Çam sakızı, çoban Viagrası…

Yaz neredeyse bitti, oradan buraya, buradan oraya gelen gidenler geri döndü; evli evine, köylü köyüne…
Ben de onlardan biriyim, bavullarla Okyanus’u aşıp gittim, geldim…
Türkiye gezisinden valizlerim kitap dolu geri dönünce, bavul boşaltması keyifli oluyor.
Kışlık erzağını düzmüş tedbirli hâne halkı gibi, idareli kullanırsam bir kış boyu yetecek kadar kitapla her seferinde, İstanbul’dan Kuzey Amerika’ya geri dönerim.
Ayağımın tozuyla eve kapağı atınca ilk işim bavullarımı keyif keyif boşaltmaktır; biraz ağırdan bile alırım…
Kitaplara, kadın âşığıyla hoşça zaman geçirecek testostereni artış göstermiş erkek misali, koklayarak severek dokunur, onları koyacak yer bulamaz, baş tacı ederim.
İstanbul yayınevlerinden toparlanmış kitaplarımın yanı sıra, elbette bavulun kirli çamaşır kısmı da vardır ki bu sizi alakadar etmemelidir; zaten herkesin kirli çıkını olur!
Valizlerde bazı bazı Kadıköyü‘nün Yalı Çiftliği‘nden alınmış vakumlu Ezine malı beyaz peynir ve Gemlik ürünü yağlı salamura zeytin de bulunur; herhâlde yazımız onlara ait olmayacaktır.
Bavulu açınca içinden çıkan kitaplarımı eşimden köşe bucak kaçırırım; bilirsiniz, kitap okuyan erkek en çekilmez kocadır!
¨Demek bu ıvır zıvır yüzünden bavullar ağır çekti!¨ demesin diye gizli aşklarımı ondan saklarım.
Lafı boğuntuya getirip havadan sudan şeyler konuşur, biti arabaya koşar, pireyi kafese koyar, şeytana ders verircesine cingöz adam olmanın yoluna bakarım velhasılı…
Bu, her yıl, hemen her yaz sonu, İstanbul dönüşünde tekrarlanan bildik senaryodur.
Lakin bu kez, karımdan kaçırdığım bir şey daha oldu; burada itiraf edeyim de rahatlayayım bari…
Efendim, bavulumun en gizli bölmesinde bir avuç Viagra, Cialis ve benzeri ilaçlarla geri geldim!
Yok yok, bunları satın almadım, hediye ettiler; satın alması aklımın ucundan bile geçmezdi, şükürler olsun…
Fakat, ah o dostlarım yok mu, o ahbaplarım; hemcinslerim…
Kime merhaba desem akide şekeri çıkarır gibi ceplerinden birer ikişer Viagra, Cialis vermediler mi, verdiler!
Almasan ayıp olacak!
Padişahlar bile hediye kabul ederlerdi, ben zavallı kulunuz Mahmut Efendi’nin ne haddine, ikramı geri çevirmek…
Bursalı bir arkadaşım, çam sakızı çoban armağanı sayılacak türden bir alçak gönüllülük gösterip cebinden leblebi çıkarır gibi bir avuç Viagra’yı oturduğumuz lokantanın masası altından bana uzattı.
Gizli aksata yapıyor gibiyiz, gören duyan olsa rezilimiz çıkacak! Hani esrarkeşler birbirlerine sarıkız uzatır ya masa altında, kuytu yerde, işte o durumdayız!
¨Bu nedir yahu¨ dedim, o sözle karşılık vermek yerine kaş göz işareti yapıp çaktırma demeye çalışıyordu, arada sağ elini yumruk yaptıktan sonra bileğinden aşağı yukarı sallayarak bana bir şeyler anlatmaya uğraşıyordu; pek anlamadım!
Tiki tutmuş gibi kıpırdayan göz kapaklarından anladığımca ortalıkta başkaları tarafından çakılmaması gereken bir durum vardı. Suzişli maceraları severim!
Masa altında ellerimiz buluştu, emaneti teslim aldım.
Eczacı kesilmiş benim kırk yıllık arkadaşım da, meğer haberim yokmuş!
Viagra’nın kullanımı üzerine bir kısa açıklama da yaptı, sağolsun!
Arkadaş dediğin dostunun sağlığını, esenliğini düşünür.
Birkaç gün geçti geçmedi, Avustralya’dan tatile gelmiş bir başka eski dostla buluştuk. Daha hasret gidermemizin ikinci dakikasında, dayanamadı, cebinden ciklet çıkarıyor gibi bir ataklık içinde ¨Dur sana bir hediye vereyim, eli boş geldim zaten!¨ dedi. Bu sefer masa altına gerek kalmadı, demek Avustralya’da bu işler alenen yapılıyordu, o da rahat mı rahattı, Viagra haplarını sofra örtüsü üzerine döküverdi…
Bu sefer ben mahcubiyette kalıp uzatılanı peçeteye sardım, cebine indirdim.
Yüzüm gelincik kırmızısına dönmüş olmalıdır…
Cebe inenler, akşam evdeki valizin en derin gözlerine yerleşiyordu; işte öyle öyle birikti…
Şimdi sıra geldi bunların harcanmasına; birkaç yıl sürer herhâlde…
Hasılı birkaç arkadaşımdan, böylelikle, avantadan hap almış oldum.
En nihayetinde yurt dışından, adı lazım değil, bir can dostumla buluşmadık mı?
O, meğer taşradaki kasabasına ziyarete giderken, kasabanın tüm ihtiyacına yetecek kadar Viagra haplarıyla yola çıkıyormuş, artanını bana verdi.
¨En güzel hediye bu yahu!¨ diyordu, ¨Memlekette olanlar, yurt dışından gelenlerin gözüne bakıyorlar, zira burada hem pahalı hem de bulması alması zor! Görsen nasıl makbûle geçiyor. Kapış kapış gidiyor… Hem onlara sevap hem bize de kolaylık oluyor. Taşıması hiç zor değil… ¨
Bana da tavsiye etti, gelecek yıl İstanbul’a gidersem ceplerime bu haplardan doldurmalıymışım…
Türkiye’de bir Viagra komedisi gidiyor, lafın kısası…
Diyeceğim oncacık şey şudur ki Viagra ve dahi benzeri ilaçlar, Türkiye’de orta yaş üzeri erkeklerin tamamında bir tutku durumuna dönmüştür.
Gizli bir tutkudur bu, herkesten saklanan, ancak erkekler arasında bire bir paylaşılan bir sırdır…
Sağlık durumları, bedensel gereksinmeleri tıp adamlarınca saptanmamış olan bu insanlar avuç avuç bu haplardan kullanıp bir nevî devekuşu emniyeti içinde kaldığını sanarak yatağa koşturuyor.
Alınan sonucun beklenen olup olmadığı mâlümumuz değildir, ancak onsuz yapılamadığına bakılırsa sonuçtan pek hayır umulmuyor demektir.
Kocakarı ilaçlarından beklenen devâ neyse, bu tarzda kullanımıyla, Viagra ve türdeşi şeylerden bugün ümit edilen aynısıdır.
Bana kalırsa, üzerinde sosyal bilimcilerin çalışma yapacağı bir alan işte burada, onları beklemektedir.
Viagralı kapitalizm, erkeği içine düştüğü bir güç gösterisinde, burnundan ayı yakalar gibi kavramıştır.
Eskiden yatsı namazına kadar kahvede pinekleyip sonra kör ve karanlık ara sokaklardan evlerine dönen taşralı beylerin yolu ara sıra kasabaların kuruyemişçisi önünden geçerdi.
Ayaküstü atıştırılan fındık, fıstık ve kavrulmuş lokumdan medet umuluyor olmalıydı ki kuruyemişçiler de gece yarılarına kadar kepengi açık tutardı.
Kepenk kapanırken çıkan sesler duyulduğunda, el ayak da çekilmiş olur, hazmedilen çerezlerden fayda beklenirdi.
Kuruyemişçinin eskiye ait vazifesini şimdi bu üçgen haplar almış olsa gerek…
Kuruyemişçilerde Viagra satılsa, bence yeridir; kimbilir belki de satılıyordur!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here