ALMANYA’DAN… SPD’de kriz

Almanya’da koalisyon pazarlıklarının oldukça yoğun olarak sürdürüldüğü bir sırada SPD Başkanı ve yeni koalisyon hükümetinin Başbakan Yardımcısı Franz Müntefering’in 14 ve 16 Kasım 2005 tarihlerinde Karlsruhe’de yapılacak olan SPD Kurultay’ında beklenenin tersine başkanlığa aday olmayacağını açıklaması sadece SPD için değil Almanya için de çok ciddi bir sorun.

CDU ve CSU ile koalisyon hükümeti oluşturarak zor bir döneme hazırlanan SPD’nin Başkanı Franz Müntefering, partinin geleceğine yönelik planlarını SPD Yönetim Kurulu’na kabul ettiremedi.

Kendisinin bizzat Başbakan Yardımcısı olarak görev yapacağı koalisyonda SPD’nin ek sorunlar çıkartmaması ve hükümet politikasına sadık bir çizgi izlemesi için kendine en yakın olan Kajo Wasserhövel’i SPD’nin yeni Genel Sekreteri olarak önerdi.

Kajo Wasserhövel politikaya genç bir asistan olarak milletvekili Franz Müntefering’in yanında başlamış ve Franz Müntefering’in bakanlık yaptığı yıllarda Özel Kalem Müdürü olarak çalışmış ya da milletvekilliği ve parti görevleri esnasında Büro Şefi görevlerini yürütmüş başarılı bir arka plan elemanı olarak en son olarak Genel Baskan ve Genel Sekreter’den sonra gelen “Bundesgeschaeftsführer” görevini üstlenmişti. Bu menecerlik görevinde de ana görevi Franz Müntefering’in sırtını sağlama almak olmuştu. 43 yaşında olan Kajo Wasserhövel tam bir Müntefering ekip elemanıydı.

Ancak bu koşullarda onun partinin Genel Sekreteri olması parti içi demokrasi kuralları ve gerektiğinde sosyal demokrasinin çıkarları açısından hükümetin bizzat parti tarafından terletilmesi gereği ilkelerini savunanlar tarafından tasvip edilmedi.

Parti içi demokrasinin hükümetin üyesi olmayan ve gerektiğinde geçmişte olduğu gibi hükümetin politikalarını da eleştirebilecek bir Genel Sekreter ile sağlanacağına inanan SPD’liler SPD içi Sol Kanat Sözcüsü Andrea Nahles’i önerdiler.

34 yaşındaki Nahles yedi yıllık SPD-Yeşiller Koalisyonu sırasında Başbakan Schröder’i en fazla “terleten” SPD’li politikacı konumundaydı.

SPD Yönetim Kurulu Başkan Franz Müntefering’in önerisini red edip, Kurultay’da Genel Sekreterlik görevi için Andrea Nahles’i önermeye karar verdi.

Gene CHP’ye ders olacak bir biçimde SPD Başkanı da bu durumda başkanlığı sürdüremeyeceğini bildirdi.

Türkiye’de olsaydı sanırım CHP Başkanı bir şekilde sağlama aldığı Kurultay’a gider ve kendini gene seçtirirdi.

Ardından da Nahles’i partiden ihraç ederlerdi.

Allahtan ki CHP’nin başka bir örneği yok bu dünyada ve Almanya’da parti içi demokrasi işlemekte.

Şimdi ne olacak ?

65 yaşındaki Franz Müntefering’in kaybı SPD için elbette çok büyük. zOnun yerinin doldurulması çok zor. Ancak SPD’de de belki böyle şanssız bir gelişme olarak gündeme gelse de bu olay partide bir kuşak değişimi için değerlendirilmek istenmekte.

Başkanlık görevi için çok genç olmasalar da deneyimli oldukları için iki isim önerilmekte:

51 yaşında olan Brandenburg Eyaleti Başbakanı Matthias Platzeck ve 56 yaşında olan Rheinland-Pfalz Eyaleti Başbakanı Kurt Beck. Her ikisi de çok başarılı iki başbakan. Kurt Beck yıllardır eyaletini FDP (Liberaller) ile birlikte bir koalisyon hükümeti ile yönetmekte. Matthias Platzeck ise eyaletinde CDU ile bir koalisyon hükümetinde başbakanlık yapmakta. 1994 yılında Yeşiller Partisi’nden istifa edip SPD’ye geçmiş popüler bir politikacı.

SPD içinde olduğu bu krize rağmen CDU ve CSU ile koalisyon görüşmelerini sürdürmeye devam etmekte. 14 ve 16 Kasım 2005 günü yapılacak olan Kurultay hem bu koalisyon hem de yeni SPD Yönetimi açısından çok önemli bir kurultay olacak. Franz Müntefering ve Martin Schulz’un SPD’ye kazandırdığı bir politikacı olarak elbette Franz Müntefering’in bundan böyle partide aktif bir rol almayacağı açıklamasına üzülmekteyim. Bu nedenle de http://wir-wollen-franz.de (Biz Franz’ı istiyoruz !) kampanyasını da hemen imzaladım.

Franz Münteferıng’in her şeye rağmen Başbakan Yardımcısı olarak hükümette yer alacak olması da tesellim. Ancak öte taraftan da bu kurultayın SPD’nin yönetim kurulunda gerekli olan kuşak değişikliğini yapabilmesi için de bir şans olacağına inanmaktayım. Türkiye’de yeni bir SPD’ye hazır olsa iyi olur.

Sosyal Diyalog ve “İlginç bir şekilde dağıtılan milyonlar” AB yolunda Türkiye ne derece bu ilişkiden karlı çıkacak göreceğiz. Ancak bu arada birileri “ceplerini doldurmanın” yolunu keşfetmişe benziyorlar.

“Sağolsun AB müzakere süreci.” diye ellerini ovuşturuyorlardır her halde. “Sosyal Diyalog” adı altında “4 milyonluk bir pastadan” kaç kişinin haberi var bilmiyorum. 
“Sosyal Diyalog” konusunu bilmem ama bu paradan haberi olanlar var. Yalnız sendikalar bu alanda bir “gariplik” olduğunu farketmişler. Sosyal Diyalog Projesi kapsamında “olmazsa olmaz” şeklinde yer almaları gereken ASK (Avrupa Sendikalar Konfederasyonu) üyesi Türk-İş ve DİSK haklı olarak kızgınlıklarını dile getirmekteler. Hatta AB Komisyonu’nun yetkili masası şimdiden “ya sendikalar katılmazsa” diye kara kara düşünmeye başlamış durumda.

Tam Türkiye’ye özgü bir şekilde Sosyal Diyalog Projesi’nin 2 milyonu ticari şirketler için öngörülmüş. Arta kalan 2 milyonu dağıtmak ta bu şirketlerin işi olacakmış.
Korkuyorum böyle giderse AB Türkiye’yi değil Türkiye AB’ni değiştirecek diye.

Sosyal Diyalog alanında en deneyimli STO’lar konumunda olan sendikalar kendilerinin ustaca dışlandığı bu projenin ticari şirketler aracılığıyla yürütülmesine karşılar.
Sendikaların ve işverenlerin işbirliği ile verimli bir şekilde yürütülmesi gereken bu projeden acaba hangi şirketler ne kadar alacaklar?

Danimarka’dan, Turin’den ve daha nerelerden kimler Türkiye’de Sosyal Diyalog kapsamında para kazanacak? Acaba tek Hak-İş’in bu işin içine sokulması ile Türk-İş, DİSK ve KESK’in olmadığı bir Sosyal Diyalog nasıl bir diyalog olabilir?

“3 Ekim sonrası” aslında özellikle AB-Türkiye ilişkilerini takip edecek bir “Arena” programına ihtiyaç var. Türkiye’nin insanları sadece çocukların hangi insafsız patron tarafından tuğla fabrikalarında sömürüldüğünü ya da bir kangal sucuğun hangi fareli ortamdan çıkıp ta tüketiciye ulaştığını değil aynı zamanda eskiden deprem yardımlarında olduğu gibi şimdi de AB hibe ve projelerinde kimlerin ceplerinin dolduğunu öğrenseler fena olmaz değil mi ?

Ben şimdiden haber vereyim AB Komiseri Vladimir Spidla durumdan haberdar. Olli Rehn’de bilgilendirilecekmiş.

***

DAYAK
AB yolunda Türkiye’den insan manzaraları:

“Kız yetiştirme yurdunun müdürü geceleri denetim bahnesiyle kızların yatakhanesine giriyor, onlara cinsel tacizde bulunuyor, korkutmak için dövüyor!… Çeşitli yerlerde sekiz yıl görev yapan Malatya Sosyal Hizmetler İl Müdürü, kendini savunurken, nasıl çok feci bir tablo devraldığını anlatıyor:

Livata yaşanmış bir yurdu devraldım. Livata! Yani erkek çocuklarla cinsel ilişki, cinsel tecavüz!

… Sorun yurtlarda yaşanan facialardan da ibaret değil. Ağır işlerde çalıştırılan çocuklar, sokak çocukları, evinde dayak yiyen, okula gönderilmeyen çocuklar.
Ankara Barosu Çocuk Merkezi’nin araştırmasına göre, “çocuklar, suç çetelerinden kurtulmak için Çocuk Esirgeme Kurumu yerine cezaevlerine girmeyi” tercih ediyorlar.
Ailesiz, şefkatsiz, bakımsız, amaçsız yetişen bu zavallı çocuklar ya ezilmiş, bitkin, pasif oluyorlar, kötü niyetli her suistimale boyun eğiyorlar… Veya öfkeli ve saldırgan oluyorlar.

Eskişehir Barosu Çocuk Hakları Komisyonu, tutuklu ve hükümlü 100 çocuk üzerinde araştırma yapmış; bunların 80’i yetiştirme yurdu kökenli!” Taha Akyol/ Milliyet/1.11.2005.

Ve Ece Temelturan Milliyet Gazetesi’ndeki köşesinde asıl gerçeği dile getiriyor: “Biz, bu işi sadece iki eğitimsiz kadının yapmadığını, çocukların çok kalabalık bir grup tarafından dövüldüğünü düşünüyoruz.”

Evet sonra da Türkiye’de “işkence ile niçin başa çıkılamıyor ?” diye şaşırıyoruz.

Türkiye’de dayak çocuk eğitiminde en önemli rolu  oynadığı sürece Türk Toplumu da bu alanda sorunlarından arınamamış olarak kalmaya mahkum.

“Adam olsun” diye çocuğunu döven,
“namuslu kalsın” ya da “seviyorum onun için” diye kadınını döven,
“disiplinli olsun” diye askerini döven,
“dersi anlamadı” diye öğrencisini döven,
“denileni yapsın ” diye hayvanını döven,
“suç işlemiş mi acaba” diye gözaltındakini döven,
“vay bana yan baktın” ya da “omuz attın” diye tanımadığını da döven,
“gol attın” diye karşı takımdaki futbolcuyu döven,
“ramazan da simit yedi” diye açı döven,
dövecek kimse kalmadığında “ilk karşısına çıkanı” döven insanların her olanak bulduklarında “kimi nasıl dövdüklerini” böbürlene böbürlene anlattıkları bir toplumda çocukların başına gelenler kimseyi şaşırtmamalı.
“Dayak” Türkiye insanının yüzyıllardır en büyük “belasıdır”.
Çocuklarını dövmeden yetiştirebilen bir toplum huzurlu bir toplum olabilir ancak!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.