ANLAYABİLDİK Mİ?

Gözle dahi görülemeyecek şu ufak cisim, her ne ise, bir insanı değil, tüm insanları, bir ülkeyi değil, tüm ülkeleri, salt yoksulları değil, tüm servet ve varlık sahiplerini de ürküttü, öldürdü, ne yapılması, nasıl önlem alınması konusunda tüm otoriteleri yerle bir etti. Dünya sağlık otoritelerinin imajları sarsıldı; dünyayı ellerindeki deva formülleri ile soyan ünlü ilaç firmalarını çaresiz kıldı. Toplumların eğitim, kültür, ticaret hemen tüm kuruluşlarında çalışma düzenini değiştirdi. İnsanlar birbirinden korkar vaziyette evlere çekildi; turizm durdu, uçuşlar seyrekleşti, hatta o kadar ki, ozon bile bu durumdan rahatladı ve bizim açtığımız yarasını kendi sistemi ile bir hayli onarmış olduğu ileri sürülmektedir. Kısacası, yaşam bir süre durdu; kimisi için biyolojik olarak, kimisi için ise fiziksel olarak durdu. Yoğun ve anlamsız tempolu yaşam koşusuna bir süre ara verildi ve sadece sağlık işinde yoğunlaşıldı. Sağlık alanı da, bilim ve teknik tüm otoritelerin çaresiz kaldığı ve binlerce ölü verildiği bir savaş alanında buldu kendisini. Acaba ana-doğanın filozofu bize bir şeyler mi söylemeye çalışıyordu?

Kapitalizmin “özgür birey” safsataları ile sermayenin merhametine teslim ettiği insanlar gerçekten bireyselleştiler; öyle ki, insanlardan uzaklaştılar, evlere tıkıldılar, duygusal yakınlık duyduklarından bile zorunlu olarak uzaklaştılar. Kendi sağlığımız için diğerlerinden uzaklaşmakla kalmadık, karşımızdakinin sağlığını da düşünmek amacıyla ona yaklaşmadık, Görüşmelerimizi, hatta kutlamalarımızı da evlerimizde, balkonlarımızda yapar hale geldik.  Nitekim 23 Nisan’ın yüzüncü yılının fevkalade coşku ile kutlanması gerekiyorken, ister şans diyelim(!), ister kötü talih, bunu parlamentoda gereken coşkusu ile yapamadık. Yazık oldu! Hatırlayabildiğim kadarı ile bu kutlu günün yirmi beşinci yılı dahi coşku ile kutlanmıştı. Yüzüncü yıl dönümü öyle bir dönemeçtir ki, parlamento ve parlamenter sistem aleyhinde konuşanlara artık sesini kısıp oturması için gereken yanıtın verildiği dönemeçtir. Parlamento derken, dönüp geçmişe baktığımızda, böylesi kutsal duygularla andığımız meclisin, 15 Temmuz’da bedhah amaçlılarca hedef olmasının anlamı üzerinde derin düşünmemiz gerekiyor. Jetler meclisi hedef olarak seçerken, hedeflerinin ve amaçlarının çıplak duvarlara bomba yağdırmak olduğunu düşünecek değiliz, herhalde! Halkın demokrasi mabedine bomba yağdıranlar asında meclisin manevi kişiliği gölgesinde bir devrin kuruluşunu ve ilkelerini silmeye çalışıyordu. Ne hazindir ki, iktidarın da ortağı olarak uzun süre kan-kardeş misali siyaseti sürdürmüş olan ortaklar, hedeflerini bu kez bombalarla gerçekleştirmeye çalışıyorlardı. Onun içindir ki, 23 Nisan günü de meclise gelmek, darbecilerin amaçlarını reddedercesine, fevkalade önemli idi! Emekçiyi canı pahasına üretime sürenlerin, fevkalade yüksek sağlık ve fiziksel koruma altında halka samimi duygusunu ifadesi anlamlı olabilirdi!

Olanları kısaca özetledikten sonra, biraz da olacaklara bakalım. Malûm; her yerde ve hemen her ağızda, pandemi sonrası çok şey değişecek söylemi. Siyasiler de aynı şeyi söylüyor, ancak en boş söylem siyasilerin söylemidir. Çünkü siyasiler beceremedikleri olumlu eylem yapmak yerine, toplumun önüne beklenti atarak oy havuzunu genişletmeye çalışırlar. Hemen her alanda bu numarayı yutan insanlara da, doğrusu söylenecek fazla laf bulunmaz. Peki, gerçekten, pandemi sonrasında ne olacak? Yanıtımın hiçbir şeyin değişmeyeceğini ifade ederek, nedenlerime geçeyim. 

Birincisi, değişimin hangi anlamda ele alındığı önemlidir. Örneğin, ekonomi alanında home-office tipi evden çalışmalar artacaktır. Böylece, hem ofis mekânından, hem öğle yemeklerinden tasarruf edilecek, hatta evdeki elemana “lütfen, bir de şu meseleye bakar mısınız” gibisinden işler (emirler) havale edilerek, evde daha uzun ve belki de daha yoğun çalışma ortamı yaratılmış olacaktır. Bundan kazanan kim olacaktır, belli! İnsanlar bir süre yakın temastan kaçınacaktır, belki eğitim alanında dahi işin bir bölümü uzaktan eğitimle yapılacaktır. Günümüzde dahi çok ünlü üniversiteler bizim gibi ülkelerde uzantılarını açarak, hatta mekân bile oluşturmadan, doğrudan Internet üzerinden çevrimiçi eğitim verip, paraları alıp, bir de ana ülkede süslü bir programla diploma vererek, milyonları kazanmaktadırlar. Yine tıp alanından bir örnekle bu alanı da kapatalım. Günümüzde dahi ileri ülkelerde çekilen görüntüler Hindistan vb ülkelerdeki merkezlerde okutulmakta, ona göre tanı koyulmaktadır. Kısacası, bu sistem zaten var, muhtemelen biraz daha yaygınlaştırılacaktır. Ancak, değişim bu değildir. Doğa filozofunun öğretmek istediği değişim bu değil, bu olamaz!

Esas sorgulanması gereken, bugünkü anlamsız yaşamımızın neden olduğu felaketlere yol açan ana dokunun değişip, değişmeyeceği meselesidir. Bu yola girilip, girilmeyeceğinin tek ve en sağlam göstergesi yaşadıklarımızın hangi bağlamda sorgulandığıdır. Yaşadıklarımız salt bir sağlık sorunu olarak algılanıyor ve sorgulanıyorsa, gelecekte hiçbir şey değişmeyecek demektir. Yaklaşık bir asır önce, bazı bilgilere göre, bugünkünden daha çok sayıda insan kaybına yol açmış olduğu söylenen İspanyol gribinden ders aldık mı ki, bugünkü acılarımızdan ders alabilelim? Mevcut bilgilere göre İspanyol gribinin bugünkünden farkı, o hastalık daha çok gençleri vuruyorken, bugünkü yaşlıları vuruyor. Hatta bilgilerde şu da mevcut, İspanyol gribine Atatürk de yakalanmış, anlaşılan henüz bugünkü şifacılar o gün yeryüzünde olmadıklarından, kendisine “acil şifalar” dileklerini sunamamışlar! 

Kapitalist sistem, çıkar ilişkileri, kuruluş sistemi ve fiziksel yapısı, silahı, üniversiteleri ve en önemlisi sistemin sömürüsünü yüklendiği halde, saf müminlik görevini yerine getirenlerle bir bütünselliktir. Sermaye sahipleri dahi çok sıkıştıklarında daha akılcı davranabilir, fakat o güzel(!) müminler kesinlikle iflah olmaz; kapitalizmin en çok güvendiği sigorta da müminlerinin bilincini devreden çıkarmasıdır.

Kimler, pandeminin kapitalizmle ilişkisini kurdu acaba; kimler, aşırı nüfus artışı karşısında olağanüstü adaletsiz gelir dağılımını kafasından geçirebildi acaba; kimler, insanların zorunlu ya da zevk ile diğer canlıların yaşam alanlarını talan ettiğini nefretle gördü ve önlenmesi gerektiğini düşündü acaba; kimler, hangi ülkenin yüzde kaç kalkındığını düşünürken, neden acaba doğanın nasıl kurtulacağına kafa yormadı ki; hangi makroekonomi hocası da durmadan büyüme oranından bahsederken neden gelir dağılımında nerelere savrulduğumuzdan gereği kadar dem vurmadı ki; mikroekonomi hocası da anlı şanlı formüllerle kafayı karıştırırken neden bireysel rasyonelliğin ne demek olduğunu bir an olsun felsefesi boyutuyla irdelemeye gerek görmedi ki; İşletme hocası ise, bilim sandığı alanda sörf yaparak kârın yükseltilmesi karşısında ücretlerin baskılanmasından neden dem vurmayı bir an olsun düşünmedi ki; sağlık alanında yetkili kurullar ve fakülte kurulları neden önleyici sağlık hizmetleri ile tedavi edici sağlık hizmetleri arasında, bugünkü sıkışıklığı önleyebilecek makul denge oluşturmayı bir an olsun akıllarından geçirmedi ki!….Yeter! İşte kapitalizm budur; insan yoktur, kâr vardır; yarın yoktur, bugün vardır; toplum yoktur, sermaye vardır (Thatcher buna aldatmaca olarak “birey” dedi), vs..

İşte bundan dolayı, emekçiler ve kapitalizmin saf müminleri “yanlış bilinçlenme” aşılanmasından akıllarını ve vicdanlarını kurtarmadıkça doğanın filozofu bize daha çok vuracaktır!             

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.