalasından bir erkek dizisi. Kadın kahramanlar sadece karton karakterler olarak var. Hatta giderek öyle bile yoklar, son bölümlerde pek görülmediklerine göre…. Yani bu adamlar, kadınları kurtarmak dışında kadınlara nasıl davranır, bir kadınla nasıl ilişkiye girer, bu ilişkiyi nasıl bitirir, nasıl kur yapar, yapar mı, onları hiç bilemiyoruz….Polat niye Elif´i öpmedi? Bir açıklama rica ediyoruz. Türk milletinin, ne dövülmek ne de kurtarılmak isteyen aklı başında kadınları olarak.“

Ece Temelkuran haklı. Sözünü ettiğimiz dizinin nasıl izlendiği ortada.
Bu arada AB ve Türkiye arasında müzakereler de sanırım kadın konusu da önemli bir rol oynayacak.

Kimbilir belki hem Osmanlı zamanında hem de Cumhuriyet zamanında değişmemekte direnen kafaları bu AB müzakereleri değiştirir.

Valla son umudumuz Avrupa Birliği. Belki bu sayede hırsızlar linç edilmez ve kadınlar jiletle doğranmaz.

Bu uğurda varsın Türkiye AB üyesi olmasın ama insanlık adına utanç duyacağımız olaylar da olmasın!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.