ŞANLIURFA’DAN… Sözün bittiği yerde

Kendinizi ifade etmek istediğinizde ve artık söz yetmediğinde ne yaparsınız? Ne yardımcı olur size, ya da kim? Nasil dışa vurursunuz bir aşkı, bir toplumsal yanlışlığı, bir içinden çıkılmazlığı, yetmedi mutluluğu, coşkuyu. Bir sinema filmi, bir şiir, bir şarkı size yardımcı olabilir mi? Eksik kaldığınız yerde, tam da sizi anlattığını düşündüğünüz bir satır, bir ritm olmuş mudur?

Aslında bu soruların bir çoğunun yanıtını biliyorum. Ama ezberleri bozmak için bazı şeyleri yüksek sesle söylemek gerekiyor. Yazmak bence en yüksek seslerden biri. Bir satır eklemek bir yere, bir not tutmak, bir notayı yazmak, bir senaryoyu hepsi aynı, sesizce bağırmak yani. Tüm bunların Şanlıurfa ile alakasına gelince; bazı yerlerde yaşarken, gerek toplumsal örüntüler, gerek yetiştirilme şekilleri, insanların kendini ifade şekillerini başkalaştırıyor. Sesin yetmediği yerde şarkılar, türküler, destanlar çoğalıyor. 

Belki de Şanlıurfa’nın türkülerle sıkı dostluğu, yanık sesleri, sıra geceleri bu yüzdendir. İnsanların dost sohbetlerine eşlik eden türküleri, yüzlerine doğrudan diyemediklerini kırmak içindir. Belki de ondandır, şarkıları, türküleri dinlerken ki dalıp gidişleri, tebessümleri. Sözün yetmediği yerde, türkülere sığınışları. “Ah, şu duvarların dili olsa da konuşsa” derken, koca bir tarihe tanıklık etmiş bir kentin, dili, dimağı oluveriyor müzik. Duvarlar bile konuşuveriyor.

Hatta, belki de kendi halinde yaşamaya alışmış, “Kol kırılır, yen içinde kalır” adabını ber taraf ediyor. Susması gerekenleri, bu yolla paylaşıyor. Ağlıyor, gülüyor, söylenecek ne varsa, bir başkasının hikayesini anlatır gibi rahat, kendini anlatıyor. Ne çok böyle düşünen olmalı ki, şehrin ilk uydu kanalında Urfa türküleri yayınlanırken, telefonlar kilitleniyor. Sıra gecesini konu alan programlar, izlenme rekorları kırıyor.

Şimdi bir de buradan bakın Şanlıurfa’ya, tatlı yiyelim tatlı konuşalım klasiğini bir yana alıp; acı yerken, acıyı deşen türküler bir sıra gecesi rütüeli değil midir? Bilen bilir, en acı tadların acısını çıkarırcasına türküler söylenir, her dost sohbetinde. Acıyı yemekle yetinmez, ifade edemediği kadarını da türkülere taşır. Acı akmanın bir yolunu bulur yani.

Siz ne derseniz deyin, burada müzik, sözden fazlası eder. Bir nota, bir ritmin frekansı, kalp atışlarına döner. Kitap okur gibi, okumaya yarar bir iç acısını. Karşındakini anlamanın en saydam, en basit yolu olur. Şarkının neresinde gözlerini kapattığından, göz kaçırdığından tutun, menzilsiz bakışlarına, her şey sözde eksik kalanlara dair bir ipucu taşır.

O adamın, sevdiği o kıza söylemeyemediklerini, “Gezme ceylan bu dağlarda” diyerek; o çocuğun ailesinden ayrı kalışını, “Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar” diyerek; bir savaşın tarihini, “Kolumu salladım, toplar oynadı” diyerek, anlatır. Ne varsa şarkıda geçen, size de aşikar olur.

Bir zamanlar anlatılmaya çekinilmiş ya da yeterince kulak verilmemiş ne varsa, gün gelir bir türküde can bulur. Müzik bu nedenle; acıyı da, tatlıyı da hadsiz yayar. Hatta bence, Şanlıurfa kendini en çok böyle, bu yolla anlatır.    

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.