Anne, bugün yarın mı

Gecenin karanlığına bu Eylül’de de bir damla gözyaşı bırakılır. Belki… oysa ne kadar da az kalmıştı eve, ne kadar da az. Her şey çok da güzel olacaktı; inandırmıştı beni, inanmak istemiştim bende. Belki beni hiçte sevmemişti, belki yalnızca benim onu seviyor olmam kâfiydi. Zaten aşk hiçbir zaman, doğru zamanda gelmezdi ki.

İllaki bu ruh debelenmelerini yaratacak sonbahar sendromuna yakalanmanın üstüne tüy dikecek olansa sokakta, otobüste, parkta, AVM’de biri bana bulaşsa, yan baksa da ağzının payını versem modunda; kendisi gibi olmayandan, düşünmeyenden, giyinmeyenden nefretle kalmayıp “fırsatını bulduklarında bizi yok edecekler” teorileriyle korkuyu hakim kılanların; gecelerde, birbirinden habersiz nefes alan on milyonlarca ışığın içinde siyahtan başka renkte buldurtmayan tavırlarıdır.

Herkesin herkesten; taksicinin taksiciden, Ankaralının İstanbulludan, Malatyalının Elazığlıdan, Erdoğanın Kılıçdaroğlundan, Kılıçdaroğlunun Erdoğandan nefret edecek bir şeyler bulduğu Türkiye Cumhuriyetinin değişmez “top on”u nefret, kimsenin de yadırgamadığı bir duygudur.

Nefret edilen kim, ne, hangi sınıf, köken, din, düşünce, yaşam biçimiyse adı, sesi, görüntüsü akıldan çıkmadığından ufak bir çağrışımda ayaklanan nefret; sabah, öğle, akşam, gece yarısı evlerden, bürolardan, okullardan, sokaklara akan çığdır, durduramazsınız. TİK verilerine göre ortalama 73 yıl süren kısıtlı bir ömrün vaktini haybeye çarçur ettiren nefret yalnızca dengeyi bozmakla kalmaz, Martin Luther King’in deyimiyle “….insanın güzele çirkin, çirkine güzel demesine ve doğru ile yanlışı karıştırmasına (da) neden olur.”

Ayrımcılık, ırkçılık, şiddet, husumet getirdiğinden dehşete düşürmesi gereken nefret; memlekette her biri bir cemaat; solcuların, sağcıların, gezicilerin, Türklerin Kürtlerin, her işine gelmeyene şakirt diyen ulusalcıların, her protestoyu hükümeti düşürmeye yönelik sayan mütedeyyinlerin buluştuğu tek ortak noktadır da. Bu biattan bezmeyen cemaatlerin nefretleriyle gün boyu attıkları ; “Demokratikleşmeymiş… Kürtlere de iyi oldu”, “Asıl PKK kandırdı ne çekilmesi”, “Türban serbest; şeriat yakın”, “SöZcü Tayyibi manşetiyle yine fena vurmuş”, “Ahmet Hakan nasıl geçirmiş Mehmet Barlas’a” , “fowardla” ,“ ayyy ıyyyrenç” tweetleri, yazıları, sözleriyle beslenen, büyütülen nefret; bırakın ülkeyi, bir şehirde, bir köyde bile kendinden farklıyla bir arada yaşamayı katlanılmaz hale getirmiştir.

Cemaatlerin aklı körleştiren bu tarafgirlikleri, Haziran 2013’den bu yana da ülkede kişinin gezi direnişine destek verip, vermediğine göre dokunulmazlık kazandığı bir ortamı yaratmıştır. Öyle ki geziyi destekleyen holding patronlarının mallarını fahiş fiyata arzları, çalıştırdıklarının güvencesizliği , yolsuzlukları, darbeseverlikleri artık sorun değildir. Şike batağındaki takımlardan Galatasaray Beşiktaş maçında tribün, saha terörünü yapanlar, karaborsada maç bileti satanlar “her yer taksim, her yer direniş” sloganı atanlardansa; bırakınız geçsinlerdi. Her şeye, tek tipçiliği de karşı Çarşı dışında “1453 kartalları” vari yeni bir taraftar grubu kurmak mı, şaka olmalıydı, şaka.

Ve gezi protestocularını dükkânına almayan “Kızılkayaların bugünde batmaması”, “dincileri saksıya diksek ne meyve verir“ başlıklarının sözlük sol framelerini süslemesini, halkın yaşam tercihlerine karışmayı adet haline getirmiş Başbakanın “Kuran dersini seçin” talimatını eleştirenlere karşı açılan # yedirmeyiz…., #diren…., #occupy…. taglarıyla oyalanan modern kentliler.

Bitmedi, gücü kanıtladığından gezi sonrası bilumum kesimin kendi görüşlerine uygun yorum yazmaları için bilgisayar başında dörderli, beşerli hazır timler kurduğu sosyal, ulusal, yerel medyadan yayılan nefretle; birinin ak dediğine kendini Kara deme mecburiyetinde sanan gençlerin, koca koca adamların, kadınların, 1200’e yakın köşe yazarının üç yaşındaki velet inadıyla kavramları allak bullak etmeleri de işin cabasıdır.

Böylesi bir ortamda halk olarak görevimiz bizi yöneten başbakanın hoşuna giden şeyleri yapmak olmadığı gibi, hükümetle aynı görüşlülük ayıp, muhaliflikte süper bir şey değildir , “doğru biziz, onlar mı” yla gaile almadıklarınızın düşüncesine de saygı duyulmalı diyenin mi, vay haline…vay, vay….

Sorsan herkeste bir sevgi pıtırcığıdır ki. Ekran koruyucu “herkesin başbakanıyım”, “ Kürt, Türk kardeş”, “annemde başörtülü” klişeleri bir yana atılıp “Sevmiyorum zorla mı; seni, sizi. Ölseniz, öldürülseniz içim acımaz” dense, HİÇ DEĞİLSE doğduğunda insanda bulunmayan nefretin pençesine nasıl, niye düştü bunca insan, o sorgulanırdı.

Hem insan hiç tanımadığı, tanıyamayacağı, kötülüğünü görmediği, göremeyeceği, kötülük yapmadığı ya da daha dün çok sevdiği birinden etnik kökeninden, dininden, mezhebinden, simasından, kıyafetinden, şehrinden dolayı nefret edebiliyorsa, bunun mutlaka bir başlatıcısı, bir öğreticisi de vardır değil mi?

Başlatıcı; bir ulusun, dinin üstünlüğüne dayandığından renkleri; yeşili, kırmızıyı, sarıyı harfleri; W, X, Q’yu yasaklayarak ötekileştirdiği diğer uluslara karşı devletini sağlama alma adına üstün tutuklarına nefret aşılayan ulus devlettir. Vatandaşının kimliğini, çapulculuğunu bile belirleyen Ulus devleti yönetenler, sana ne diyorsa sen o’sundur.

İşte Bursa Valiliğinin Romanları “….. uyuşturucu ticareti ve hırsızlıkla geçiniyorlar”la topluma taktimliği gibi Rus harbinde, I. Dünya savaşında düşmanla birlik edip dedelerini arkadan hançerlediklerini tarihe yazdırdığı, söylediği Ermenilere, Rumlara, Araplara; Şeyh Said’in, eşkıya Seyit Rıza’nın ardından giderek medeni Cumhuriyeti yıkmak istediklerini öğrettiği Kürtlere, Dersimlilere bölücü, isyancı, hain, yobaz, mürteci yaftasını vurarak üstün Türklerin bu kesimlere nefretini sağlayan da ulus devlettir.

Sonrası nefret nakşedile, edile yetişenlerin çocuklarına “Alevi, Kürt, çingene onlar oynama çocuğum”, “ Alevinin kurbanı murdardır”, ”dikkat et Kürttür, belalıdır”, … uyarıları. Tutulan partiye göre de “ adam mı o, partisi ortada ”yla tavan yaptırtılan nefretin aile, akraba, komşu, eş dost ilişkilerine “öyle oğlum, kızım, kardeşim, babam, amcam,…, …, olacağına ”, “o mu, boş versene adi herifin teki”yle sirayeti, her ortamda sürdürülebilirliği.

Eğer Kürt, Alevi, Ermeni, …, …, Roman, Süryani’yseniz , siz de bir gün, kendinizi; size yüzlerce hakareti, ihaneti atfeden, asimilasyonla dilinizi, kültürünüzü, inancınızı sıfırlamış devletten, Türklerden nefret ediyor bulacaksınızdır.

Nihayetinde 80 yıldır her sabah Kürt, Ermeni, Rum, …, …, Gürcü çocukları “Türküm” andıyla bağırtarak sadece farklıya değil Türk’e de bir şeyler dayatmanın ancak faşist bir devlette mümkünlüğünü, medeni dünyada birinden nefret edene “faşist” denilerek cezalandırıldığını görmek, bilmek istemeyenlerin yarım bıraktırdığı cümleler, hayatlarla dolu bu diyarda; her şeyden, her kesten neredeyse her günden nefret nefret ede ede çürüyen, çürütülen biz; HEPİMİZ.

Asıl korkulması gereken mi insanlardır, sadece onlardır. Zira dünyayı kilitleyecek nefreti yaygınlaştırıp ölüm, kan, vahşet, gözyaşının sebebi savaşların, çirkin, kötü, iyi, güzel olan her şeyin, devletlerin ardında insanlar; ben, sen, o, onlar vardır.

İnsanların şefkatsizliklerinin farkındalığına varamamalarının kahrında birbirinizi Azıcık azıcık da sevin be kardeşim; inancınız varsa “Allah yarattı”, yoksa “insan” diye sevin. Hani sevdiğinizin sözleri, davranışları yaralasa da sırf incitmemek için sevdiğinizi, ta derinlere gömersiniz ya yarayı. Sevebilseydiniz sevdiceğinizmişçesine incitmekten kaçınacağınızdan birbirinizi, göz yummazdınız; down sendromlu gencin tokatlanmasına, Hasat Ferit’in naaşının 3 gün bekletilmesine, haksızlıklar reva görülmüş azınlıkların; konuştuğu dilden eğitim almayan Kürtlerin, cem evinde ibadetini yapamayan Alevilerin, eşit yurttaşlık için devlet kapısında bir asır süründürülmesine.

Ama yok, yok nasıl iyi olunur, nasıl güzel bakılır birbirimize bilmediğinizden, hâlâ ordasınız değil mi, hem de tüm nefretinizle. Hep “bu işin içinde bir iş mi var” diyorsunuz, tamam o zaman, sen kendini ikna ettin, bitti gitti. O çok nefret ettiğiniz düşmanınıza aynadan selam gönderebilirsiniz.

Kutuplaştırdığından baş yakmış, daha da yakacak nefretlerin kıskacında; yazın son dalgaları kumsaldaki taşları cilalayıp, ayaklarınızın altından da rüzgâr kaçıp gittiğinde; mevsim de düne sarınca; hiç öyle dumanı tüten çayı alıp pencere önünde çiseleyen sonbahar yağmurunu seyredecek halde değilsinizdir derken dört yaşındaki Can’ın sesi “anne, bugün yarın mı?” Olamaz mı? Olabilir.

Gülsen FEROĞLU
10.10.2013

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.