Ağlıyorum bak anne

Ağlıyorum Bak Anne, Nerde Benim Kugüdam!* (çocukluğun ıssız sofraları)


Hanife beştaş* oynatmıyor anne, ısırganlara düştüm çok kaşınıyor anne, okula gitmek istiyorum anne, yatağımızın otlarını değiştirelim sırtıma batıyor uyuyamıyorum anne, yok aç değilim anne sadece karnım ağrıyor biraz…Hapsetmek kolay değil hıçkırığı, çıkıveriyor işte…Ve sesin geliyor odanın köşesinden, karanlığı yarıp yüreğime değiyor; “Ağlama kızım, yarın kugüda pişireceğim size”.Ve rüyalarıma sade suyun içinde birbirlerine uzak tane tane dolaşan kugüdalar giriyor ve Ağustos çimeninden yapılmış yamalı şilte sırtıma daha az batıyor ve beştaşı kendi kendime oynayabiliyorum ve elbisemin eteğini yırtıp kendime yeni bir atlama ipi yapıyorum ve ısırganlara değen bacaklarımı kaşımağa kuvvetim var artık ve elimdeki dikenle barışık yaşıyorum ve siyah önlük sanki duvarda asılıyor ve karnımın ağrısı giderek azalıyor ve sesin benimle birlikte sabahlıyor…”Ağlama kızım, yarın kugüda pişireceğim size”.
Seni en çok anne, zaman daraldığında sevdim, hayat ileriye çağırırken zihnim geriye aktığında, yeni ‘şeyleri’ sevecek derman kalmadığında, yani anne, canım çok yandığında, yüreciğim kana bulandığında.”Nasıl geçti bu yıllar, bu muydu hepsi” akşamları yaklaştığında, yani anne, “Amma çabuk yoruldum, neden böyle duruldum” akşamları…O akşamlar ki, “Çabucak büyücem, yüncüyle evlencem, sıcacık sıcacık kazaklarım olcak” diye ağladığım akşamlar gibidirler; ”Ama o yünleri örmek lazım kazak yapmak için” dediğinde fındık ışkınlarından orakla örgü şişi yaptığım akşamlar gibi…Hanife’nin annesinin ördüğü saçörgülü mavi kazağını okşadığımı sandığım akşamlar gibi…Şeker çuvalından gizli gizli kendime pantolon diktiğim akşamlar gibi…7 numaralı gaz lambasının kısık ışığında tahta duvarlarımıza böcekler gelmesin diye nenemin yapıştırdığı eski gazeteleri okuyamadığım için yorganın altında ağladığım akşamlar gibi…Gazete kağıtlarını ekmek hamuruyla yapıştırdığı için kağıdın arkasında, tahtanın aralığında hamuru kemiren farelerin dişimi de alıp gitmemesi için ağzımı elimle sıkıca kapayıp uykunun korkuyu yenmesini beklediğim akşamlar gibidirler…Ve de anne, yine de yine de “umut akşamları” gibidirler; “Az kaldı, yarın olacak, annem bize kugüda yapacak!”
Lakin anne, bir fark vardı, bir ‘ayrıntı’; geçmiş zaman akşamlarının bu tesellisi gelecek zamanlara varmadı, çocukluk gecelerinin hıçkırığını küçülten o sihirli cümlecik şimdiki geceleri okşamadı, ah anne, yarınki kugüdaların hayalinin sıcaklığı yüreğimi ısıtamadı, yüreğim o hayalin sıcaklığına dönük hayatın soğukluğuyla yaşadı. Oysa anmağa değer bir tek ‘o’ vardı, bir tek ‘o’; yakamdan düşmeyen ‘aşkın marazi halleri’…Yapamadım anne,”gerekli” izlenimi bırakmak için “gerekli” hal ve hareketleri “gerekli “ zamana yayamadım, “doğru” tavrı göstermek için “doğru” durumları kollayamadım. Başaramadı anne, hiç öğrenemedi bu yürek, lazım oldu amma hiç kıvıramadı, aslım hayatın aslıyla yüz yüze kaldı! Boğuştuk, boğuştuk, boğuştuk…cesaretle…bitmedi kavgam! Büyüdüm anne, ağlıyorum gene bak, nerde benim kugüdam!



*Kugüda: Pişmiş fasulye tanesi
*Beştaş: Beş adet küçük taşla oynanan bir oyun

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

1 × four =