Ara dönem çocukları

Tren vagonlarında birikmiş kan göllerinde yatan cesetlerin, gazetelerin birinci sayfalarını süslediği yıllarda, ben herhalde dört-beş yaşlarındaydım. Radyo ve televizyonda yayınlanan haber bültenlerinden anlayabildiğim kadarıyla, yeşil parkalılar “kötü adamlar”dı. Bıyıklarını dudaklarının iki yanından aşağı sarkıtanlar ise “vatansever”.

O günlerde, geceleri sokağa çıkmak yasaktı. Evinizin kapısını çalan rütbesiz, tüfekli bir askere “o saatte sizden ne istediğini” soramazdınız.

Çok sayıda anne, sabah evden çıkan çocuklarının arkasından, “ya bir daha dönmezlerse?” diye ağlardı. Bazı babalar da zaten eve hiç dönmezdi.

Yere tebeşirle çizilmiş oyun kutucuklarının yanında siyasi parti isimleriyle, sloganlar olduğu göze çarpardı. Kız çocukları o kutucukların üstünde seksek oynarken, erkek çocukları da yazıların üstünde misket yuvarlardı. Bir de duvarlarda yağlı boya ile yazılan daha uzun yazılar olurdu.

Ara dönemin çocukları olan bizler, okuma yazmayı, duvarlardaki o yazıları merak ederek öğrendik işte.

O yıllar, Haydarpaşa’daki et ve balık kurumu önünde, şeker ve tüp kuyruklarında beklerken annemle, ikiyüz elli gram daha fazla et, bir kilo daha şeker, bir tane daha tüp alabilmek için annemin bana “komşunun kızı” muamelesi yaptığı yıllardı.

Yokluk ve yoksunluk yıllarıydı. Çok insan ölüyordu. Her ölen, mutlaka “karşı taraftan”dı.

Farklı renklerde kumaşlara sarılmış cenazeleri, çok kalabalık ve gürültülü topluluklar uğurluyordu. Ve her cenazeden, yeni bir cenaze daha doğuyordu.

Sonra bir gün beyaz saçlı, yeşil elbiseli bir adam, apoletlerini çıkarıp Türkiye’nin dört bir yanını dolaşmaya başladı. “Sevgili vatandaşlarım” diyerek çok büyük alkış aldı. Büyüdükten sonra bu alkışların, içinde yaşadığım hafızasız toplumun bilinçsiz el çırpışlarından ibaret olduğunu anladım.

Bütün o kargaşa bitmiş, can korkusu defedilmiş, sokaklardan kan lekeleri, duvarlardan yazılar silinmişti.

Çok değil, birkaç yıl içinde her şey hızla değişmişti. Telefon etmek için kulübeye ya da komşuya gitmek zorunda kalmıyor, bakkaldan istediğimiz kadar şeker, kasaptan istediğimiz kadar et alabiliyorduk. Annelerimiz artık ağabeylerimiz, ablalarımız ve uzaklardaki akrabalarımız için çok ağlamıyordu. Babalarımız akşam eve dönebiliyordu.

Kargaşaya neden olduğu, kan döktüğü gerekçesiyle çok sayıda insan, evlerinin kapısından teker teker alınıp, karanlık odalara, loş koridorlara götürüldüler. Daha sonra kimseye anlatamadıkları, kendilerinin bile unutmak istedikleri saatler yaşadılar. Hala geceleri bağırarak uyandıkları oluyor.

O dönemin çocuklarının aklında, “yoklar ve yoksunluklar” kalmıştı. Yokluğun iyi bir şey olmadığını biliyorduk. Çok gözlü kalem kutularımız, ponponlu kurşun kalemlerimiz, kokulu silgilerimiz, yirmi dört renk sulu boyalarımız olsun istiyorduk. Çizgi filmlerdeki kahramanlarımızın -mesela şeker Kız Candy’nin- giysilerinin rengini merak ediyorduk. Paçaları bir sonraki yıl uzatılmayan pantolonlar, üstümüzde büyük durmayan okul elbiseleri giyelim istiyorduk.

Mutlu değildik. Annelerimizin yüzü gülsün, babalarımız ağır yükler altında ezilmesin istiyorduk. Kızmayın bize. Ara dönemin çocukları olan bizler, çok anlayamadık ne olup bittiğini. Sonra, gittiğimiz okullarda da anlatmadılar neler yaşandığını. Konuşmak tehlikeliydi, yasaktı. “Götürebilirlerdi.” Götürülmek iyi bir şey değildi.

Tehlikenin ne olduğunu anlayamadan, zaten çok da sorgulayamadan, diğer yasaklarla birlikte büyüdük.

Üniversiteye başladık. Orada da tarih, İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte bitiyordu. Mezun olduklarında diplomalarında “ekonomist” yazacak gençler, Türkiye ekonomisini, siyasi geçmişinden bağımsız değerlendirmeye yönlendiriliyordu. Çok da gerekli değildi aslında. Nasılsa yüzde doksanı muhasebeci olmayacak mıydı bu çocukların?

Binbir emekle bizi okuttu ailelerimiz. Çok hayalimiz vardı ayrıcalıklı okul “üniversite”ye başlarken. Okulları bitirdik. Hayallerimizin bir kısmı gerçekleşmedi. Şimdi ya işsiziz, ya da sevmediğimiz işler yapıyoruz.

Ara dönem çocuklarının suçu yok. Neler olduğunu tam anlayamayacak ve karşı koyamayacak kadar küçüktük biz. Büyürken de “herkesin özgürlüğünün
kendisine” olduğunu öğrendik.

Ara dönemin çocuklarıyız bizler. Kızmayın bize lütfen çünkü “kara” dönemin çocuklarıyız bizler…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.