Aperlai’de bir sürgün: Sitare Ağaoğlu

Türk siyasetine üç kuşaktan beri damgasını vurmuş bir aile; Ağaoğulları… Ahmet Ağaoğlu, Atatürk’e en yakın isimlerden biri. Yusuf Akçura, M. Emin Yurdakul ve Ziya Gökalp’le birlikte Türkçülük fikirlerinin öncüleri arasında sayılıyor. Cumhuriyetin ideologlarından. CHP ve SCF’nda uzun yıllar çalkantılı bir siyasi hayat sürmüş. Sürgünlük durumu, bazen zorunlu bazen de gönüllü, Ağaoğlu ailesinin kaderini belirleyen ortak bir yazgı. Ahmet Ağaoğlu, 1919’da Bekirağa Bölüğünde tutukluyken, adı Malta sürgünleri içinde yer alır. Orta kuşak Samet Ağaoğlu da, babasında kırk yıl sonra aynı kaderi paylaşacak, Yassıada ve Kayseri’de “siyaseten” sürgün olacaktı. Yetmişlerin sonlarına doğru  ise üçüncü kuşağın gönüllü Avrupa sürgünü başlayacaktı.


Bu kez de, üçüncü kuşaktan Tektaş Ağaoğlu’nun yolu “Gönüllü sürgünlük” le kesişir. Ağaoğlu ailesinin bir başka üçüncü kuşak üyesi, Sitare Ağaoğlu’ da gönüllü sürgün tanımına uygun bir yaşam seçer. İngiltere’de resim eğitimi, Paris’te Türk Büyükelçiliğinde kariyer derken, yolu seksenlerin başında Kaleköy’e düşer. Üç kuşağın uzun ve yorucu siyasi çalkantılarla dolu yaşamından sonra geçmişin gölgesinde uzun bir inziva dönemi başlar…


Sitare Ağaoğlu, bu uzun inziva döneminde resimlerin, renklerin ve kıyılarında “Potkalların” yüzdüğü koyların büyüsüyle yaşamını sürdürür. Kekova koylarının, Likya lahitlerinin, Üçağız’ın kara keçilerinin, esmer tenli köylülerin, kuşların, kertenkelelerin ve ışıklı sularıyla; Aperlai antik kenti kıyılarının  büyüleyici güzelliklerini  yaptığı resimlere aktarır…


Sitare Ağaoğlu ile söyleşi yapmak için sözleştiğimizde, ona ulaşmanın ve bu gönüllü sürgünün ne denli zahmetli olduğunu hiç hesaba katmamıştık. Kaş’tan  otomobille Kekova’ya, oradan  Üçağız köyü’ne  ulaşıyoruz. Üçağız’dan  bizi Sıçak yarımadasına götürecek  tekneye bindiğimizde, o mavi sarhoşluk  çoktan başlamıştı içimizde …


Batıkkent’in üzerinden anforaları izleyerek, antik Likya lahitlerinin arasında bir saat süren tekne yolculuğundan sonra, Sıçak yarımadasının doğu kıstağına ulaşıyoruz.Tekneyi  küçücük   iskeleye bağlayıp, bizi Aperlai’ ye, Asar koyu’na götürecek olan,taş ve zeytin ağaçlarıyla çevrili patika  yola koyuluyoruz…


Kırkbeş dakikalık bir yürüyüşten sonra,tüyleri pırıl pırıl keçilerin, başıboş dolanan develerin ve ilk yaz sersemliğiyle etrafında görmeye pek alışık olmadığı insanların yüzüne garip garip bakan kaplumbağaların arasından geçip, Aperlai’ye,  Asar koyu’na ulaşıyoruz …


Sitare Ağaoğlu ile, Cumhuriyet’in ilk yıllarının önemli simalarından olan, büyükbabası Ahmet Ağaoğlu, babası Samet Ağaoğlu, ailesi, Londra, Paris yılları; resimleri, çok sevdiği hayvanları ve onun için bir tutkuya, gönüllü sürgüne  dönüşen Aperlai’de ki yaşamı  üzerine uzun bir sohbetin içine dalıyoruz:


– İsterseniz, öncelikle Asar koyu’ndan başlayalım; tam olarak ne zaman yerleştiniz buraya?


Aslında önce Kaleköy’de bir yer bakmıştım, sonra bu yaşadığım evi eskiden burada yaşayan bir köylüden satın aldım. 1982  yılından beri burada yaşıyorum.


– Yaşamak için biraz fazla ıssız bir yer değil mi burası ?


İlk geldiğim yıllarda, beş hane vardı burada. Fakat, medeniyetten uzak bir yerdi burası. Önceleri tepede bir yerde yaşamayı düşündüm, sonra bu koyda karar kıldım . Başlangıçta biraz zorlandım ama, sonraları alıştık ve sevdik burayı …


– Bildiğim kadarıyla, Londra’da resim eğitimi aldınız; Paris’te Türk Büyükelçiliği’nde görev yaptınız, tanınmış bir aileye mensupsunuz.  Yaşamınızı böyle bir yerde sürdürmeye iten neden…?


Bunu uzun yıllar ben de düşündüm. Galiba buldum da. Benim bir halam vardı, Tezer halam. Tezer Taşkıran… Halam, kızı Suna doğduğu zaman, bir kitap yazmış, bir çocuk kitabı. Kitabın adı, “Kendin seç dağında”  Bu kitapta öyküler vardı…  Bu öykülerden birinde bir kuş vardı. İki tane de kız kardeş…


Bu kuş, kız kardeşlere iki tane yaşam seçeneği sunuyor ve bu seçeneklerden birini seçmelerini istiyor…


Birinci seçenek; sınırsız bir zenginlik, lüks, ihtişam, uşakların, hizmetçilerin, arabaların kısacası maddi gücün hakim olduğu bir dünya…Fakat bu seçeneğin sonunda, bütün her şeyin geri alınacağını söylüyor kuş.


İkinci seçenek ise; insanın hayatını kendisinin kurabileceği, doğa ile iç içe, bitkilerin, kuşların, hayvanların olduğu bir dünya. Kısacası, insanın kendi elleriyle çalışıp güzelleştirebileceği bir dünya…Zaten kuşun söylediği o debdebeli yaşamı biliyordum. Yani, orada sunulan çoğu şeye sahiptim ve bir gün bunların geri alınacağını düşünürdüm.  Galiba bu kitabın çok etkisinde kalmışım ki, tek nedeni bu olmasa da, ben bu kitabın bende bıraktığı etkiye bağlamışımdır hep  böyle bir yerde yaşamayı seçmemi…


– Açıkçası, sizin böyle bir yaşam seçmenizin nedeni olarak, belki de bir önyargıydı bu; sizin mutsuz bir çocukluk geçirdiğinize, yada insanlardan bir çeşit kaçma düşüncenize bağlamıştım. Fakat, sizin anlattıklarınızdan  hiçte öyle olmadığı anlaşılıyor. Çocukluğunuzdan bahseder misiniz biraz ?


İki erkek çocuktan sonra, kız olarak aileye katıldığım için, çok mutlu olmuş ailem. Hatta  benim dünyaya gelişimi bir nevi şans olarak görmüşler, ben şans getirmişim aileme. Babam bakan olmuş o sırada. Babam ve ailemin diğer üyeleri, bana çok güvenirlerdi. Bana  özgürlük duygusu dediğimiz duyguyu her zaman hissettirdiler. Beni her konuda desteklediler. Çünkü, kadına çok kıymet verilen bir ortamda büyüdüm ben.  Mesela, halalarımdan biri Cumhuriyet’in ilk avukatlarından biridir. Kadın hareketlerinin içinde yer almış o yıllarda. Kadının özgür yaşaması için, her türlü olanağı sağlayan bir aile…


– Çocukluğunuzda, aile çevreniz, edebiyatçılar, siyaset adamları, büyükelçiler, davetler… Bu dönemden hatırladığınız ünlü simalar var mı hafızanızda ?


Çocukluğumdan hatırladığım; bir Ahmet Muhip Dranas var. Onun evine gidip geldiğimizi hatırlıyorum. Bir de, o dönemler Başbakanlık konutuna giderdik, Aydın’la (Menderes) köşkün bahçesinde oynardık. Adnan Menderes’i hatırlıyorum. Fakat  bir çoğunu hatırlamıyorum şimdi….


– Büyükbabanız  Ahmet Ağaoğlu, Cumhuriyet tarihinin önemli isimlerinden biri, bir ideolog; siyaset adamı. Atatürk’ün yakın çevresindeki birkaç kişiden biri. Onunla ilgili hatırladığınız bir şey var mı ?


Büyükbabamı çok fazla hatırlamıyorum. Ama  evini hatırlıyorum. Topağacında, önünde  yuvarlak bir çıkıntı vardı. Büyük bir evdi, arka bahçesinde havuzu vardı…  Havuzda bulunan kırmızı balıkları yakalayıp, kimse görmeden tekrar havuza atardım. O evde, halamlar oturuyordu ben çocukken.


– Felsefeyi seviyorsunuz. Eğer yanlış bilmiyorsam, birkaç yıl önce kaybettiğiniz eşiniz de felsefeciydi. Bu antik kent, kahinler ülkesi, kent karmaşasından yalıtılmış bir yaşam, müthiş bir dinginlik… Bu konuda neler söyleyeceksiniz ?


Aslında felsefe nedir ki ? Fakat, bu konuda bir şey söylemem gerekirse, insan ilişkilerinde hiç hesap yapmam. Geçmişi ve geleceği fazla yormuyorum kafamda .Biraz da unutmak gerekiyor bir çok şeyi.  Balık hafızası gibi benim dünyam.  Benim felsefem : “insan anını yaşamalı …”


– Biraz da resimlerinizle ilgili konuşalım isterseniz. Resimlerinizde, masalsı  bir hava var. Genellikle doğa ve insan, tarihi kalıntılar, taşlar, ağaçlar, kuru kütükler  kısaca doğayı detaylarıyla çalışıyorsunuz. Özellikle dikkatimi çeken, taşların, ağaçların, bitkilerin arasına yerleştirdiğiniz ve sizin; “küçük cinlerim ” dediğiniz işaretler  var. Bu sizin içinizdeki düşüncelerin  izdüşümü mü ?


Resim yapmayı çok seviyorum. Doğadaki her şeyi çizmek beni rahatlatıyor, kendimizi doğadan ayıramayız ki. Her şey;  bir ağaç, bir kuş, bir kaya, toprak, insan hepsi aynı şeye varıyor,  Taşta, ağaçta, toprakta da bir enerji var. Aramızda hiç bir fark yok, ama biz insanlar kendimizi ayırıyoruz, ayrımcılık yapıyoruz. Biz insanlarda bir “üstünlük kompleksi” var. Oysa düşününce, hepimiz bir bütünün parçalarıyız…Mesela, bir kaç gün önce, odamda bir örümcek buldum. Alıp dışarıya bırakmak istedim, ayağı koptu… Buna çok üzüldüm. Yani, biz doğada yaşayan bütün canlılar aynıyız, aynı şeye doğru ilerliyoruz. Fakat biz insanlar, doğadaki diğer şeylerden kendimizi ayırıyoruz, buna çok üzülüyorum. İşte resimlerimde bunları, bu düşüncelerimi anlatmaya çabalıyorum .Aslında bunun özel bir nedeni yok belki de, resim yaparken kendiliğinden ortaya çıkıyor.


– Burada bütün ihtiyaçlarınızı kendiniz gideriyorsunuz, evinizi tamir ediyorsunuz, bahçe bakımı, küçük teknenizle ihtiyaçlarınızı gidermek için Kaş’a, yada Üçağız köyüne gidip geliyorsunuz  Bir kadın olarak zorlanmıyor musunuz?


Bütün bu işler zor olsa da,  kendim yapıyorum. Evimin tamiratı, çünkü her kış denizden kuvvetli rüzgar esiyor, duvarlar bozuluyor… Kaş’a tekneyle bir buçuk saatte gidiliyor, o da hava iyi olursa.


– Deniz’le iç içe  yaşamak sizin için nasıl bir duygu? Mesela, denizden  bazen bir şeylerin geldiği oluyor mu?


Olmaz mı?  Denizden; biçilmiş kalas, odun, şnorkel, ayakkabı, terlik, bidon, margarin, varil, sigara, portakal, elma, kasa küçük biblo’lar, her çeşit plastik  yani aklınıza ne gelirse, her şey geliyor…


– İlginç… Gündelik hayatımızda bizi kuşatan her şey geliyor yani . Mesela , denize gemiciler tarafından bırakılmış bir “Potkal” geldi mi hiç?


Evet, bir defasında şişe içinde bir mektup, yani potkal geldi, ama eski Türkçe yada Arapça yazılıydı okuyamadım ne yazdığını. Hala saklıyorum  o şişeyi.  Bir de yıllar önce bir ceset vurdu kıyıya.  Açıklara düşen bir helikopterin pilotuymuş. Pilot koltuğuna bağlı bir şekilde kıyıya vurdu.


– Büyükbabanızın ve babanızın kitapları son yıllarda yeniden basılıyor, bu kitaplardan sık sık alıntılar yapılıyor,   tartışılıyor, referans gösteriliyor. Hatıralar, siyasi yazılar vd. Siz bu kitapları daha önce okuma olanağı buldunuz mu?


Aslında garip ama, çoğunu yeni okumaya başladım. Ama büyükbabamın,”serbest insanlar ülkesi” adlı kitabını okumuştum yıllar önce. Orada anlattığı düşüncelerin günümüzde bile uygulanmadığını görüyorum . Bu kitapların çoğunu yeni okuma fırsatı bulabildim.


– Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı ?


Burada yaşadığım evin bir bölümünü sanat galerisi haline dönüştürmeyi planlıyorum. Burada bazı dostlarımdan da  fotoğraf, seramik,  resim, karikatür gibi çalışmalar getirmelerini rica ettim. Bu koya demirleyen yatlardan gelenler gezebilsinler diye. Gelenler için çay ve kahve de bulunduracağım.


Ahmet Ağaoğlu: 1869’da Azerbaycan’da (Karabağ’da) doğdu. 1894’te Paris’te tarih, hukuk ve siyaset eğitimi aldı. “JeuneTurc” dergisinin kurucuları arasında bulunan Ahmet Ağaoğlu, Türk Yurdu dergisinde, Ziya Gökalp , Yusuf Akçura, Mehmet Emin Yudakul gibi Türkçü ideideologlar la  birlikte yazılar yazdı. Tercüman-ı Hakikat gazetesinin başyazarlığı görevinde bulundu.


Birinci dünya savaşı sırasında Meebusan Meclisi’ne girdi, İttihat ve Terakki Fırkası Umumi Merkez Üyesi oldu. Savaşın bitiminde Malta’ya sürüldü. 1921’de serbest kalınca, Anadolu’ya geçti. “Matbuat Umum Müdürlüğü” görevinde bulundu. T.B.M.M.nde ikinci ve üçüncü dönem Kars mebusu oldu. Ahmet Ağaoğlu, Kars mebusluğu görevinde bulunduğu  sırada, 7 Ağustos 1930’da , SCF’nı kurmakla  Atatürk tarafından Fethi Bey’den (Okyar) sonra görevlendirildi.


Samet Ağaoğlu: 1909’da Karabağ’da (Azerbaycan) doğdu. Ankara Ün. Huk. Fak. 1932. Strausbourg’ta hukuk eğitimi… DP ‘nin önde gelen isimlerinden biri oldu. Menderes kabinelerinde, Başbakan yardımcılığı, Çalışma, İşletmeler, Sanayi ve Devlet bakanlıkları yaptı. 27.Mayıs ‘tan sonra tutuklanarak Yassıada’da yargılandı. Kayseri  cezaevi’ndeyken çıkarılan aftan yararlanarak serbest kaldı. Edebiyat dünyasına da bir çok kitap kazandıran Samet Ağaoğlu’nun;  Katırın ölümü, Zürriyet, Öğretmen Gafur, Aşina yüzler, Kuvayi Milliye Ruhu ve Arkadaşım Menderes  gibi pek çok kitabı bulunuyor. 



 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.