Arap Baharı ve Suriye: Bin günün özeti

Arap Baharı ve Suriye: Bin günün özeti

0
PAYLAŞ

11 Eylül sonrası dönemde, Afro-Avrasya’nın önce tam merkezindeki Türkiye’de, hemen sonrasında ise kuzey ve doğu bölgelerindeki “renkli devrimler” ile eski sosyalist ülkelerde yaşanan siyasi değişimlerin ardından, Afganistan ve Irak’ın işgalinin gölgesinde, bölgenin dünya sistemine nasıl entegre olabileceği/edilebileceği yönünde çok boyutlu tartışmalar süregitmekte ancak hiçbir ‘kendiliğinden gelişme’ beklenmemekteydi… Bu koşullar altında 2010 yılının son günlerinde Tunus’ta genç bir işportacının kendini İslâmî geleneklere aykırı bir protesto biçimi olarak ateşe vermesiyle başlayan ve sonrasında Fas’tan Yemen’e uzanan geniş coğrafyada çok çeşitli yansımaları görülen toplumsal-siyasal olaylar silsilesi, bir çerçeve kavram olması sebebiyle “Arap Baharı” adıyla anılır oldu. Esasen kış aylarına tekabül eden ve hızla yayılan gösteriler aslında bir şeylerin başlangıcından ziyade bir şeylerin sonuna işaret ediyor olsa da, “Prag Baharı” kavramından bu yana benzer atıflara aşina olan dünya kamuoyunda, olayların niçin bahar mevsimiyle ilişkilendirildiği konusunda kimsenin hiçbir soru sormayacağı kadar büyük iyimserlik manzarası husule geliyordu…

Batı merkezli tanımlamalardan hangisiyle düşünecek olursak olalım, “Yakın”doğu veya “Orta”doğu’nun Akdeniz havzasının güney yarısına denk düşen kısmının kilit taşı denilebilecek ülkelerden belki de birincisi olan Mısır’da yaşanan protesto gösterileri ve sonrasında merkezî idarenin göstericilere verdiği tepki, bölgedeki Müslüman ülkelerde adeta domino taşlarınınkine benzer bir etkileşim doğurdu. Böylelikle twitter devrimi veya Arap Baharı diye isimlendirilen, Tahrir Meydanı ve Muhammed Bouazizi isimleriyle özdeşleşen sokak gösterileri, kısa sürede Arap âlemindeki diğer bazı rejimlerin de sarsılmasına ve nihayet yıkılmasına yol açan bir etki yaratırken, değişim ve özgürlük taleplerinin son durağının neresi olacağı yönünde büyük bir merak hâsıl oldu. Bu konuda, özellikle Suudi Arabistan ve onunla yakın ilişki içindeki bölgesel aktörlerin, mevcut statükoyu koruma konusundaki tavrının kritik öneme haiz olacağı yönündeki değerlendirmeler ön plandaydı.

Tunus ve Mısır’daki rejim değişiklikleri, on yıllardır sahnenin dışına itilen siyasal-toplumsal örgüt ve grupların gün yüzüne çıkmasına ve eskiye kıyasla çok daha çoğulcu ve demokrasiye yönelik çabaların zahir hâle gelişine kapı aralarken, özellikle Libya’da yaşananlar bir tür iç savaş görünümündeydi. Burada muhaliflere alenî bir destek veren NATO koalisyonu, Kaddafi rejiminin sona ermesine açıkça katkı sağladı. Ancak haftalarca süren ve binlerce ölüme yol açan çatışmaların Arap kamuoyunu en az ikiye böldüğü ve Batı’nın menfaatlerine âlet olmak ile özgürleşme mücadelesi vermek arasında kolay kolay kapatılamayacak bir fark doğuran görüş ayrılıklarını miras bıraktığı söylenebilir.

Nihayet “bahar”ın Suriye coğrafyasına nüfuz etmesiyle birlikte, söz konusu fikrî bölünme daha da derinlik kazandı. Bilhassa reformcu ve barış yanlısı bir lider imajı ile 2000-2010 arası dönemde başta Türkiye’yle geliştirdiği ilişkiler dolayısıyla Beşar Esad’ın demokrasiye, bölgedeki tüm diğer Arap liderlerden çok daha yakın durduğu yönünde genelleştirilebilecek kadar güçlü bir kanaat vardı. Bu bağlamda Esad’ın demokratik bir “açılım” yapmasının yeterli olacağını düşünenlerle, Baas rejiminin son kalesinin tümden ortadan kaldırılması gerektiğini savunanlar arasındaki ulusal ve uluslararası tartışma, ülkenin akıbetine dair kimlerin muhatap alınacağı ve mücadelenin nasıl ve ne ölçüde bir katılımla verileceği sorununu doğurdu. Bununla birlikte ülkedeki muhalif unsurların, etno-kültürel sebepler başta gelmek üzere birçok farklı siyasal yönelime sahip olması ve diğer çok çeşitli gerekçelerle birbiriyle kurduğu uyumsuz ilişkinin etkisiyle, hiçbir zaman müstakil bir “Suriye muhalefeti”nden söz edil(e)mez hâle gelindi. Bu koşullar çerçevesinde, dışarıdan destek vermek isteyen bölgesel ve küresel aktörler için, Suriye’deki siyasal aktörlerden kimin ne ölçüde destekleneceği, kimin ne kadar cesaretlendirileceği konusu, her geçen gün artan şiddet olayları içinde daha da giriftleşti. 2011’in Mart ayının ortalarından itibaren Suriye’de, Tunus ve Mısır’da olduğu gibi rejim değişikliğiyle mi, yoksa Libya’da olduğu gibi dış müdahale ve iç çatışmaların yarattığı belirsizlikle mi, yoksa Suudi Arabistan ve Bahreyn’de gerçekleştiği üzere rejimin şiddet kullanımına boyun eğmeyle mi sonuçlanacağı sorusu sorulmaya başlandı. Ancak aradan geçen bin güne ve ortaya çıkan tabloda bahsedilen yüz binden fazla ölü, altı yüz binden fazla yaralı ve büyük farklılıklar göstermekle beraber tahminen iki buçuk milyon mülteciye rağmen Suriye’de, Libya’daki deneyimden çok daha trajik bir şekilde ölü sayısı giderek artmakta. Artık adı “dış destekli bir iç savaş” olarak değerlendirilmeyi hak eden bu kanlı süreçte, değişim belirsizliği devam etmekte ve toplumsal barışın bir daha belki de asla eskisi gibi tesis edilemeyeceği bir yere doğru ilerlenilmekte…

Uzmanların ve gözlemcilerin son üç yıldır ortaya koyduğu değerlendirmelere bakılırsa, Bahreyn ve Suudi Arabistan’daki kısa dönemli gösterilerde gözlendiği gibi, Suriye’de de rejim, geniş ölçüde hareket kabiliyetini koruyarak, kuşatıcı bir şiddet ve baskı siyasetiyle, 2011 yılının ilk yarısında geniş kalabalıkların gösterilere katılımını engellemeyi başardı. Ancak sürece bilhassa İran-Irak ittifakı ve Körfez Güçleri-Türkiye ittifakının zıt yönlü müdahalelerinin de etkisiyle, sonraki dönemlerde Kuzey Suriye coğrafyasında muhalif unsurların yönetimi ele geçirdiği gözlendi. Fakat özellikle 2012’nin ikinci yarısından itibaren Vahabi-Selefi gelenekten beslenen haricî –veya ithal de diyebiliriz- radikal gruplarla, Suriye’deki ayrılıkçı Kürt hareketinin silahlı unsurları arasında yaşanan iktidar çatışmaları da, bölgenin muhaliflerin eline geçmesi durumunda bile barışa kavuşamadığını göstermeye başladı.

Esad’ın gerçek anlamda karşısına çıkacak “karizmatik” bir liderin etrafında toplanmadan, meydanları işgal ederek kitlesel desteğini görünür kılamayan ve ancak mezhep temelli hedefler belirleyip, ibadethane ve okullar dâhil olmak üzere, pek çok toplumsal mekâna kanlı terör saldırıları düzenleyerek rejimi yıpratmaya dönük mücadele veren muhalif gruplar, bir süre sonra, Türkiye başta gelmek üzere, kendilerine destek veren ülke kamuoylarında da türlü bölünmelere yol açtı… Bununla birlikte, bütün bu gelişmeler zarfında anlaşıldı ki, Suriye’de değişim isteyen muhalif unsurların, dışarıdakiler-içeridekiler diye kolaylıkla ortadan bölünebildiği bir siyasal yelpaze bulunmakta ve bu görünümü bir bütün olarak Arap baharından etkilenen tüm ülkelere teşmil etmek mümkün. Dahası, nüfusun %65’ine denk düşen Sünni kitlenin dominant çoğunluğuna rağmen, şehirli –bilhassa Şam’lı- Sünni ticaret burjuvazisinin Esad rejimine, sırf mezhepsel farklılıklar yüzünden tümden karşı gelmeyecek kadar laik ve mevcut kurulu düzenden memnun olduğu görüldü. Suriye koşullarında “orta sınıf” denebilecek geniş toplumsal tabanın, Hafız Esad yönetiminden beri tedhiş edilerek ülke dışına püskürtmeye çalıştığı İhvan çevresi ve diğer İslâmî örgütlerin de büyük sempatiyle karşılanmadığı gerçeği, bu dönemde daha anlaşılır bir hâl aldı. Mısır için özgürleşmenin aracı addedilen twitter’ın; veya daha genel hatlarıyla sosyal medyanın Suriye’de hemen hiçbir belirleyici etkisi olmadığı da apaçık ortada. İktidarın, muhalifleri birleştirmeme stratejisi de bu noktada bir yere kadar sonuç vermiş gözüküyor. Ancak muhaliflerin asıl desteği, Ankara, Brüksel ve Washington’dan alıyor olması ve bunun alenen gerçekleştirilmesi, daha “milli motivasyon”larla değerlendirmede bulunan Suriyelilerin nazarında “dış mihraklar” olarak yorumlanmasına malzeme veriyor. Neticede, artık Suriye’den gelen korkutucu haberlerin gölgesinde, üç yılın ardından “Arap Baharının Sonu” üzerine entelektüel mahfillerde çeşitli makaleler, kitaplar, analizler görünür olmaya başladı.

Bugün itibarıyla gelinen noktada, muhalif unsurları terazinin bir kefesinde birleştirmek mümkün olsa bile, öbür kefedeki iktidarın artık toplumsal barışa zemin teşkil edebilecek bir reform yapmayacağını, yapsa da bunun ülke, Arap ve dünya kamuoyunda çok fazla bir anlam kazanmayacağı aşikâr olmuş durumda. Bu gerçeğin gölgesinde, muhalif güçlerin geri çekildiği veya silah bırakıp, evlerine dönmesi durumunda da, Baas rejiminin son yarım yüzyılda hayli tecrübe sahibi olduğu bir konunun gündeme gelerek, büyük çaplı bir cadı avının başlayacağını söylemek spekülasyon olmasa gerek… Bu eksen üzere durulduğunda, ordu mensuplarının %75’i Sünni olduğu hâlde ülkede monoblok bir Sünni şuurdan, hele hele Esad’ın mezhepçilik yaptığından söz etmek, ancak Davutoğlu’nun sözlerine sorgusuz sualsiz iman edenlere mahsus görünüyor.
Rejimden üç yılın sonunda hâlâ büyük kopuşların yaşanmadığına baktığımızda, devlet güçlerinin sert müdahalelere devam etmesini cesaretlendirdiğini, ancak bilhassa 2013 yılının Ramazan ayı süresince yaşanan büyük kitlesel katliamların ve kimyasal silah kullanımı iddialarının neticesinde, Batı kamuoyundan gecikmeli de olsa bir müdahale sinyali verilmesinin, ülkede çatışmaların bir süreliğine yumuşayabileceği intibahı uyandırıyor. Ancak yine de, içinden geçilmekte olunan tünelin sonundaki ışığın gün ışığı mı yoksa karşıdan gelen bir tır mı olduğunu anlamak için henüz çok erken…

_______________________

Twitter: @Hasanaksakal83
Ha_aksakal@yahoo.com

BİR CEVAP BIRAK

one × 3 =