Ardı arkası tertemiz bırakılmış bir intihar senaryosu: Başka Yerdekiler ya da Otel...

Ardı arkası tertemiz bırakılmış bir intihar senaryosu: Başka Yerdekiler ya da Otel Odaları

0
PAYLAŞ

Türk basınında, kartvizitinde yazıldığı gibi ¨Savaş Muhabiri olarak ünlenmiş, cephede ölümlerle yüz yüze kalmış gazeteci, yazar Ali Koçak geçtiğimiz yıl yayımlanan hikâyeler kitabında, hem de daha ilk hikâyesiyle okuru sarsıyor ve intiharın aslında bir şakadan, hatta bir oyundan başkası olmadığını bize düşündürtüyor… Ama, siz yine de bu oyunu sakın ciddiye almayın!

Osmanlıca’da, ¨Muâkalevi¨ denilen, kurgusal kimlikleri sadece romanlarda, hikâyelerde bulabilirsiniz. Lakin onları bir kez ağzınıza alıp lakırdısını bir etmeye görün, ânında gerçek oluverirler.

Böylesine, adı belirsiz bir hikâye kahramanını, Ali Koçak‘ın yakın zamanda yayımlanmış hikâye kitabında buldum; şimdi tekrarlıyorum ki gerçek olsun…

Aslına bakarsanız, bu yazılarımın yer aldığı Açık Gazete’de kalem arkadaşım bulunan, yazıları benimle yan yana yayımlanan isimler üzerine yazmamam gerekirdi. Bunu, yıllar evvel, İstanbul matbuâtında çalışmaya başladığım zamanlarda terbiye edinmiştim; biraz ayıptır… Hani, bakın bizim gazetede yazan falancanın eseri hârikadır, bir tanedir der, gibi… Lakin Ali Koçak bunu hak ediyordu.

Ali Koçak, Açık Gazete‘nin Ankara muhabiridir; aslına bakarsanız o bir dünya muhabiridir… Ali Koçak’ın savaş muhabirliği başlı başına bir romandır; bu da ayrı bir hikâyedir. Bosna’daki içsavaşta bulunmuştur, deneyimlidir. Sadece orada mı, daha nerelerde diye sormalısınız! Kuzey Irak, Bağdat, Suriye, Somali, Kenya, Azerbeycan, Hırvatistan ve Slovenya’da onu aradınız mı bulursunuz…

Londra’daki gazete merkezinden Faruk Eskioğlu’nun bana ilettiği Ali Koçak’ın ¨Başka Yerdekiler ya da Otel Odaları¨ başlıklı kitabına önce biraz tedirgin yaklaştım. Ama daha ilk hikâyesinde kitaba tutuldum, kaldım. Hikâye sanatının ustalarından birisiyle karşılaşmıştım; ben Ali Koçak’ı böyle tanımazdım…

Öte yandan Ali Koçak üzerine bunları yazdım diye, sakın Açık Gazete’nin öteki yazar çizer takımı benden yazı beklemesin. Mesela, Mahmut ŞENOL‘un Ayrıntı Yayınları’ndan en son çıkan CAPON ÇAYEVİ adlı romanı için kalemimi dahi kıpırdatmam; ne hâli varsa görsün… Ondan hiç hazetmediğimi okurlarım biliyor. Zaten habire ABD’den ve Kanada’dan yalan yanlış haberler yazıyor, bir de üstüne üstelik roman, deneme, araştırma, hikâye üretip beni çıldırtıyor. Aman benden uzak olsun!

Hele hele, siyaset biliminde uzman olduğu için yazılarında sivri diliyle dikkati çeken Hasan AKSAKAL‘ın Kadim Yayıncılık’tan, sanıyorum yakın zamanda da ikinci baskısı yapılacak Politik Romantizm başlıklı kitabını hiç mi hiç burada ele almayacağm; o da baksın başının çaresine… Ben burada Açık Gazete yazarlarının cazgırı mıyım, allasen! Bu kadar deliye bir güllabici fazla gelir…

Bu türden açıkça meydan okuyuşuma ek olarak, editörümüz Faruk ESKİOĞLU‘nun uzun zaman önce Papirüs’ten (24 Yayınları) yayımlanmış, sonra nedense arkasını getir[e]mediği edebiyat çalışmalarından birisi olan ADI AŞKOLSUN başlıklı biyografik romana ise elimi dahi sürmem; gitsin, kitabını Ömer Türkeş‘e, Semih Gümüş‘e tanıttırsın…

Ali Koçak’ı işte bu çok bilmiş isimlerden ayırmaktayım. Ali Koçak, mütevazi bir hayat içinde gazeteciliğini, çevirmenliğini sürdürmekteyken, geçen yıl hikâyelerini yayımladı. Epi topu 87 sayfalık kısa bir çalışmaydı, lakin ilk hikâyesiyle, İntihar başlıklı bu ilk anlatısıyla okuru yüreğinden yakalıyordu. Anlattığı şey hepimizin, Âdemoğlu olarak dünyaya gelmiş kim varsa herkesin, öyle ya da böyle, zamanın hangi ölçümlenmiş ânındaysa işte o zaman, düşünmediği bir şey değildir.

İtiraf ediniz, hepiniz-hepimiz, hayatınızın bir yerinde ama ciddi, ama şakacıktan, ama laf olsun diye, ama korkutmak için intihar lafını ağzınıza pelesenk etmemiş olunuz! Ben kendi hesabıma, itiraf ediyorum: Zaman zaman düşünmediğim, ama daha ilk saniyesinde, bırakın saniyesini, salisesinde terk ettiğim bir düşüncedir. Adalet Ağaoğlu‘nun klasikleşmiş romanına dair başlığı kullanırsak, ¨Ölmeye Yatmak¨ kolay mıdır, sanıyorsunuz?!

Ali Koçak, hikâye kahramanını intihar etmek kararıyla ¨mücehhez-donatılmış¨ biçimde bir lüks, ama ne lüks, yıldız sayısı beş mi desek on beş mi desek, artık burası size kalmıştır, işte böyle bir otele müşteri yapar. Kahramanımız orada intihar edecektir. Ölmeye hazırlanan, herkesten böylece intikam almak isteyen hikâyenin kahramanı bir otele girer, süper-ultra-lüks odaya yerleşir. O gece işini bitirecektir. Zaten ölüm dediğin ne ki, iki salise sürmez… Önce keyfini çıkarmalıdır. Kuş sütü eksik bir kahvaltı, hatta mönüsünde şampanya bulunan bir kahvaltıyı sipariş eder odasına… Kahvaltısına başlamadan bir çikolatayı ağzına atıverir, önce… Çikolatayı emmeden çiğneyerek yer! Burası bizim için önemlidir, hikâyenin gerçekçiliğini yakalamak açısından mühimdir! Ali Koçak, ama bilir ama bilmez bir yönelimle, erkeklere ait çikolata yemek tavrını ortaya koymaktadır: Bir erkek asla, istisnalar kaideyi bozmaz, çikotayı emmez, kadınların sevdiği gibi ağzında, damağında uzun uzadıya yalamaz. Sorun, soruşturun, bakın hep öyledir.

İntihar adayı kahramanımıza gelen muhteşem-Continental kahvaltı aslında ona fazladır; bir manga insan olsa ancak tüketir. Ama parasıyla değil mi, otel resepsiyonu malı sevketmiştir. Müntehir olmaya, yani intihar etmeye hazır bulunan kahramanımız, orasından burasından tırkıklayarak tıkınır, bolca şampanya içer, sabah sabah… Günün ilerleyen saatlerinde intiharını gerçekleştirmeden evvel bir not yazmak isteyecektir; yazılmaya başlanan not gide gide bir mektuba, hatta uzun bir metine dönüşür… Kahvaltıda tütsülenmiş İrlanda Somonu yiyen intihar düşkünü kahraman, hayata küsmüştür. Yalnızdır, piyasa ekonomisi denilen aşağılık bir zırva içinde iyisinden satış memurudur. Bu hâliyle bize, intihar etmeyen, lakin pattadanak kalp kriziyle öte dünyaya giden, 1949’da Arthur Miller‘ın yazdığı Satıcının Ölümü başlıklı oyunun kahramanını, Willy Loman‘ı hatırlatır. Loman intihar etmez, ama buna gerek kalmayacak biçimde hayat yorgunu olarak ölür.

Bizim intihar etmek hazırlığındaki kahramanımız ise önce kahvaltısını tıksırıncaya püskürünceye kadar tamamlar. Bu onun ölmeden önceki tek, kaçınılmaz, önemli, yapılmazsa intiharının bir önemi kalmayan festivalidir; deyin ki karnavalıdır. Yer, içer, sonunda kusar… Kustuğu lavaboyu temizlemeye hazırlanacaktır. Ya onun ölümünden sonra lavaboyu kir pas içinde bulurlarsa, ne kadar ayıp olur! İşte burada, intiharın bir heves, bir tutku, bir oyundan ibaret olduğu kuşkusu okurun içine sızar; Ali Koçak bunu okuruna hissedirecektir.

Jacques Louis-David, 1793 Paris, Marat’ın İntiharı başlıklı ünlü resim, Belçika Kraliyet Müzesi’nden…

Sinemanın Almanya’dan yetişmiş yönetmeni Michael Haneke‘nin 7.Kıta başlıklı, seyredeni seyrettiğine pişman ettiren, ailecek intiharı anlatan ünlü filmindeki gibi hikâye kahramanı filmin anne-baba ve beş yaşındaki kızlarından oluşan kahramanlarının tükettiği son yemeği tüketecektir. Bu temâ, İncil’in Son Yemek faslından, daha sonra Leonardo DaVinci‘ni Son Yemek başlıklı resmine konu olacak biçimde uyarlanmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki ölmeye hazırlanan kişi dünya nimetlerinden son kez yararlanmayı ister. Öyle değil midir, nitekim idam mahkûmlarına ¨Son arzun nedir?!¨ diye sorarlar, ¨Pilav üstü kokoreç, ardından şirdenden tuzlama işkembe çorbası, zerdalili muhallebi, bir de kuzu kafası etinden didiklenmiş söğüş istiyorum!¨ denir. Afiyet olsun, bu son lokmadır…

Haneke’nin filmi kötü sonla, apaçık bitiyordu. Fakat Ali Koçak’ın intihar hikâyesinin sonunu tam olarak öğrenemiyoruz. Kahramanımız uzun boylu iç hesaplaşmalarıyla yazdığı veda mektubunda, büyük harfler kullanarak, ¨ÖLÜMÜMLE SİZE ACI ÇEKTİRMEK İSTİYORUM!’¨diye yazar. Lakin yanılıyordur, hiç kimse bir başkasının ölümünden, onun beklediği kadar acı çekmez, duymaz…

¨Size acı çektirmek için yaşamıma son verecek kadar sizden nefret ediyorum!¨ diye ekler, ama hâlâ yanılıyordur. İntiharından evvel yazdığı, parasına bütçesi yetişmeyecek odanın masasında bırakacağı mektubunda böyle derken sabahtan beri tıkındığı şeyleri kusası gelir, lavaboya koşturup kusar. Sadece yedikleri değil, o sırada ölmek için aldığı uyuşturucu ilaçları da kusmuştur, ama sersemlemiştir. Sonra oraları temizlemeye kalkışır, ölmeden evvel… Yoksa, onun ardından ne kirli paslı adammış demesinler ister. Zaten buraya gelmeden evvel bütün elektrik, su, havagazı borçlarını da hâlletmiştir; arkasından, yeter ki konuşmasınlar… O kusmuğunu lavabodan temizleyip temiz bir ölüme hazırlanırken, biz okurlar aslında kahramanımızın bir ölüm oyunu içinde, hatta ölüm kumarı içinde olduğunu hemen kerteriz ederiz. İntihar hazırlığındaki kahramanımız yatağında çarşafa sarılıp kendisini sahte bir kefen içine dolayınca bunu hemen anlarız: ¨Örtünün içinde başı açık olmasa kefene sarılı bir cesede benzediğini düşündü. İçi ürperdi. Öldükten sonra bedenine uygulanacak şiddet korkuttu. Fotoğraflarda gördüğü morgun soğukluğu, bedeninin safraları dışarı atmaması için ağzının bağlanması, burun deliklerinin ve kıçının tıkaçla kapatılması…Sonra çürüyen bedeninin yer altı yaratıkları tarafından yağmalanması…¨

Bu, tıpkı, Oskar Ödüllü İngiliz aktör Colin Firth‘in başrolünü oynadığı Yalnız Adam- A Single Man başlıklı 2009 yapımı Hollywood filmini bize çağrıştırır. 1960’lı yıllarda geçen filmin öyküsüne göre, erkek sevgilisi ölünce yapayalnız kalmış eşcinsel, İngilizce profesörünü canlandıran film kahramanı da ölmeye hazırlanacaktır; onun son gününü gösterir, bize yönetmeni… Homoseksüel profesörün tabancasını kendisine doğrultmadan evvel yaptığı tüm hazırlıklar, Ali Koçak’ın kahramanı intihar etmeden ne yapıyorsa hemen aynısıdır. Film kahramanı ölmeden önce, intiharından evvel üstünü başını düzeltir, hatta güzel koksun diye parfüm sıkar, rahat bir vaziyette ölmek için arkasına yastıklar koyar, bir dolu hazırlık yapar, ama bir türlü tetiği çekemez… Sonunda, bu heyecan içindeyken kalp krizi geçirip beklediği ama istemediği sona ulaşır; galiba ölmüştür… Bunu hiç anlayamayız! Zira sinemada ekran, perde kararır ve intihar eden üzerinde bunu açıklayan bir iz kalmaz… Ali Koçak’ın kitabında öne çıkan hikâyede yer aldığı gibi, otel odasında ısmarlayıp yediği, sonra kustuğu, kusmuğunu aman ayıp olmasın diye temizlediği, ardından zehirlenip ölmekte olduğunu anlayınca ambulans çağırmaya kalkıştığı, ama tam o sırada, oracıkta yere düşüp kendinden geçen kahramanın sonrasını bilemeyiz.
Ölmüş müdür, yoksa bütün bu olup biten yazar Ali Koçak’ın bir uydurması mıdır, hiç bilemeyiz!
Okumadan zaten hiçbir şeyi bilemeyiz…

***

İntihar, Hesaplaşma, Unutmak, Gençlik başlıklı dört anlatımdan oluşan hikâyeler kitabında Ali Koçak bir bunalım itirafında bulunuyor. Kafka‘nın sıkıntısını arasak bulamayız onda, Cesare Pavese‘nin intiharını arasak hiç!

Bana öyle geliyor ki Ali Koçak, sokağın güneş alan kaldırımında biraz yürümeli ve o güçlü kuvvetli, semiz ve besili kalemiyle dünyayı sarakaya alıp dalga geçmelidir. Bu hikâyelerindeki ölüm meleği, onu mahvedecek Shakespear‘ın Othello‘sundaki’ arkadaşı kötü Lego olmasın diye ona kalem refiki olarak hatırlatırız.

Başka Yerdekiler ya da Otel Odaları
Hikâyeler
Ali Koçak
Abis Yayıncılık
2011, Ankara, 1.Basım
87 sayfa

_____________________

* sermuteferrika@gmail.com

BİR CEVAP BIRAK