Ara’da olmak halleri

PAYLAŞ

Fransız düşünür Gilles Deleuze, yaratma eylemi üzerine yazarken, sinemacılara, “sinemada bir fikri olmak ne demek?” diye sorar. Ardından, genelde fikir sahibi  olmakla, bir fikri olmak arasındaki farka işaret eder. Herkesin fikir sahibi olurken, bir fikri olmanın ender bir olay olduğunun altını çizer. Bir  fikrin de, ancak, sözkonusu alanın (sinema, resim, felsefe vb.) içeriğine dalarak üretilebileceğini öne sürer. Ve sonra sorar: İçerik nedir? Kendisi bir filozof olduğu için, felsefenin içeriği üzerinde dursa da aslında, yaratının içeriği konusuna da bir yanıt verir. Burada vurgulamak istediği, her şeyin bir şekilde yaratıcılık gerektirdiği, ama diğer yandan da, yaratının ancak ilgili alan içinde bulunmakla ortaya çıkabileceğidir. “Kavramlar, o halleriyle, hazır-yapım veriler olarak,.. göklerin bir köşesinde, bir filozofun gelip, onları devşirip kavramasını beklemezler. Kavramların yapılmaları, imal edilmeleri gerekir.” Yine de, bir filozofun, (aynı şekilde bir ressamın, bir sinemacının) hadi şöyle bir kavram imal edeyim, deyip işe başlamayacağını, “bir zorunluluk” olması gerektiğini belirtir. Yaratıcının, bir haz duyma hevesinden çok, bir “ihtiyaç” için yarattığını ileri  sürer.

Benim buradan sormak istediğim ise şudur: Bu “zorunluluk” ve “ihtiyaç” nasıl, nereden doğar; zorunluluk ve ihtiyacı yaratan özel koşullar var mıdır? ‘İçerik’ nerededir?

Londra Türk film festivalinde seyrettiğim filmler perspektifinden bunun yanıtını vermeye çalışırsam, bu koşulların ‘ara’da, arafta olgun olduğunu söyleyebilirim.

Nedir bu ara’da olmak hali?

Ümit Ünal, filmini sadece bu ara’dan esinlenmemiş, filmin ismini de “Ara” koymuş. Ünal’ın boş bir binada geçen hikayesinde kahramanlar, mütevazi geçmişleri ve varlıklı, bir o kadar da yozlaşmış bugünleri, sırları ve yalanları, taşradaki memleketleri ve İstanbul, Doğu ve Batı, aşk ve seks, farklı kimlikler arasında sıkışıp kalmış kişilerdir.

Evet, Ünal hikayesini boş bir binaya taşıyarak olayın sadece bu yönüne, ara’da olma haline odakladığı için abartılmış bir ara’da varoluştan bile bahsedilebilir, fakat diğer filmlerdeki olaylar ve karakterlerin de benzer bir ara’da örülmüş olduğunu görüyoruz.

Hüseyin Karabey’in ‘Gitmek’ filminde, bu ara, karakterler arasındaki ilişkilerde yaratılmış. Ayça romantik, gerçek aşkı arayan, çevresindeki olaylara seyirci kalamayan bir kadınken, aynı tiyatrodaki oyuncu arkadaşı, pragmatist, internetten bulduğu sevgililerini sürekli değiştiren, apolitik, çevresine ilgisiz bir kadındır. Diğer yandan Ayça’nn sevgilisi Hama Ali, gerçekle kurgu arasında gidip gelir. 

Özcan Alper’in ‘Sonbahar’ filminde, 10 yıl sonra hapisten çıkan Yusuf, geri döndüğü memeleketi Karadeniz’in dağlık bir köyün de, hiç bir şeyin bıraktığı gibi olmadığını görür. Dünyayı değiştirmek düşüyle, işkence gören cezaevine düşen sosyalist Yusuf, geri dündüğü bu yeni dünyada yaşama sarılacak bir neden bulmakta zorlanır. Arkadaşları evlenmiş, yaşamın akışına kapılmıştır. Örnek aldığı sosyalist ülkenin insanları, çürümüşlük sembollerine dönüşmüştür. Ne geriye dönebilecek, ne de şimdiyi değiştirebilecek gücü vardır. Verem bir kaçış, bir bahane gibi gelir Yusuf’a. Gelecek konusunda sorduğu sorulara tek yanıt veren veremli ciğerleridir. O da besler onları, sigarayla, rakıyla.

Ben Hopkins’in ‘Pazar-Bir Ticaret Masalı’ndaki sevimli düzenbaz Mihram da, girişimcilik ve kanunsuzluk, ailesi ve kumar arkadaşları, pazarın çürümüşlüğünün dayatmaları ve onuru arasında sürekli denge kurmaya çalışan ama başaramayan bir kişidir.

Reha Erdem’in ‘Baş Vakit’ filminde, şiirsel bir görsellikle anlattığı hikayesi, modern dünyadan uzak, bir dağ köyünde geçer. İzlerken tam olarak zaman dilimini bile kestiremediğimiz bu köyde ara’dalık halini, yaşayan çocukların ergenliğe geçiş döneminde, keşfetmeye başladıkları yetişkinlerin davranışlarıyla kendi masumlukları arasında, iç güdülerin başlayan uyarılarılarıyla anne babalarının tenbihleri arasında, kızlarla oğlanlar arasındaki sosyal sınırlarda, okulda verilen laik eğitimle evin dini havası arasında hissediyoruz.

Mavi Gözlü Dev’deki Nazım Hikmet, şüphesiz, arafın tarihsel figürüdür. Hem ülkesini ölesiye seven bir şair, hem de bir vatan hainidir. Türkçe yazdığı şiirleriyle evrenselliğe ulaşmışken, Türkçe konuşanlar arasında “komunist” damgasıyla dıştalanır. Bir yandan, devlet düşmanı ilan edilirken, aynı anda, yoldaşları arasında davadan dönen bir kişidir.

Bu hikayelerin ya da hikayelerdeki karakterlerin ortak özellikleri, tanımlanması zor, çok kimlikli, kesin çizgilerle belirlenebilmesi, adının tam olarak konulabilmesi, geldiği yer ve geçmişi belirlense bile, geleceği konusunda yorum yapmanın zor olmasıdır. Bu kişilerin, varlıkları hem burada, hem de oradadır. Ancak, ara renklerin tonlarıyla betimlenebilir olmasıdır. Ne istediklerini bildikleri zaman bile, karşılarındakilerin onların ne istediği konusunda emin olamadığı insanlardır bunlar.

Onları ilginç yapan, sanatçılara esin veren, yaratma “zorunluluğu” yaratan, onlar hakkında  bir şeyler söyleme ihtiyacı hisettiren de onların bu özellikleridir. Duyguların en yoğun yaşandığı, yaşamın en açık ve en koyu renklerinin aynı anda iç içe bulunduğu, sessizliklerin bir eyleme dönüştüğü, öfkelerin şeffaf olduğu yer de burasıdır. Yaratının kaynağıdır araf.

CEVAP VER