Ankara’nın taşına bak, şu feleğin işine bak

Ankara’nın taşına bak, şu feleğin işine bak

0
PAYLAŞ

ANKARA’NIN TAŞINA BAK, ŞU FELEĞİN İŞİNE BAK

“Yürümek düşünmektir” demiş Spinoza. Rousseau ise “Yolda olmak, gidilen yere varmaktan daha öğreticidir” diyerek öncülünü teyit etmiş. Modern Batı düşüncesinin bu en büyük kurucu babalarından ikisini de ciddiye alarak düşünmeyi seçtim ben. Yürüdüm şehrin yürünebilen tüm yollarında. Arka sokaklarını, kaybolma ve yeniden bulma hissini hep çok sevdim. Bir daha asla karşılaşmayacağım kızlara adresler sordum. Bir daha asla karşılaşmadığım seyyar satıcılara bu sormaların sonunda hayırlı işler dileyip teşekkür ettim. Sokak arasında top oynayan ufaklıların topuna tepik atacakmış gibi yapıp da yanından geçmenin hınzırca gülümsemesiyle oyunlarını bozdum. Bu aylakça çakır keyif yüzünden çoğu zaman, bir yere varamayacağım yolculuklara çıktım. Hayatta neredeyse hiçbir yolu tamamlayamadım, hemen hiçbir menzile varamadım. İnsanları bir duvara omuz verip seyretmek, onlarla beraber telaş içinde koşuşturmaktan daha anlamlı geldi hep…

Elimin elini tuttuğu yegâne sevgilim; emektar sırt çantamla kısa bir süreden beri Ankara’nın caddelerini, bulvarlarını, pasaj ve sokaklarını arşınlıyorum. Sebebim/amacım, Ankara Üniversitesi çatısı altında sürdürmeye niyetlendiğim lisansüstü çalışmalarıma koşut olarak kalacak, düzen kuracak, yaşayacak bir ‘yeni dünya’nın keşfi… Daha önce sadece birkaç kez, ama her seferinde gayet korunaklı yerlerde, beni bekleyen bir kurulu düzene intibak etmek üzere geldiğim bu şehirde, ya bir kıymetliye kavuşmanın ya bir konferansta konuşmanın ya da bir uzak ülkenin vizesini almanın heyecanıyla bulundum. Gideceğim yerler, geçireceğim vakit, yatacağım yer başkalarınca planlanmış; bana da yalnızca bu planlara uymak kalmışı. Ama bu sefer durum hayli farklı…

Belki de geri dönmemek üzere geldiğim bu şehirde, daha önceki gelişlerimde de hiç güneşli, sıcak bir güne; bir bahara, bir yaza denk gelmediğimi fark edince, bir ev aramanın telaşıyla kendimi Ankara’nın soğuğuna, sisine, bir güne üç mevsimi sığdıran keskin ayazına; kısacası Ocak’ına teslim ettim. Tamamen doğaçlama bir internet arayışı sonucu ve telaş içinde önce Demetevler diye bir yerde, sonra da Cebeci’de, Kolej’de, Kurtuluş’ta ve Sıhhiye’de eşyalı bir ev aradım. Birkaç emlakçı –sağ olsunlar- beni ilginç ilginç hanelere sokup çıkardılar. Bir tanesine dayanamayıp, “Eğer vahşi bir köpeğim olursa ve onu daha da vahşi olsun diye bir kör odaya hapsetmeyi düşünürsem, söz ilk buraya talip olacağım” demekten de geri durmadım. “Dil dursa Hâkim Bey tende can durmaz” deyip geçmeyeceğim. Otuz yılın sonunda kabullendim; ben de az muzır değilim hani, huyum kurusun…

Yazmak yazarın dünyasını okurun nezdinde tılsımlı kılar. Ben de bir okur olarak duyumsarım bunu. Okuduğum o büyük büyük yazarları, caddelerde kaldırımlarda diğer insanlar gibi yürürken; metroya bilet almak için kuyruğa girerken tahayyül edemem ama ben, yani refikiniz, asla yere ayak basmayan biri değilim. Aksine ayağımı yerden kesmeyen biriyimdir ve bu yüzden az önce yanınızdan geçen uzun esmer adam ben olabilirim deyip, boydan boya değilse de, enden ene Ankara’yı dolaştığımı iftiharla anlatabilirim size. Bir çocuk kadar cahil, bir çocuk kadar yabancı ve bir çocuk kadar meraklı gözlerle etrafa bakıp, aynı şekilde etrafa kulak kabartarak yürüyorum yollarda. Burjuva ya da proleter, fark etmeksizin ne çok konuşuyor insanlar. Oysa “susmak ne kadar güzel!” diye bir his var içimde. Gözlem yapıyorum; serde kedi merakı ve sosyal bilimcilik var ya! Karşıdan gelenlerin yüzlerine, kıyafetlerine bakarak hayatları hakkında türlü tahminler yaparak kendime eğlence çıkarıyorum. Vitrinlere bakıyorum; tam meşhur Dost Kitapevi’ni buldum derken, bir yenisi çıkıyor karşıma. Tam buldum derken üçüncü bir Dost Kitapevi… Kıymet-i harbiyesi kalmıyor bir süre sonra. Telaş içinde, zamana yetişmeye çalışan insanlar adeta bir karınca yuvasına çeviriyor meydanları. Ara sıra kar düşüyor on beş dakikalığına. Karın, o ölümcül sessizliği aklıma Nuri Bilge Ceylan’ın beyazlar içindeki bir filmini hatırlatıyor.

Bu tür şeyleri düşünürken yürüyorum işte. Yürüdükçe de düşünceler kuşatıyor zihnimi… Bir emlakçı gördüm mü, bilin ki benim 45 numaralara mola vaktidir. Bedavadan çayını içmek için, bir tanesine futbol muhabbeti açtığım bile oldu iki gün önce. Her sonuçsuz ev gezmesinin ardından hangi yolun nereye çıkacağını bilmeksiniz, yön duygumu tamamen yitirmiş bir vaziyette yoruluncaya dek yokuş-bayır demeden ilerliyorum. Tesadüfen Ön Cebeci’den Sıhhiye’ye giden yolda güzel bir park mı buldum, hemen İstanbul’un parksızlığını yâd ederek dalıyorum içine. En zihin açıcı şey de işte bu kıyaslamalar oluyor. Almanya’dayken Türkiye’yle kıyas yapan zihin, hemen eski şehir İstanbul’la yeni şehir Ankara’yı tarihsellik-tarihsizlik; kaotiklik-düzenlilik; adem i merkezilik-merkezilik gibi türlü parametrelerle teraziye taşıyor. Evvelki gece haberlerde duydum, İstanbul 14 milyon olmuş. 2000’deki sayımda 7 milyondu. Dünyada başka bir şehir yoktur, 13 yılda 7 milyon yeni insanı daha bünyesine kabul eden… İstanbul’dan, o çok sevdiğim şehirden niçin kaçmak istediğimi hatırlayıp ‘bana ne’ diyorum.

Geldiğimden beri kalabalıklara dalıp, Kızılay’a çıkan tüm kaldırımları sahiplenerek yürüyorum böyle. Zygmunt Bauman da, “Aylaklar turistlerin alter egosudur” demiş, iyi etmiş. Aklıma bu aralar sıkça Cemal Süreya’nın dizeleri geliyor, yüzüm açılıyor birden: “Bende tarçın sende ıhlamur kokusu/Yürürüz başkentin sokaklarında” dediği o şiir…
Bir ara, üşenmeyip ömrümde ikinci sefer Kuğulupark’a gidiyorum. Soğuktan mıdır bilmem, Kuğulupark’ta kuğu bulamıyorum. İki nöbetçi kuğudan başka, meydan güvercinlere kalmış. Ankaralı çocuklar daha bir gürbüz, daha bir neşeli geliyor gözüme bir kenarda oturup etrafı seyrederken. Sonrası yine yürümek… Yürürken, kaldırımlar dikkatimi çekiyor. Ankara idaresi, sanki bilhassa özensizliğe teslim etmiş kaldırımları. Tunalı Hilmi’de başıbozuk taşlar üzerinde, ayakkabılarının üstlerine, paçalarına su sıçratan bu sürprize rağmen yürüyor insanlar. Kafe Lins diye bir yerde kahve iç demişlerdi, ona zaman ayırıyorum. Sonra tabana kuvvet Ayrancı’ya varıyor; bulduğum ev sahibiyle meskeni geziyorum. 40 yıldır, adeta zamanı durdurmak için, mobilyalarına dokunulmamış bile! Aylak bir yabancı olmanın gizemiyle birlikte bir de o canım evinin kutsiyetini hiçlemeyince, umursamayınca, biraz kızdırmış olmalıyım ev sahibini. Herkesin düzenli bir dünyanın parçası olduğu bu yerlerde Stoacılar misali ‘ayrıksı bir uyanıklık’ hâlinde karışıyorum kalabalığın anonimliğine ve akşam yemeğimi Karanfil Sokak’ta buluyorum. Meşhur Leman Kafe demek burası…

Üç gündür aynı kıyafetler var üstümde. Gecelerim Beşevler’de bir otel odasında geçiyor. Berna Moran’ı okuyorum Ankara insomniasında. Ankara’yı var eden ekipen Yakup Kadri’ye fena eleştirel bakıyor yazdıklarında… Garip garip isimleri olan yerler duyuyorum sabah yola düştüğümde metroda, sokaklarda. Sahi Etimesgut nasıl bir isimdir Allahaşkına? Aşağı Ayrancı’nın Yukarı Ayrancı’dan farkı nedir? Hem Küçük Esat kim, Büyük Esat kim? Niye Çan-kaya; Kubbe veya Minare-kaya olamaz mıydı mesela… Öveçler diye bir yer var, Aşağı’sı ve Yukarı’sıyla. Angora var. Dikmen var. İşçi Blokları var; kiranın en hafifinin asgari ücretten başladığı! Gaziosmanpaşa var sonra… O kadar ki, aklımın aldığı kadarıyla Ankara’da bir Çankaya ilçesi var, bir de “diğerleri”. Çankaya’da da bir Gaziosmanpaşa var, bir de diğerleri… Caddeler de bir eğlenceli. Yol tariflerinde çokça güldüm bu yüzden. Neler, kimler yok ki? Kennedy Caddesi, Mahatma Gandhi, Aleksander Dubçek Caddesi, Tabakhane Caddesi, De Gaulle Caddesi. Bunların çoğunluğu (Dö Gol Caddesi gibi) tabelalara çalakalem yazılmış; o hâliyle daha da gülümsetiyor. Ankara’da dolaşanlara dikkat tavsiye ederim…

Daha da gezerdim yahut daha da susardım ya, günlerden sonra oturup bir şeyler yazasım geldi. Yalnızlığımın sessizliği, kulaklarımdaki belli belirsiz çınlamayı işitmeye başlamama yol açıyor artık. Yıllar sonra bir internet kafeye girmek de varmış, heyhat… Girdiğim kafede televizyonda bir Ankara hikâyesi olan Bizim Büyük Çaresizliğimiz isimli o ılık filmi yeniden görmek de varmış… Geçmişin hatıralarını uzak uzak duyumsamak da, günün yorgunluğunu siz uzak düştüğüm kıymetli okurla paylaşmak da. Hadi, iyi haberlerle inşallah…

___________________
* Ha_aksakal@yahoo.com

BİR CEVAP BIRAK

9 − two =