ALM'DAN… Türk Politikacı olmanın dayanılmaz zorluğu

AB ülkelerinde Türkiye kökenli politikacıların her geçen gün sayısı artıyor. Bu güzel bir gelişme. Almanya'da Avrupa Parlamentosu, Federal Parlamento, Eyalet Parlamatoları ve yerel meclisler düzeyinde onlarca Türkiye kökenli vekil ya da üye var. Cem Özdemir parti başkanı olmaya hazırlanıyor. Belçika'da bakan olarak bize gurur veren Emir Kır'ın yanı sıra gene onlarca vekil çeşitli düzeylerde aktif konumdalar. Hollanda'da müsteşar Nebahat Albayrak bir başka başarı öyküsü. İsveç'te de geçmişte bakan olanlar oldu ve hali hazırda her düzeyde onlarca politikacı koşturuyor. Fransa ve İngiltere biraz geriden gelirken, Danimarka'da da başarı öykülerini gururla izliyoruz. En zor ülkelerden biri olan Avusturya'da da federal düzeyde "milli" olduk. Alev Korun başardı. Aynı şekilde partilerde çeşitli düzeylerde başarıyla görev yapanlarımızın sayısı artıyor.

Üstelik Türkiye kökenli politikacılar artık ilk yıllarda olduğu gibi sadece "göç politikasına" mahkum değiller. Hepsi eğitim ya da uzmanlık alanlarına uygun konulardan sorumlu konumdalar. Örneğin Berlin'de Dilek Kolat bir bütçe uzmanı olarak övülürken Özcan Mutlu dendi mi akla eğitim gelmekte.

Tüm başarı öykülerine rağmen Türkiye kökenli politikacılar sadece Alman, Avusturya ya da Belçika vatandaşı da olsalar hep bir sorunun altında ezilmek zorunda kalıyorlar. Üstelik öyle bir sorunki bunu dile getirdiğinizde hemen "böyle bir sorunları olmadığı" otomaktik savunması ile cevap verdiklerinin bile farkında değiller. Türkiye kökenli politikacılar için bir konu çevreleri tarafından bence haksız bir şekilde "tabu" haline getiriliyor.

Düşünün bir Alman ya da İngiliz "Türkiye Politikası uzmanı" olduğunda kimse ona "acaba tek taraflı Türkiye'nin hizmetinde mi?" diye sorgulayıcı bir şekilde yaklaşmıyor. Hatta bu tarz uzmanlar Türkiye'de bile Türkiye kökenli AB'li politikacılardan daha çok değer görüyorlar. Almanya'da "doğuştan itibaren ve de bazen Almanlardan çok Alman olanımız" bile Türkiye ya da Kıbrıs konusuna el attığında hemen "dikkat" alarmı ile izlenmeye başlanıyor.İstediği kadar haklı ya da haksız yüzlerce defa Türkiye'yi eleştirsin, bir kez de övdü mü hemen "tarafsız olduğunu kanıtlaması zorunluluğu" ile karşı karşıya kalıp "güvenilir olduğunu" kanıtlama davranışları sergilemesi gerekiyor. Oysa örneğin AP'de yıllar boyu "TC Gizli Ödeneği'nden" aylık alan bir milletvekilini ya da Türkiye'den aldığı paralarla "Türkiye Dostu" profesyonel görevini yapan eski bir komiseri ya da başbakanı kimse "Türkiye'nin ajanı" diye sorgulamıyor. Buna karşın "vicdanının sesi gerektirdiğinde" Türkiye'den ya da KKTC'den yana tavır alan genel olarak "kariyerine yönelik sorunlar" yaşamak istemiyorsa "titreyip başka bir yere dönmek" zorunda. Hollandalı olmayıp da Türkiye kökenli olan bir vekilin "Ermenilere yönelik açıklama" imzalama zorunluluğu hangi demokratik kriterle açıklanabilir. Ama bu Hollanda siyasetinin olağan pratiği durumunda. AB Kıbrıs'tan sorumlu olarak bir Yunanlı diplomat atadığında bu hiç sorun olmuyor ama nedense bu "Türkiye kökenliler" söz konusu olduğunda sanki "gizli bir kanun" var! O zaman bir eyaletin başkentideki parti yöneticisi hemen telefona sarılıyor ve "önünü kesin" direktifini veriveriyor.
Bir çok arkadaşımız Türkiye konusunda bile "düşündüğünü dobra dobra söylemek te" zorlanırken "KKTC" gibi konular onlar için sanki "yasak bölgeymiş" gibi davranmak zorunda kalıyorlar. Kariyerleri için "zarar verici" oluyor bu konular. Bugünlerde bu durumun bariz bir örneğini gözlemlemekteyim ve bir Alman milletvekili arkadaşım Türkiye kökenli bir vekilin kökeninden dolayı Türklerle ilgili bir konuda özel olarak her şeyi zorlaştırdığından yakınmakta.

Ben de  bugün doğum günümde bu soruya kafayı taktım :"Acaba bu konuda bir roman mı yazmalı "Avrupa'da Türk Politikacı olmanın dayanılmaz zorluğu" diye?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.