Arif Keskin’le Nükleer Mutabakat

Arif Keskin’le Nükleer Mutabakat

0
PAYLAŞ

İran ile P5+1 ülkeleri(ABD, Rusya, Çin, Almanya, İngiltere, Fransa) arasında sıkı pazarlıklarla yürütülen nükleer müzakereler başarıyla sonuçlandı ve Viyana’da mutabakata varıldı. Son 10 yılda eski Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın yanlış politikalarıyla bir çıkmaza giren ve kriz haline dönüşen İran’ın nükleer programı, Hasan Ruhani’nin seçilmesiyle birlikte yepyeni bir seyir kazandı ve 21 aylık müzakere maratonu sonunda uluslararası bir çözümle noktalandı.

İran Dışişleri Bakanı Javad Zarif ve Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikasından Sorumlu Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini’nin İngilizce ve Farsça olarak okuduğu mutabakat metnine göre, İran’ın nükleer faaliyetlerini sınırlandırması ve denetime açması karşılığında Birleşmiş Milletler ve ABD’nin farklı alanlarda uyguladığı ambargoların tamamı kaldırılacak. Taraflar “Tarihi” olarak nitelendirdikleri mutabakatın varılabilecek en iyi anlaşma olduğunda hemfikir. Hem Başkan Obama hem de Cumhurbaşkanı Ruhani, yaptıkları konuşmalarda varılan anlaşmanın dünya barışı adına ne denli önemli olduğunun altını çizdiler. Her iki taraf da başarıyı kendi diplomatik açılımlarına bağlıyor. Peki, varılan anlaşmanın başarısının aslan payını hangi taraf gerçekten hak ediyor?

Ortadoğu uzamanı Arif Keskin, mutabakatın başarısını hem Obama’nın hem de Ruhani’nin hanesine yazıyor ve şu ifadeleri kaydediyor:

“Ruhani, çok kısa bir sürede Batıyla olan güven bunalımını aşarak farklı bir ilişki tesis etmeyi başardı. İran ekonomisi çok kötü durumda ve düzeltilmesi gerekiyordu. Ekonomik açıdan da Ruhani’nin bir başarısı söz konusu. Obama, askeri bir seçenek yerine diplomasi ve diyalogu seçti. 1979’dan buyana düşman olan iki ülke arasında yeni bir yol bulundu. Obama, George W. Bush’un tek taraflı siyasetini kenara itti, Avrupalılarla iyi bir diyalog kurdu, Rusya ve Çin’i yanına çekmeyi başardı, büyük güçleri İran’a dair ikna etti ve bu süreci iyi yönetti. Obama, İran’ın radikallerine, özellikle de Dini Lider Hameneyi’ye güven telkin etme noktasında başarılı oldu.”

Nükleer mutabakatın tarafları anlaşmanın bir Kazan-Kazan noktasında sonuçlandığının altını çiziyorlar. Bu durum ne kadar gerçekçi ve tüm tarafların böylesi çetrefilli bir meselede istedikleri kazanımları elde etmesi mümkün mü? Arif Keskin’in bu noktaya dair tespitleri şöyle:

“Anlaşmanın detayları incelendiğinde, İran’ın daha önce nükleer müzakerelerde kırmızı çizgi olarak öne sürdüğü pek çok şeyden vazgeçtiğini görüyoruz. İran’ın askeri tesislerini gerektiğinde denetime açmayı kabul etmiş olması bile başlı başına P5+1 ülkelerine ne denli geniş imkânlar verdiğinin göstergesidir. Batının özellikle 2002’de nükleer krize dair söylemlerinden geri adım attığı da görülüyor. Batılılar başta İran’ın uranyum zenginleştirme kabiliyetine sahip tüm nükleer tesislerinin kapatılmasını istiyorlardı ancak mutabakatla birlikte İran’ın bu faaliyeti belli bir düzeyde sınırlandırılmış olsa da devam edecek. Böylelikle, İran’ın uranyum zenginleştirme hakkı kabul ediliyor ve bu teknolojinin kullanılmasına izin veriliyor. Doğal olarak müzakere sürecinde her iki tarafın da geri adım attığı ortada ancak nükleer söylem bağlamında en fazla İran’ın geri adım attığı açık.”

İran ve İsrail’in birbirine karşı içinde bulundukları cephe ve Batı ile ayrı ayrı ilişkileri değerlendirildiğinde, İsrail Başbakanı Netenyahu’nun nükleer mutabakatı “Tarihi bir hata” olarak görmesi elbette anlaşılabilir. Ruhani, konuşmasında İsrail’in kaybettiğini söylerken Obama, İsrail’in güvenliğini en üst düzeyde tutacaklarının altını çizdi. Peki, bu mutabakatın kaybedenlerinden bir de İsrail mi? Arif Keskin, bu duruma dair şöyle konuşuyor:

“Netenyahu’nun başında olduğu İsrail, nükleer müzakere sürecinde kötü bir performans sergiledi. Hameneyi ve İran devleti yöneticilerinden ziyade, nükleer anlaşmayı en çok isteyen aslında İran halkıydı çünkü halkın barışa ve ekonomik ambargoların kalkmasına ihtiyaçları vardı. Netenyahu, bir anlamda İran halkının isteğine karşı çıktı ve böylelikle İran yönetiminin içeride İsrail aleyhtarı propaganda yapabilmesine zemin hazırladı. Diğer taraftan, Netenyahu’nun kaygıları ve görüşlerini ne Avrupalılar ne de Amerikalılar çok fazla önemsemediler çünkü İran’a askeri bir müdahalenin çok yıkıcı sonuçları olacağını düşünüyorlardı. Netenyahu’nun öne sürdükleri bir çıkış yolu değildi çünkü 2001’den buyana Ortadoğu’ya yapılan askeri müdahalelerin nasıl sonuçlandığı ortadaydı. Bu tabloya bir de İran’ın eklenmesinin nasıl sonuçlar doğuracağını zaten herkes biliyordu. Öte yandan, IŞİD gibi radikal örgütlerin ortaya çıkması dünyayı tedirgin ediyordu. Böyle bir tabloda diplomatik yöntemlerden başka bir çıkış yolu zaten yoktu.”

İran ile P5+1 ülkeleri arasında nükleer mutabakatla birlikte, özellikle Ortadoğu’daki tüm dengelerin değişeceğini söylemek yanlış bir tespit olmasa gerek. Bu mutabakatın İran’ın Ortadoğu’daki stratejik ve jeopolitik mücadelesinde lehine olduğu açık. Böylelikle İran, Yemen, Irak ve Suriye başta olmak üzere bölgedeki çıkarlarını koruma noktasında elini güçlendirdi. Arabistan’ın başını çektiği Sünni bloktaki Arap ülkelerinin bu işten hiç de hoşnut olmadığı ortada. Peki, bu mutabakat Türkiye’nin bölgedeki pozisyonuna nasıl yansıyacak ve İran-Türkiye ilişkilerini nasıl etkileyecek. Arif Keskin, bu minvalde şu ifadelerin altını çiziyor:

“Nükleer mutabakat, İran ile Türkiye arasındaki jeopolitik ve stratejik rekabette Türkiye’nin aleyhinedir. Ayrıca, Türkiye’nin şu anki Ortadoğu politikası sürdürülebilir bir siyaset değil. Türkiye’de şuan iç politikalar da sıkıntılı bir durumda ve koalisyon arayışları var. Bir koalisyon ihtimalinde Türkiye’nin Ortadoğu politikasının değişme ihtimali de var. Bunun anlamı şu; Türkiye, Ortadoğu’daki bazı iddialarında geri adım atabilir ve “Eski Paradigmaya” geri dönebilir. Söz konusu mutabakat İran’ın Yemen, Suriye ve Irak’taki çıkarlarına olumlu yansıyacak ancak aynı şeyi Türkiye için söylemek pek mümkün gözükmüyor. Ancak bu anlaşmanın bir de Türkiye-İran arasındaki ikili ilişkilere yansıması var ve bazı noktalarda olumlu olacaktır. Örneğin; Türkiye ve İran arasındaki ekonomik ilişkilerin nükleer mutabakatla birlikte daha da güçlenebileceği söylenebilir.”

Ortadoğu uzmanı kıymetli Arif Keskin’le İran’la P5+1 ülkeleri arasında Viyana’da varılan nükleer mutabakatı ve başta Ortadoğu dengeleri olmak üzere farklı alanlara olası yansımalarını kapsamlı bir şekilde konuştuk. Önemli detaylar bulacaksınız.

*** ***


-İran ile P5+1 ülkeleri arasında nükleer mutabakata varıldı ve tüm taraflar anlaşmanın Kazan-Kazan biçiminde noktalandığı kanısındalar. Nükleer mutabakat metni değerlendirildiğinde, sizce gerçekten bir Kazan-Kazan durumu söz konusu mu?

-Mutabakat metnine bakıldığında, aslında bir yanlış yoldan geri dönüldüğü söylenebilir. Bu açıdan tüm tarafların bu işten kazançlı çıktığı açık. Ancak, anlaşmanın detayları incelendiğinde, İran’ın daha önce nükleer müzakerelerde kırmızı çizgi olarak öne sürdüğü pek çok şeyden vazgeçtiğini görüyoruz. İran’ın askeri tesislerini gerektiğinde denetime açmayı kabul etmiş olması bile başlı başına P5+1 ülkelerine ne denli geniş imkanlar verdiğinin göstergesidir. P5+1 ülkeleri ne istiyordu? Öyle bir anlaşma istiyorlardı ki İran’ın nükleer silah elde etme olanağını ortadan kaldırabilsin ve İran’ın anlaşma gereği taahhütlerine uyup uyumadığının doğrulanabilmesi sağlanabilsin. Elbette bu şartların oluşabilmesi için İran’a bir takım yetkiler ve taahhütlerin de verilmesi gerekiyordu. Bu bağlamda, Batının özellikle 2002’de nükleer krize dair söylemlerinden geri adım attığı da görülüyor. Batılılar başta İran’ın uranyum zenginleştirme kabiliyetine sahip tüm nükleer tesislerinin kapatılmasını istiyorlardı ancak mutabakatla birlikte İran’ın bu faaliyeti belli bir düzeyde sınırlandırılmış olsa da devam edecek. Böylelikle, İran’ın uranyum zenginleştirme hakkı kabul ediliyor ve bu teknolojinin kullanılmasına izin veriliyor. Doğal olarak müzakere sürecinde her iki tarafın da geri adım attığı ortada ancak nükleer söylem bağlamında en fazla İran’ın geri adım attığı açık. İran’da 2005 yılından buyana Dini Lider Hameneyi ve Ahmedinejad’ın politikalarıyla birlikte, İran’ın nükleer programı zaten yanlış bir yola girmişti. Dışişleri Bakanı Javad Zarif’in de söylediği gibi, nükleer konusu gereksiz bir kriz haline dönüşmüştü ve Viyana’da varılan mutabakatla birlikte, gereksiz bir gerginliğin önü kesilmiş oldu. Bu anlamda, tüm taraflar süreçten kazançlı olarak çıktılar.

-Yine nükleer mutabakat metni üzerinden bir inceleme yapıldığında, sizce söz konusu anlaşma İran’ın nükleer silaha erişimini gerçekten engelleyecek nitelikte mi?

-Eğer bu mutabakatın çizdiği çerçeveye uyulursa İran nükleer silaha ulaşamaz ve İran’ın nükleer silah üretmesinin önü tamamen kesilebilir. Zaten bu anlaşmanın temel amacı da budur çünkü İran’ın askeri alanları da dâhil olmak üzere, kuşku uyandıran her yer gerektiğinde denetime açık hale geldi. Ancak, bu anlaşmanın süresinin bitmesinden sonra İran’ın farklı bir yola sapıp sapmayacağı ihtimali farklı bir tartışma konusudur.

-Hem Başkan Obama hem de Cumhurbaşkanı Ruhani söz konusu mutabakatı kendi diplomatik başarılarına bağlıyorlar. Sizce, bu mutabakatın diplomatik başarısının aslan payını hangi tarafa mal etmek gerekiyor?

-Her iki taraf da kazandığını öne sürüyor. Bu mutabakat Hasan Ruhani’nin başarısı olarak da yorumlanabilir, Barack Obama’nın da… İran’ın nükleer programının yanlış yola sapmasında Ruhani’nin bir suçu yoktu çünkü o dönemde de Ruhani Batıyla anlaşma taraftarıydı. Burada kaybeden İran’ın muhafazakâr kesimi ve Devrim Muhafızlarının başını çektiği, Hameneyi ile birlikte nükleer programın radikal politikalarla yürütülmesini isteyen gruplardır. Pragmatist reformcular başından beri bu yolun yanlış olduğunu, sonuç vermeyeceğini ve en çok İran’a zarar vereceğini savunuyorlardı. Sonuca baktığımızda, Hameneyi aslında onların savunduğu çizgiye gelmiş oldu. Bu anlamda, nükleer mutabakat hem Ruhani’nin hem de İran’ın pragmatist reformcularının başarısıdır. Ruhani, çok kısa bir sürede Batıyla olan güven bunalımını aşarak farklı bir ilişki tesis etmeyi başardı. İran ekonomisi çok kötü durumda ve düzeltilmesi gerekiyordu. Ekonomik açıdan da Ruhani’nin bir başarısı söz konusu.

Başkan Obama açısından bakıldığında da bir başarının varlığı ortada. Sonuçta Obama, askeri bir seçenek yerine diplomasi ve diyalogu seçti. 1979’dan buyana düşman olan iki ülke arasında yeni bir yol bulundu. Obama, George W. Bush’un tek taraflı siyasetini kenara itti, Avrupalılarla iyi bir diyalog kurdu, Rusya ve Çin’i yanına çekmeyi başardı, büyük güçleri İran’a dair ikna etti ve bu süreci iyi yönetti. Aslında İran, Obama’nın kurduğu bu ittifak arasında ihtilaf yaratmaya çalışıyordu ancak bu politikada başarısız oldu çünkü Obama’nın doğru liderliği bunu önledi. Obama, İran’ın radikallerine, özellikle de Dini Lider Hameneyi’ye güven telkin etme noktasında başarılı oldu. Nükleer mutabakat Obama’nın da başarısıdır çünkü askeri müdahale olmaksızın yürütülen bir diplomasinin sorunları çözebileceğini ortaya koymuş oldu.


-Ruhani konuşmasında İsrail’in kaybettiğini söylerken, Obama İsrail’in emniyetinin üst düzeyde olmasını sağlayacaklarının altını çizdi. Netanyahu ise mutabakatı tarihi bir hata olarak gördüğünü deklare etti. Sizce, nükleer mutabakatın İsrail’e olası yansımaları ne olacak ve bundan sonra İsrail’i ne bekliyor?

-Netenyahu’nun başında olduğu İsrail, nükleer müzakere sürecinde kötü bir performans sergiledi. Hameneyi ve İran devleti yöneticilerinden ziyade, nükleer anlaşmayı en çok isteyen aslında İran halkıydı çünkü halkın barışa ve ekonomik ambargoların kalkmasına ihtiyaçları vardı. İranlılar 2013 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de bunu ortaya koydular ve mutabakata varılması belli bir oranda halkın baskısıyla mümkün olabildi. Netenyahu, bir anlamda İran halkının isteğine karşı çıktı ve böylelikle İran yönetiminin içeride İsrail aleyhtarı propaganda yapabilmesine zemin hazırladı. Netenyahu’nun gösterdiği duruş doğru değildi çünkü somut istekler noktasında İran halkıyla karşı karşıya geldi. Diğer taraftan, Netenyahu’nun kaygıları ve görüşlerini ne Avrupalılar ne de Amerikalılar çok fazla önemsemediler çünkü İran’a askeri bir müdahalenin çok yıkıcı sonuçları olacağını düşünüyorlardı. Netenyahu’nun öne sürdükleri bir çıkış yolu değildi çünkü 2001’den buyana Ortadoğu’ya yapılan askeri müdahalelerin nasıl sonuçlandığı ortadaydı. Ortadoğu’nun pek çok yerine kaos hakimken, bu tabloya bir de İran’ın eklenmesinin nasıl sonuçlar doğuracağını zaten herkes biliyordu. Öte yandan, IŞİD gibi radikal örgütlerin ortaya çıkması dünyayı tedirgin ediyordu. Böyle bir tabloda diplomatik yöntemlerden başka bir çıkış yolu zaten yoktu.

Hem Obama’nın hem de Ruhani’nin konuşmalarında şu çıkarsamayı yapabiliriz; bu anlaşma sadece bir nükleer mutabakat değil, ABD ve İran arasında başlatılan yeni bir diyalog ve ilişki modelidir. Eğer bu süreç başarıyla sonuçlanırsa, tabii ki bunun İran-ABD ilişkilerine olumlu anlamda pek çok yansıması olacak. Örneğin; eski cumhurbaşkanı Haşimi Rafsanjani, iyi bir performans sergilendiği taktirde ABD’nin İran’da büyükelçiliğinin açılabilme ihtimalinden bahsetti. Tabi ki iki ülke yöneticileri arasında bakış ve algı farklılığı var ama konuşabilirler ve diplomasi kapısı açık. Bu şunu gösteriyor; aslında hem İsrail konusunda hem de bölgedeki diğer sorunlar hakkında da görüşebilir, müzakere edebilirler. İran, Batıyla ilişkiye girerek bir paradigma değişikliği içine de girdi. İran’ın sokaklarında “Amerika’ya Ölüm” sloganı atılabilir ama İran pratikte Amerika’yla müzakere edip, aynı mutabakatın altına imza atmıştır. İsrail’in kaygısı bu noktada da anlamlı değil çünkü Batı bu mutabakatın sadece nükleer meselesini kapsadığını ve diğer sorunlu alanlarda İran’a yönelik baskıların devam edeceğini zaten deklare ediyor. Sonuçta bu mutabakat Ortadoğu’nun tamamının İran’a altın tepside sunulduğu anlamına gelmiyor. Eğer Netenyahu yerine İsrail’in başında başka bir politikacı olsaydı, belki de bu sürece daha olumlu katkılar sağlayabilirdi.

-Nükleer mutabakatın Ortadoğu dengelerini derinden sarsacağı aşikar. Sizce, bu mutabakat sonrasında tarafların Ortadoğu politikaları nasıl şekillenecek ve bölgeye ne gibi yansımaları olacak?

-Öncelikle; bu mutabakat İran’ın Ortadoğu’daki stratejik ve jeopolitik mücadelesinde lehine oldu. Bölgesel denklem açısından İran’ın elinin güçlendiği kesin. Bu anlaşma ekonomik olarak sıkıntılı günler geçiren İran’a belli bir rahatlama sunuyor. İran, 1979’dan buyana sistem içerisinde istenilmeyen ülke pozisyonundaydı ancak bu mutabakatla birlikte, Batıyla yeni bir ilişki modeli inşa etti ve kendisini konuşulabilir bir ülke konumuna getirdi. Tabi ki bu yeni durumun İran’ın dış politikasına olumlu yansıyacağı çok açık. Bununla birlikte, İran’ın kendine olan güveni arttı. Dünya devleriyle müzakere edip başarıya ulaştığını düşünen bir İran, Ortadoğu’da da aynı yolu izleyebileceği kanısında. Artık İran’da, Yemen, Suriye ve Irak’ta da aynı diplomatik çizgiyi izleyip sonuç alabileceğini düşünen bir özgüven var. Hasan Ruhani ve Javad Zarif’e Ortadoğu’da bir hareket alanı doğdu ve İran’ın yeni bir eylem planıyla Ortadoğu’da daha güçlü bir şekilde harekete geçebileceği öngörülebilir. İran, nükleer müzakere sürecinde kazandığı güven ve tecrübeyi bundan böyle Ortadoğu meselelerinde de sahneye koyabilir. Zaten İran’dan gelen açıklamalar da ağırlıklı olarak bu yönde. Örneğin; nükleer müzakerelerde dünya güçlerini ikna etmeyi başarmış bir İran, Ortadoğu’da Suudi Arabistan’ı ikna etme yoluna da gidebilir. Bu bağlamda, İran’dan bölgesel sorunları çözmek için farklı hamleler beklenebilir. Zaten Ruhani iktidara geldiğinde komşularla iyi ilişkiler kuracağını söylemişti. Nükleer mutabakat en azından Ruhani’nin bu vaadine belli ölçüde bir meşruiyet sunuyor ve Ortadoğu’daki diğer taraflara da güven telkin ediyor.

Bundan böyle İran’ın yeni bir Ortadoğu dizaynı için farklı diplomatik açılımlarını bekleyebiliriz. Yani; Kasım Süleymani’nin yürüttüğü güvenlikçi politikalar yerine, Javad Zarif’in hazırladığı diplomatik eylem planları devreye sokulabilir. Zaten bunun işaretlerini şimdiden de görmek mümkün. Diğer taraftan, IŞİD’le mücadele İran ve Batı dünyasının işbirliği yapabileceği bir alan ve bu da İran’a önemli bir güç sağlıyor. Özellikle; IŞİD’e meydan okuyan bir İran, bölgedeki diğer rakiplerini sollamış bir vaziyette. Eğer mutabakat sadece nükleer alanla sınırlı kalmayacak, başka alanları da kapsayacak ve İran-Batı arasında yeni bir ilişki dönemini başlatacaksa, ABD’nin bölgede İran’ı sınırlandıran politikaların alamı nedir? Örneğin; eğer Beşar Esad’ın gönderilmesi İran’ın bölgesel etkisini kırmak içinse, İran bile sisteme entegre edilmişken Beşar Esad neden gönderilsin? Beşar Esad’ı destekleyen hattın en güçlü ülkesi olan İran bile sisteme entegre olabilmişken, neden bu hattın tamamı sisteme entegre edilmesin? Tüm bunlar Ortadoğu’nun gelecek denklemine dair akla gelen önemli sorulardır. Bir taraftan İran’ı sisteme entegre etmeye çalışırken, diğer taraftan İran’ın desteklediği ve beslediği bir hattı yok etmek ne kadar doğru ve rasyonel? Batının bu politik çelişkisi de yine İran’ın lehinedir. Belki de İsrail’in kaygı olarak dillendirdiği konu budur. İsrail ve Suudi Arabistan gibi ülkeler İran’ın güçlenmesinden ciddi şekilde rahatsızlar. Yemen’de İran’ın bölgesel nüfuzunun artmasını engellemek istiyorlardı. Eğer nükleer mutabakat İran’ın bölgedeki gücünü artırırsa, İsrail ve Suudi Arabistan’la arasındaki gerginliğini de belli bir süre artırabilir. Özellikle; Suudi Arabistan, İran’ın Yemen’den vazgeçmesi halinde kendisinin de Suriye’den vazgeçebileceğini söylüyor. Bu seçeneği önerse de henüz İran’ın kabul edip etmeyeceği belirsiz. Eğer İran, yeni bir çıkış yoluna gitmezse, Suudi Arabistan ve Sünni blok ülkeleriyle arasındaki gerginlik tırmanabilir. Başkan Obama da bu dengeleri gözeterek ve hesaba katarak bir konuşma yaptı. Bu mutabakatın bölgede tansiyonu yükseltmek yerine istikrara hizmet edebilmesi için yeni arayışlara girilmesi kaçınılmaz.

-İran’ın Ortadoğu’daki yükselişi pek çok noktada Türkiye’nin güç kaybetmesi anlamına geliyor. Bu bağlamda, sizce nükleer mutabakatın Türkiye’ye ne gibi bölgesel yansımaları olabilir?

-Nükleer mutabakat, İran ile Türkiye arasındaki jeopolitik ve stratejik rekabette Türkiye’nin aleyhinedir. Ayrıca, Türkiye’nin şu anki Ortadoğu politikası sürdürülebilir bir siyaset değil. Türkiye’de şuan iç politikalar da sıkıntılı bir durumda ve koalisyon arayışları var. Bir koalisyon ihtimalinde Türkiye’nin Ortadoğu politikasının değişme ihtimali de var. Bunun anlamı şu; Türkiye, Ortadoğu’daki bazı iddialarında geri adım atabilir ve “Eski Paradigmaya” geri dönebilir. Türkiye’nin eski paradigması neydi? İhtilafların tarafı olmamak ve içine girmemek, bütün devletlerle iyi ilişkiler kurmak, tüm taraflara eşit mesafede olmak gibi pozisyonlardı. Türkiye yeniden bu çizgiye yönelebilir. Aslında, Türkiye’nin bazı konularda geri atmasının zorunluluğu ortaya çıktı çünkü Ak Parti tek başına bir iktidarı kazanmış değil ve koalisyonun önemli alanlarından biri de dış politikadır. Bu bağlamda, sürdürülmesi artık mümkün olmayan Ortadoğu politikası değişebilir. Türkiye, Ortadoğu politikasında gerilerken İran, güçlenmiş ve kendine güveni tazelenmiş bir şekilde Ortadoğu’daki konumunu daha da pekiştirecek. İran ve Türkiye’nin Ortadoğu rekabeti çerçevesinde, Türkiye’nin kazançlı çıktığı söylenemez. İran’ın kazanıp kazanmadığı başka bir tartışma konusu ancak Türkiye’nin Ortadoğu politikasında geri adım atmak zorunda kalacağının işaretlerini görüyoruz. Söz konusu mutabakat İran’ın Yemen, Suriye ve Irak’taki çıkarlarına olumlu yansıyacak ancak aynı şeyi Türkiye için söylemek pek mümkün gözükmüyor. Ancak bu anlaşmanın bir de Türkiye-İran arasındaki ikili ilişkilere yansıması var ve bazı noktalarda olumlu olacaktır. Örneğin; Türkiye ve İran arasındaki ekonomik ilişkilerin nükleer mutabakatla birlikte daha da güçlenebileceği söylenebilir.


-Nükleer mutabakatla birlikte, bazı İranlı şirketler ve kişilerin üzerindeki ambargolar da kaldırıldı. Bu isimlerden biri de General Kasım Süleymani. Kudüs Gücü Komutanı olan Süleymani, İran’ın Ortadoğu politikasını oluşturan ve sahada uygulayan en önemli isim. Bu kişinin üzerinden uluslararası ambargoların kaldırılmasının Ortadoğu dengesi bakımından özel bir anlamı olabilir mi?

-Bu durum İran ile Batı arasında sadece nükleer meselelerde değil, askeri alanlarda da olası bir işbirliği ve anlaşmanın varlığına işaret ediyor. Böylelikle de İran’a taahhütlere sağdık kalması halinde askeri alanda da işbirliği sağlanabileceği güvencesi veriliyor. Kudüs Güçlerine yönelik ambargolar kalkıyor, ABD’in adeta bir terörist yapılanma olarak gördüğü Devrim Muhafızlarına yönelik ambargolar kalkıyor ve Kasım Süleymani’ye yönelik ambargolar kalkıyor. Tüm bu gelişmeler yeni bir dönemin habercisi ve ilk işaretidir. İran ve Batılılar Ortadoğu’da yeni bir ilişki biçimini tecrübe edecekler. Bunun en önemli sebebi de IŞİD tehdidinin Batı gözünde öncelikli olmasıdır. IŞİD’le İran ve Kasım Süleymani komutasındaki güçlerin yoğun bir mücadele içinde olduğu düşünüldüğünde, bu alanda da bir Batı-İran işbirliği oluşabilir. Bu, İran-ABD ilişkilerinin geleceği açısından da önemli bir işarettir.

BİR CEVAP BIRAK