Ankara’daki muhafazakâr dosta mektup

Ankara’daki muhafazakâr dosta mektup

0
PAYLAŞ

Aziz Kardeşim;

Ankara’da olan biteni dikkatle izlemeye çalışıyorum. Anladığım şey şu: “Her yer Taksim değil!”. Bir kere, bizim Kadir Topbaş’ımız var, sizin Melih Gökçek’iniz! Bu başlı başına müthiş bir fark! Hoş, bizimki kayıptı 8 gündür ama sağ-salim bulundu, “hamdolsun”. Burada hava Karpuz Festivali tadında… Fotoğraflar çekiliyor, karikatürlerle süslü etraf, müzik var, serbest kürsü var. Turistler, kafileler halinde gezdirilmeye başlamış durumda. Bedava yemek, içmek, battaniye bedava… “Agaya değil marabaya beleş” yazmışlar… Her telden, tamamı bağışlanmış binlerce kitap okunuyor Gezi’de. Hiç tanımadığım insanlar yanıma gelip, çay kahve içip içmeyeceğimi soruyor. Dün aktris Demet Evgar resim çizmeyi öğretiyordu 6-7 yaşındaki çocuklara bir çadırda. İnan, hiç de rol yapmıyordu; mutluydu çocuklar gibi. Bir çınar altında gördüğüm “hacı amca”, üniversiteli gençlerle Erdoğan’ın artısını eksisini konuşuyordu… Tükürmeden ve diyalogla. Türbanlı kızlar feministlerle beraber “Başörtüsüne Özgürlük” diye 3 tur attı parkın çevresinde ve hemen herkes alkış tuttu onlara. Düşün ki, 11 yıla yakın süredir iktidarda İslamcı kökenli, muhafazakâr bir parti var ve hâlâ başörtüsü özgürleştirilememiş bu toplumsal yaşamda! Hani mübalağada cüretkâr olsam, İslami bir referansla “Ensar’ın evini, lokmasını, hırkasını Muhacir’e sunduğu gibi” diyeceğim buradaki paylaşım için. Neredeyse hiçbir hasım yok: Tek mesele, Tayyip Erdoğan! Kimsenin Abdullah Gül’e, Nabi Avcı’ya, Suat Kılıç’a; -hani biraz abartacak olursam- neredeyse Hükümet’e bir şey dediği yok. Ölçüsüz laflar yok mu, var; ama inan, kahir ekseriyet sağduyulu. Kalabalık o kadar duyarlı ki, buradaki onlarca siyasi partinin yaptığı propagandaya rağmen coşkuyla alkışlanan tek ses Çarşı grubununki…

Çankaya’nın sosyal profilini az çok biliyor gibiyim. Şaşırmam yazdıklarında anlattıklarının olmasına. “Batı cephesinde yeni bir şey yok” der, utanırım insanlık konusundaki zaaflarından. Ama inan, 28 Şubat sürecinde başörtüsü eylemlerinde polisin kadınlara karşı şiddetine “Kadına uzanan eller kırılsın” deyip hiddetlenen “dindar” erkeklerin, evvelki gece Atatürk Havaalanında, polisin Taksim’deki, İzmir’deki, Ankara’daki kadınlara uyguladığı şiddete kör gözle bakıp “Polise uzanan eller kırılsın” diye bağırması kadar üzemez beni. “Laik ve militarist” zihniyetin taviz vermez tavrından şikâyet edip demokrasi havariliği yapılırken, kaşla göz arasında sözüm ona “muhafazakâr” ve polis-ist bir rejim kurmaya yeltenilmesi; polisin Suriye’nin, Saddam’ın, İran’ın devrim muhafızları gibi hukuk-üstü bir mertebeye taşınması da incitiyor beni. AK Parti yanlısı kimi dindar (!) insanların, Taksim’de kılınan Cuma namazıyla alay etmesi de yaralıyor beni. “Siz gerçekten mükemmel ibadet edenlerden misiniz?” diye sormaya hicap duymasam oturup tartışacağım bunu yapanlarla ama nafile, devletin milletine uyguladığı zulme alkış tutan o “ziyanda olanlara” bu vakitten sonra ne diyebilirim ki?

11-12 gündür benim gördüğüm hiçbir meşru eylemde, klasik solun külüstür söylemleri, entelektüel kabızlığı hâkim olmadı, olamadı sokaklara ve Park’a. “Mustafa Kemal’in askerleri” olduklarını iddia edenlere gereken ayarı “Mustafa Keser’in askerleriyiz” pankartları verdi. Şiddete meyyal polise, Arka Sokaklar dizisine atıfla “Nerde bu Rıza Baba ve Ekibi?” diye spreyle en güzel cevap yirmilik gençler tarafından verildi. İnci Sözlük gençliğinin zaferidir bu… Bu ölçüsüz mizah kullanımıyla herkesi kendine çeken eylemlerde, örgütlü-partili solun rolü, “Öyle mi eyleme dâhil olsak, böyle mi?” diye bitmek bilmeyen tartışmalarla, toplantılarla oyalanmak ve toplumun, heterojen çoğunluğun arasında kaybolmak oldu. Örgütlü hiçbir eylem, burada akşamları belki nüfusu 500 bini bulan geniş kalabalıklar arasında neredeyse hiç muteber değil. Duyulacak güçte hiçbir ideolojik slogan yok burada. Olanlar da, kendi partizanları kadar oluyor ve sloganı biten, sırayı bir diğerine bırakıyor. Anarşizmin kara bayrağı ile Devletin bayrağı, BDP’nin Kamerun bayrağı (!) ile Gökkuşağı hareketinin bayrağı meydanda yan yana sallanıyor.

Buradan, yani Taksim’den ötesine gelince… Ankara, geçen Aralık’taki ODTÜ krizinin intikamını alıyor bence. Bir kısım eylemci barikatlarda, diğer bir kısım ise Melih Gökçek’in twitter hesabında kahramanca çarpışıyor statükocu ve yalancılarla. İzmir ise yıllardır biriken ve gerildikçe gerilen ulusalcı refleksleriyle Erdoğan’la (ve 11 yıllık AK Parti idaresiyle) hesaplaşıyor gibi… Antalya’da, Kayseri’de bir rivayete göre 300 bin kişi toplanmış, bu şehirlerin dinamikleri birbirinden çok farklı. Yine de totoloji yapmak istemem. Taksim, bunlardan çok farklı bir vaziyet içinde, onu bil. Gezi Parkı, demokrasi namına Antik Yunan’ın agorası gibi çalışıyor bu günlerde. Buna demokrasi teorisinden, siyasetin tarihinden anlayan biri olarak şahitlik ederim. Buradakinden daha açıkça ve özgürce konuşulabilen bir başka yer görmedi bu ülke tarihi boyunca, buna da şahitlik ederim. Aynı özgürlüğün Ankara’ya, Ardahan’a, Uşak’a, Van’a da ulaşması başlıca dileğimdir.
Bu arada küçük, minicik bir not: CNBC’nin 5 Haziran tarihli “Turkey’s Rulers Show They’re No Good with A Crisis” başlıklı haber-analizi, “Planlanan Topçu Kışlası’nın içinde alışveriş merkezi kurma ihalesini Erdoğan’ın damadı, Çalık Holding CEO’su Berat Albayrak’ın almış olduğu da kimsenin dikkatinden kaçmıyor” diyor. Allah aşkına, dikkatlerden kaçmasın! Lütfen…

Selamlar kıymetli dostum…
Hasan kardeşin

_______________________

* Ha_aksakal@yahoo.com

BİR CEVAP BIRAK