ŞANLIURFA’DAN… Savaşmadan barışmaya dair

Yıllar önceydi, henüz çocuk diyorlardı bana. Babam, saddam bandı denen bantlar almıştı eve. Pencereleri, çerçeveleri kaplıyorduk bu bantla. Işıkları söndürüp oturduğumuz akşamlar oluyordu. Gaz maskeleri satılıyordu kaçak, yeşil siyah. Böcek gibi görünüyordu gözüme deneyip takanlar, korkuyordum. En azından çocuklar için alınıyordu, olurda bir şey olursa onlar kurtulsun diye. Çok paraydı bana göre, kim bilir kaç harçlığım eder. Olur da gaz maskesi alınamazsa, bulunamazsa havlular ıslatılacak diye konuşuyorlardı. Bir sürü makarna vardı evde, şeker, un. Ama neden? Her şeyin her zamankinden farklı olduğunu anlıyordum da, ama neden? 

Camlar mı düşecekti onun için mi bantlıyorduk, her gün makarna mı yiyecektik, neler oluyordu bir anlayıp bir cayıyordum. Uydu kanalları yoktu yada internet. Ne kadar gördüysek televizyonda o kadar. Savaş diyorlardı. Savaş neydi ki? Büyüyordum, çok şeyi biliyordum artık, ama bunu anlayamıyordum. Gelmiyordu ki aklıma aç kalınabilineceği, soluk alınılamayacağı, binaların yerle bir olacağı. Ölüm nedir, henüz bilmiyordum. Somutlardan soyutlara yeni yeni geçiyordu çocuk aklım. Savaş ne eder bilmiyordum.

Dövecekler miydi ki birbirlerini. Okulda resimler yapıyorduk, barış resimleri. Hep elele tutturuyorduk çocukları, ortada bir dünya dönüyordu. Çiçekler, renkler. 

Sesleri hatırlıyorum. “Sen yine de tedbirli ol, ne olur ne olmaz” diyenleri. Hızla gelip geçen, sesi kendinden sonra gelen uçakları. Günlerce şehrin üstünde kalan toz bulutlarını. 

Sonra büyüdüm, dönüp okudum neler olmuş o zamanlar, bizim evde neden makarnalar birikmiş, bantlar alınmış. Meğer Amerika Irak’a saldırmış. Savaş provası yapmışız biz meğer. Meğer, annem babam bizim için endişeliymiş. Ne kadar zormuş gaz maskesi bulmak. Ben bunları çok sonraları öğrendim.

Aradan yıllar geçti ne zaman uçak geçse, duysam sesini koli bantları geliyor aklıma. Denemek için taktıkları gaz maskesini hatırlıyorum, o iğrenç kokuyu, karanlık akşamları. Camları titreten sesleri. 

Oysa hiç bomba patlamadı, yaşadığım yerde. Hiç camlarımız kırılmadı. Havlular ıslatılmadı. Birikmiş unlar pastalar yapılarak değerlendirildi. Makarnalar da cabası. 

Ama Gazze’de öyle değil, eminim bundan. Ben şimdi bir haber merkezinde çalışıyorum ve ajanslardan geçen müdahale edilmemiş görüntüleri görüyorum. Görmemiş olsam bile diye düşünüyorum, senaryosunun yazıldığı zamanları hatırlayarak. Savaş adının bile geçtiği bir yerde çocuk olmak nasıl bir şey, ben çok iyi biliyorum. Yazamıyorum günlerdir. Anlatamıyorum. Üzerine ne söylense yeter ki, bilemiyorum. 

Oysa ne çok zaman geçti, üniversiteler açıldı, teknoloji ilerledi, ne çok imkanlar çoğaldı, ne çok fırsatlar. Oysa büyüdü akıllar. Çok uzağımızı, çok yakın eder olduk. Nerede ne olmuş, kim ne demiş, bilir duyar olduk. Benle büyüyen insanlar ülkelerin her birine başkanlar oldular. Karalar verdiler. Sözleri dinlendi, peşlerinden gelindi.

Yıllar önce anlamadığım her şeyin içindeyim artık. Ortasında durur gibi. Üstelik şimdi daha mühim görevlerim var, bunları insanlara duyurmak gibi. Bilsin duysunlar da neler olduğunu, bir savaşı haklı çıkaracak hiçbir nedenin olmadığını olamayacağını anlasınlar diye kalem tutmam gerekiyor. Ama donup kalıyor insan yazamıyor. Uzaktan savaşa bakarken yaşadıklarını hatırlayınca, bomba sesleriyle işgal edilmiş bir hayatı, çocukluğu nasıl kurtarırız endişeleniyorum. 

Bir kompozisyon ödevi gibi yazdığım ne varsa, bir o kadar yazamayıp içime sıkışan. Derim ki ben: Ahh…, ben büyüdüm ve hala savaşmadan barışmayı öğrenemedi insanlar. 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

four × five =