‘Ama’lar ve çakıl taşları

AKIN OLGUN* – Bir dalgaları oluşturanlar, dalgaları kıyılara taşımak için çırpınanlar var, bir de dalga ayağına gelse de sörf yapsak diyerek uzanıp bekleyenler. Bekleyenler, dalgaları taşıyanları hiç ama hiç beğenmiyorlar.

“Devlet mutabakatı” ile HDP’nin kalemini kırıp, idam hükmünü vermiş olanlara bakınca kimlerin idam sehpasının bacakları, kimlerin urgan ve kimlerin cellat olmak için koşuşturduğunu da anlıyorsunuz.
Elbette seyircileri de var, ellerini ovuşturanları da. Kürt siyasetinin, toplumsal muhalefetin ana direnme dinamiklerinden birisi olmasının yarattığı hazımsızlık her fırsat bulduğunda geğirerek kendini dışa vuruyor. Pis bir koku yayılıyor ortalığa. Devletin çenesi, dili ve midesi olanların ağzından çıkan o koku bir virüs gibi havaya karışıyor. Eğer devlete karşı bağışıklık sisteminiz güçlü değilse, çenenizin “devletin bekası”ndan yana yamulmasına engel olamazsınız.

“Ya ne olacak bu HDP’ni hali” diye başlayan muhabbetlerin, birkaç yudumdan sonra “Liberalizm, kimlik siyaseti” ezberine dönüşmesindeki o hızı, sokaklarda, mahkemelerde, grevlerde, işçi kıyımlarında bulamazsınız.

Her şeye bir cevabı olan insanların o yoruculuğunda, “lanet olsun” duygusuna gelmeniz de bir şey değil, asıl sürekli bir derdi anlatmaya çalışmak yoruyor insanı. Ne binlerce HDP’linin cezaevlerine doldurulmasının, ne eş başkanlarının tutuklanmasının, ne milletvekillerinin tutuklanıp cezalar yağdırılmasının, ne belediyelerine el konulup başkanlarının tutsak edilmesiyle ilgililer. Normal-miş, doğal-mış gibi yapabilen ve insanı ortasından çatlatan “ama yani onlar da hocam” seslenişindeki o derin boşluğu doldurabilecek bir güç var mı ben bilmiyorum. Meğer “ama”ların, “fakat”ların içinde kuruluymuş asıl devlet. Birden karşınızdakilerin “Devlet” olduğunu ve bunun çenelerine vurduğunu anlamanızla kendinize geliyorsunuz ve anlıyorsunuz ki sesinizi yükseltmediğinizde çene hep aynı ezberden şakıyor.

HDP’nin gözüne her fırsatta ceplerde zulalı “çakıl taşı”nı sokmaya çalışanların o ürkütücü halleri değil vurucu olan, bunu yapanların yanınızdan, yörenizden, dost, arkadaş dediklerinizin ceplerinden çıkması asıl yaralayıcı olan.

Neyse ne,

Bir dalgaları oluşturanlar, dalgaları kıyılara taşımak için çırpınanlar var, bir de dalga ayağına gelse de sörf yapsak diyerek uzanıp bekleyenler. Bekleyenler, dalgaları taşıyanları hiç ama hiç beğenmiyorlar. “Bu nasıl dalga”, “bu dalgada sörf mü yapılır ya” bıdı bıdısı ile dönüyorlar sırtlarını. Oysa o dalgaları kıyıya taşımak için yola çıkanların yüzlercesi, binlercesi, bir dalgayı diğer dalgaya devrederken kaybolmuştur okyanusta. Siz sörf yapasınız diye değil, herkes ayaklarını suya sokabilsin, bütün çocuklar kendi renklerinde neşelensin ve birilerinin gözlerini oymak için cebimize tıkıştırılan o çakıl taşları denize bırakılsın diye bunca bedel.

Ama yok, kendisinden ve kendi düşündüklerinden başka hiçbir şeye değer vermeyenler göz teması kurmamak için burunlarını kaldırıp, yukarı bakarak yürüyorlar. Akıl estiriyorlar püfür püfür. Burunlarından bir kıl çekince kırmızı görmüş boğaya dönüp, ego ile sivriltilmiş boynuzlarını sallıyorlar.

Cevap verilmesini sevmiyorlar. “Sus bir de cevap veriyor” diyen o hiddetli öğretmen halleri ile fırlatıyorlar tebeşiri. (İlla bir göz çıkaracak işte)

“Şu HDP bir bitmedi gitti” muhabbetini, “bitmez abi, arkalarında Amerika var” diye tamamlayanı, “kimlik siyasetinden kazanıyorlar kardeşim” diyerek yan masadan ekleyeni, “liberalizmi bunlar besliyor” diye ucuna ekleneni derken bir bakmışsınız HDP’ye karşı “Anti Emperyalizm” soslu bir cephe pırtlamış. Ne oldu, nasıl oldu, hangi ara oldu demeye kalmadan birbirine ilişik haberler, yazılar, cümleler kendilerine açılan alandan süzülüp, boşluğa yerleşivermiş.

Devlet içindeki beton, kimin karşısına kimi ve neyi koyacağını çok iyi biliyor, tecrübesi tartışılmaz. Değirmende kim öğütülecek, kim dışarıda bırakılacak, kimin önü açılacak ince hesaplarla yapılıyor lakin o hesap direnenlerin karşısında sürekli sekteye uğruyor. Bitirebilse, hızla yerini dolduracak bir hamle yapacak ama olmuyor.

Kesiyor, doğruyor, biçiyor olmuyor.

Devlet tüm imkân ve olanaklarını, tüm ideolojik aygıtlarını seferber ediyor ama olmuyor.

Her defasında yeniden kendini devam ettiren bir direnişle karşılaşıyor.

Devlet zayıf ve güçsüz mü? Hayır.

Devlet yetersiz, baskı ve şiddet uygulamada eli tutuk mu? Hayır.

Yasalar mı engel oluyor? Hayır.

Peki, ne oluyor, neden bitiremiyor?

Hakikate inanmış ve bunu toprakla, havayla, suyla, ateşle buluşturmuş bir halkı, düşünceyi, inancı yıkmanın bir yolu yok, olmuyor işte.

Haklı ve meşru olanın mücadelesinde tüm sihir.

Bütün mesele bu.

Şimdi o “çakıl taşını” cebinizden çıkarın ve dalgalara bırakın.

_________________

* Gazetekarınca’da da yayınlandı…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

15 − four =