Antep’in Bakırcılar Çarşısı

PAYLAŞ

Nasıl anlatsam? Fıstık ezmesi ve kaymağın zar gibi ince pidelerde eriyip gittiği “katmer”inden, üç gün sütte yatırıldıktan sonra ağızda dağılan kebabından, rakıyı hakkıyla soğutan “ehl-i keyf”inden, baklavasını yemenin inceliklerinden (en altta kalan şerbetli katmanı damağa yapıştırıldığında alınan lezzet kat sayısı artarmış) bahsedebilsem keşke. Bundan 7.000 yıl önce kurulmuş Anadolu yerleşkelerini andıran düz-damlı evlerinden, sıcak iklim koşulları göz önüne alınarak daracık tutulan sokaklarından,  vakitli vakitsiz etrafı saran et kokusundan, şehri ikiye kupkuru bölen nehrinden, halıcılarının “hey güzel Allahım” dedirtircesine yan yana dizdikleri Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, Fettullah Gülen, Alparslan Türkeş, ve Atatürk’ün halı-dokuma portrelerinden sözedebilsem keşke. Medeniyet üstüne medeniyet doğurmuş Fırat’ı, çevresindeki bereketli toprakların oluşturduğu ‘Verimli Hilal’i, tarihi İpek Yolu’nu anlatabilsem uzun uzun. Ama bugün tüm bunlardan daha acil ve öncelikli bir konu var: Gaziantep’in Bakırcılar Çarşısı. 


Mezopotamya ile Akdeniz arasında yer alan Doğu’nun şehirlerinde, çarşılar yaşamın ta kendisidir.  Doğu’nun ticaret dokusunda insanın hayata değdiği her nokta farklı bir çarşı doğurmuş; demirciler çarşısı, bakırcılar çarşısı, urgancılar, baharatçılar, semerciler, kumaşçılar… Günümüzün ‘mall’larından çok daha anlamlı bir mantıkla, aynı mesleğe mensup kişilerin emeklerinin yoğunlaştığı, “uzmanlaşma”ya gidildiği, güçlerin birleştirildiği, kalabalık, hareketli, yaşayan, nefes alan çarşılar….


İtiraf etmeliyim ki, daha önce hiç ‘Bakırcılar Çarşısı’na gitmişliğim olmadı. Bu iki kelime bana sadece Nazım’ın dizelerinde can bulan “Şeyh Bedrettin”i ve 15. yüzyılda Osmanlı’nın Rumeli’deki en önemli kültür/ticaret merkezlerinden Serez’i hatırlatırdı:


Yağmur çiseliyor.
Serez’in esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkanının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.


Taa ki, Mezopotamya’dan Anadolu’ya giden kervanların uğrak yeri Antep’e yolum düşüpte Bakırcılar Çarşısı’ndan yükselen çekiç seslerinin hüzünlü ritmi çağırıncaya dek beni… Çağları aşıp gelen bu mistik melodi belki de son demlerinde şimdi. Bakırcılık, oymacılık, tarama, bakır eşyalar öylesine uzak ki artık bizlere, yaşamlarımıza…. Bir ata sanatı daha avuçlarımızdan kayıp giderken, tek tek her ustanın yanına oturup sesine, derdine, yüreğine kulak vermek geldi içimden.


Nakkaş Ahmet Usta’nın kapısını çalıyoruz. Vurduğu her çekiç darbesiyle geçmişi geleceğe taşıdığı “tarama sanatı”ndan bahsediyor bize bir bardak zahter çayı içimince. Kendi çizdiği motiflerde gezdirdiği sivri uçlu demir çubuğa her vuruşunda incecik bakır bir tel kıvrılarak ayrılıyor kütleden….bakır desen alıyor….Sonra desenlerin iyice belirginleşmesi, öne çıkması için  arka planlarını kara kalem çalışmalarındaki gibi tarıyor ince ince.


-Ne iş yapıyorsun? diye soruyor bana usta, kafasını önündeki işten kaldırmadan.
-Bankacıyım malesef… 
-Niye malesef?
-Sizin gibi bir zanaatkar olmayı çok isterdim çünkü… Çocuklarınız ne kadar şanslı… Oğlunuza el verdiniz mi? Öğretiniz mi ona bu sanatı, tecrübelerinizi?
Yüzü sarıya kesiyor bir an. Elleri titriyor sigarasına uzanırken. Tütünü alelacele kağıda sarıp, dilleyip ve yakıyor. 
-Ölmüş bu sanat, ne diye öğreteyim ki oğluma…üç kuruş para için burada bütün gün iki büklüm, ne göz kaldı, ne baş-beyin…. Oğlum bankacılık sınavlarına girdi bu sene….


Ne diyeceğimi bilemeden arkasında duran sürahideki motifin anlamını sordum. “Bu bir Selçuklu motifi… Selçuklular… bizim atalarımız onlar…” dedi mağrur. Mezapotamya’da zamanın akıllara durgunluk veren tekrarını hücrelerimde hissederek ve bu zincirin bizim zamanımızda kopacağını düşünerek ürperdim.


Usta anlatıyordu geçmiş zamanı: “Eskiden mutfaklarda kap-kacak hep bakırdandı. Bakır kapaklı yemek tabaklarına sahan denir, ayran veya su içmek için bakır taslar kullanılırdı. Sabun, tarak ve kesenizi bakırdan tarak kaplarına koyardınız. İbrikler, cezveler, vazolar, semaverler, siniler, sefer tasları hep bakırdandı. Günlük eşyalar, takılar, miğferler, kapılar, kapı süslemelerinde de bakır kullanılırdı bir zamanlar.” 


İnsan ruhunun inceliklerini yansıtan bakır eşyaların “modern” hayatımızda yer bulamaması ne acı. Teflon çıktı, mertlik bozuldu. Alüminyum ve plastik kaplar, çelik tencereler ve diğer birçok fabrikasyon ürünün istilasıyla el emeği-göz nuru bakır eşyaları savunmasız bıraktı. Hız ve pratiklik, sağlık ve estetiğin yerini alıverdi kaşla göz arasında. Oysa tarih ve kültür bir toplumun ruhundan gelen nidayı andırır. Teknolojinin mekanikliği karşısında geçmiş kültürün sıcaklığından yana tavır almak gerekir.


Peki geleneksel değerlerimizi nasıl koruyacağız? Nasıl yeniden canlandıracağız bu çarşıları? Öylece durup bakacak mıyız bakırcılık mesleği tarihe karışırken? Kimse kullanmazsa, kimse almazsa bakır eşyaları bu çarşılar nasıl ayakta kalır?  Bu yaratıcı ve çalışkan halkı dünya pazarlarına nasıl açacağız?


Batı’nın tekniklerini kullanarak Doğu’yu ayakta tutmalı. Büyük şirketlerin ticari amaçları için geliştirdikleri “halkla ilişkiler” yöntemleri geliyor aklıma mesela: Bakırcılar Çarşısı ile ilgili yerel bir “tarih grubu” kurulsa… insanoğlunun işlediği ilk maden olan bakırı, bakır işlemeciliğinin Gaziantep’ten geçen Hitit, Asur, Roma, Bizans, Arap, Selçuklu ve Osmanlı uygarlıklarındaki yerini ve ekonomik kalkınmadaki önemini, Antep’in Bakırcılar Çarşısı’nı özgün kılan tarihini, esnafının ortak geçmişini, anılarını, ustalarından dinledikleri hikayeleri, efsaneleri, söylenceleri araştırıp bulsa…. Gaziantep ve çevre üniversiteler arkeoloji, antropoloji, sosyoloji gibi konularla bu yerel tarihçilik çalışmalarını destekleseler….Yayınlar, kitaplar, kitapçıklar çıkartsalar…. bakırcılık sanatı üzerine seminerler düzenleseler… Fakülteler açılsa yeni nakkaşlar, işlemeciler, oymacılar yetiştiren…..


Zamanla bu ortak tarihi tanıtmak ihtiyacı çerçevesinde biraraya gelen bakırcılar arasında “Bakırcılar Çarşısı esnafı olma bilinci” yerleşse, hatta ve hatta bir “örgütlenme kültürü” gelişse ve bir “sivil toplum örgütü” kurulsa… bu sivil girişim, yerel “tarih grubu”nun ürettiği bilgiler ışığında, bakırcılık sanatının “geçmişini öykülendirse”… bu sanatı anlatan sesli ve görsel malzemeler (radyo kayıtları, kısa filmler, periyodik dergiler vb.) üretse ve dağıtsa…


Önce Gaziantep, sonra Güneydoğu Anadolu, ardından tüm Türkiye ve nihayetinde dünya genelinde iletişime geçse, etkileşim ağları, bağlantıları kursa… Doğru partnerler bulup, bakır eşyanın faydalarını anlatan reklam kampanyaları yapabilse (Ör: ünlü bir kahve markasıyla, kahvenin en lezzetlisinin bakır cezvede piştiğini anlatsa…vb.). Kanaat önderleri sayesinde Türk mutfağının bakırı yeniden keşfetmesi sağlansa… Bakırın yeniden “in” olması için kamuoyu oluşturulsa (Ör: “Bakırla, çilingir sofralarınızı padişah sofrasına çevirin!” kampanyası)… Bütün bu çalışmaların yapılması için gereken fonun kimlerden ve nasıl sağlanacağı ile ilgili çalışmaları yürütse….


Gaziantep’teki diğer sivil toplum örgütleri, sendikalar, meslek odaları vb. ile işbirliğine geçip il bazında seferberlik ilan edilse….bundan böyle şehirdışına hediye götüren, gönderen tüm Gaziantepliler bakır siniler, tepsiler, sandıklar vb. kullansa….


Yapılan tanıtımlar, reklamlar, fuarlar sayesinde Gaziantep yalnızca fıstığı, baklavasıyla değil geçmişin aynasıyla da tanıtılsa…. Öyle ki Gaziantep’ten bakır eşya satın almak için yerlisiyle yabancısıyla turistler sıraya girse… oteller kapasite üstü çalışsa… hatta talep yoğunluğundan çatılara cibinlikler döşenip insanlara yıldızların altında uyuma teklifi sunulsa…. Öyle tek-tük, tesadüfen, geçerken uğrayan turistlerle bu iş yürümez. Bu kültürün, bu sanatın hikayesini duyan akın akın gelse….


Herkesin kendi kültürüne döndüğü, ona sıkı sıkı sarıldığı bu global çağda, Antep’in Bakırcılar Çarşısı susmasa….


NOT: Neler yapılabileceği konusunda daha başka fikirleri olanlar için adresim doga_t@yahoo.com
 

CEVAP VER