Açılımın içi dolu mu, boş mu?

Demokratik açılım ve bu yöndeki gelişmeler doğrudur dediğinizde, bazıları aç insana demokrasi ne getirir ki? Önce açlık ve sefalet önlenmelidir derler.

Önce özgürlük mü, açlık mı? Birlikte bakalım mı?

Dünyada nelerin ne zaman değiştiğinden haberimiz bile olmuyor. Teknolojiyi takip dahi edemediğimizi günlük hayatımızdaki süratli değişimden biliyoruz.
Öte taraftan, insanla ilgili, sosyal hayatla ve mutlulukla ilgili yapılan son tahlillerin ve bilimsel araştırma sonuçlarının çok uzağında yaşıyoruz. Öyle ki; halen kullandığımız birçok standart yıllar öncesine aittir. Yani çok şeyimiz eskidi.

Mesela; ülkeler vatandaşlarının hayat standartlarının yüksek mi ya da düşük mü olduğunu tespit etmek için, fert başına düşen ortalama geliri baz olarak ele alıyor. Bir kısım bilim adamına göre bu ölçü doğrudur. Bu ölçü, hayat için gerekli olan satın alma gücünü gösteriyor.

Geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkeler halen bu ölçüyü kullanmaktadır. Fakat maalesef bu ölçü çok eskimiştir.
Artık birçok çağdaş bilim adamına göre, hayat standardının belirlenmesinde mutluluk ölçüsü olarak özgürlük artık çok önemli kabul edilmektedir. Hatta birinci sırayı almış bulunmaktadır.

Şu soru hemen akla gelebilir; aç insana özgürlük mutluluk getirir mi?
Elbette tek başına olmayabilir. Ancak, özgürlük olmayan toplumlarda eğitim, sağlık, ticaret gibi konularda fırsat eşitliği, serbest girişim, düşünce serbestliği olamayacağı için, zaten fert başına düşecek ortalama gelirin yükseltilmesi çok zordur. Çünkü gelirin çok önemli kısmını küçük bir kısım toplayacak. Dolayısıyla, halkın büyük ekseriyeti bu gelirden geçinemeyecek kadar pay alabilecektir. Bu şartlarda, vatandaşların toplam gelirden alacağı payın yükselmesinin mümkün olmadığını yine bu şartlarda yaşayan ülkelerden biliyoruz.

Birçok zengin yeraltı ve yer üstü kaynaklara sahip ülkeler neden fakir? Oralarda çok zengin bir azınlık bulunmasına rağmen, halkın kendisinin hayat standartları neden açlık sınırının çok altındadır?
Özgürlüğe kavuşamamış ülkelerin halkı, hem özgürlüğe hasret, hem de toplam gelirden hak ettiği payı alamadığı için yoksulluk içinde yaşıyor.

O halde, önce özgürlük diyen bilim adamları haklı galiba.
Bu konuyu yazarken, ister istemez aklıma geldi.
Acaba biz, meselenin neresindeyiz? En fazla neye ihtiyacımız var?

Muhalefet (siyasi ve bürokratik) açılımdan bir şey anlaşılmadığını ve içinin boş olduğunu iddia ediyor. Peki, gerçek böyle mi?

AK Parti ise, sorunu çözen, tam olarak çözmese bile çözmeye çalışan bir siyasal parti olarak kayda değer bir halk desteğine sahip görünüyor. Ancak dış güçlerin ekonomik ve siyasal angajmanlarından kurtulamaz, satrancın sonraki hamlelerini kestiremez ise, bunun kötü sonuçlar vereceği tahmin edilebilir.

Ak Partinin siyasi risk alarak bu projeye devam edeceğini kendisi söylüyor.

O halde böylesi zor ve önemli stratejik manevrada iktidarı yalnız bırakmak en başta Türkiye’ye ve bu ülkenin insanlarına zarar verecektir.

Açılımın içi boş iddiasında olanlara gelince şunu söylemek mümkündür.

Demokratik açılım ne demek diye sıradan bir vatandaşa sorarsanız en az şu cevabı alırsınız: “ Ülkenin normalleşmesi ve en önemlisi insanca yaşamak garantisidir”

Elbette karar sizin.

DOKTOR:”YİRMİ GÜN SONRA ÖLECEKSİN” DEDİ

Murat”ın, yıllardır birlikte olduğu Ahmet isminde bir doktor arkadaşı vardı. Zaman zaman bir araya gelir, hem günlük hayattan bahseder, hem de Murat”ın arada bir nükseden hastalığı ile ilgili kontrolleri yaparlardı. Doktor, Murat”a hastalığının önemli bir şey olmadığını hatırlatırdı hep…

Öte yandan, Murat”ın ailevi sorunları oluyordu. Hanımıyla devamlı kavgalı olduğunu anlatıyordu. Doktor arkadaşı da sürekli sabır ile birlikte bazı tavsiyelerde bulunuyordu.

Yine, buluştukları bir gün Murat, ateş püskürüyordu. Yine, ailesiyle kavga etmişti. Doktor arkadaşına sürekli soruyordu:

— Ne olacak benim halim Ahmet? Bana bir yol göster. Artık dayanamıyorum. Kararımı verdim, ya kafasını kıracağım, ya da boşayacağım… Başka yolu yok… Hem de bugün…

Doktor, arkadaşı Murat”ın şikâyetlerine alışıktı. Fakat bu kez farklı görünüyordu. Çok kararlıydı. Kendisini, derhal bir şeyler yapmak sorunda hissetti. Ve ani bir kararla konuşmaya başladı. Sesi, çok sakin fakat kararlıydı:

— Bak Murat. Söylemek istemezdim ancak, galiba zamanı geldi. Murat, bir an durdu, heyecan ve merakla sordu:

— Neyi söylemek istemezdin. Neyin zamanı geldi? Doktor, hiç beklemeden cevap verdi:

— Senin, zaten yirmi gün ömrün kalmış…

Beklemediği bir şey duyan Murat, adeta donmuştu. Demek ki, hastalığı ölümcüydü. Hiç bir şey konuşamadı. Kısa bir dalgınlıktan sonra yavaşça ayağa kalktı ve dışarı çıktı. Hayattan bir şey anlamamıştı. Bari bu son yirmi günü iyi bir insan olarak değerlendirmeliydi. Doğru eve gitti. Eve girer girmez hanımı, sabahtan kalan konuya devam etmek istedi fakat Murat, duymadı bile…

Saatler geçtiği halde Murat”ın süren sessizliği hanımının da dikkatini çekmişti ancak, bir mana veremedi. Karşılık görmeyince sonunda o da sustu. Murat, hanımının en sert davranışına kibarca ve kısa cevaplar veriyordu. Murat”ın bu hali, günlerce sürdü. Durumu dikkatle izleyen hanımı, halen bir mana veremiyordu. Sonunda, o da sakinleşmişti. Hatta kendi kendisine:

— Ben bu adamı çok üzdüm. Çok ta haksızlık yaptım. Kendime çeki düzen verme zamanı geldi.

Günler geçiyor, evde garip bir sessizlik ve nezaket ortamı oluyordu.

Nihayet, yirmi gün doldu. Murat, ölmemişti. Buna bir anlam veremedi. Hemen, doktor arkadaşına koştu:

— Ahmet! Bak ben ölmedim.

Doktor, gülerek Murat”a oturmasını söyledi. Hemen de sordu:

— Evde durum nasıl? Yine kavga gürültü devam ediyor mu? Murat, bu soruyla sanki uyanmıştı. Biraz düşündükten sonra ; “hayır” diye cevap verdi.

Doktor, koltuğa biraz daha yaslandı ve anlatmaya başladı:

— Senin yirmi gün sonra öleceğin falan yok… Fakat bu hadiseyle gördün ki, ailede tartışmaların çoğu kişilerin kompleksinden meydana geliyor. Herkes, benim dediğim olsun istiyor. Kimse kimseye kanat kırmıyor. Herkes kendisini, sadece kendisini haklı görüyor. Böyle bir ortamda kavgadan başka bir şey olmaz ve tabii huzur da bulunmaz. Sen, yakında öleceğini duyunca, biraz kendine geldin. Hanım ne dediyse, “ bir şey olmaz, nasılsa yakında öleceğim “ diye karşılık vermedin. Hanım da, sürekli sert cevaplar duymayınca, daha bir sakinleşti ve kendisinin hatalarını görmeye ve bunları kabul etmeye başladı.

Ve… İşte netice…

Mutlu bir aile…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.