Arif Keskin’le Ortadoğu Denklemi

Arif Keskin’le Ortadoğu Denklemi

0
PAYLAŞ

Arif Keskin’le İran-Türkiye İlişkileri ve Ortadoğu Denklemi Üzerine

Mezopotamya topraklarında kavga ve savaş, insan kanının döküldüğü ilk günden bu yana durmaksızın hala devam ediyor. Bugün Ortadoğu’da çok boyutlu, jeopolitik güç kazanımı için mezhep söylemi üzerinden kanla karışık bir savaş yürütülüyor.

IŞİD’in ortaya çıkışı ve yepyeni bir terör biçimini dayatması, Irak’ın istikrarsızlığı, Suriye’de Beşar Esad yönetiminin devrilmesi hesabının oluşturduğu iktidar boşluğunun ön görülemeyen bir radikal İslam yükselişine evrilmesi, Suudi Arabistan’ın başını çektiği Sünni blok ile Şii İran’ın başını çektiği gurupların bölgede aldıkları pozisyon ve giriştiği iktidar mücadelesi, İran’ın ABD başta olmak üzere Batı ile nükleer mütabakat sağlaması ve Arap ülkeleri ile İsrail’in bundan rahatsızlığı gibi sayısız faktör bölgedeki tüm dengeleri karmaşık ve içinden çıkılamaz bir hale getirmiş durumda…

Bu minvalde Yemen, Ortadoğu’daki tüm aktörlerin yeni bir bilek güreşi sahası konumunda. Peki, Yemen’de neler oluyor? Suudi Arabistan’ın başı çektiği Sünni koalisyon ile Şii Husilerin hamisi İran arasında dış destekli bir mezhep savaşıyla mı karşı karşıyayız? Mezhep söylemi maskesiyle arka planda farklı amaçlar mı güdülüyor? Ortadoğu uzmanı Arif Keskin, Yemen’de olanları şöyle açıklıyor:

“Araplar Ortadoğu’daki tüm güç dengesinin İran’ın lehine değişebileceği fikrini pompalamaya başladılar. Bu anlamda bakıldığında, Yemen bir kurban olarak seçildi. Yani, 2003’den buyana bölgede İran’ın jeopolitik yükselişinin Yemen’de kesilmesi amaçlandı. Yemen, Şii-Sünni mücadelesinin ötesinde, bir jeopolitik güç savaşı ve yeni Ortadoğu’nun kurulması noktasında son mücadele sınırı olarak seçildi. Eğer Yemen, jeopolitik güç dengesinin kurbanı olmasaydı içindeki iktidar mücadelesi diplomasiyle çözülebilirdi. Ancak Yemen içindeki diplomasi atağının sürdürülmesi istenmedi çünkü Yemen, bölgedeki güç dengeleri için önemli bir jeopolitik mevzidir.”

Yemen üzerinden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İran’a sert çıkışı ve sonrasında gelişen süreç gündemi bir hayli meşgul etti. Peki, Erdoğan’ın İran ziyaretinde aslında ne oldu? Erdoğan’ı havaalanında karşılamaya İletişim Bakanını gönderen Hasan Ruhani, neden Sadabat Kasrı’nda onunla el ele yürüyerek görüntü verdi? Arif Keskin, bu konuda şu ifadeleri kaydediyor:

“İran ve Türkiye’nin bölgede pek çok anlamda birbirlerine ihtiyacı var. Ruhani, Erdoğan’ın Tahran ziyaretini iptal etmedi ama aynı protokol içinde Erdoğan’a hem pozitif hem de negatif mesaj vermek istedi. Mesaj şuydu; eğer Erdoğan, İran’a karşı yüksek tonda konuşmayı sürdürürse İran da karşılık verecektir. Ama eğer üslubunu düzeltirse İran-Türkiye arasındaki eski kardeşlik ve iyi ilişkiler sürcektir. İran’ın Erdoğan’a vermek istediği çelişkili iki ayrı mesajı aslında tek bir amaca hizmet ediyor.”

Ortadoğu’da tüm dengeleri yerinden sarsacak en önemli gelişme şüphesiz İran ile 5+1 ülkelerinin uzun soluklu bir müzakere sürecinden sonra vardıkları nükleer mütabakttır. Lozan anlaşmasının İran’ın hem bölgesel hem de küresel güç ve nüfuzunu artıracağından şüphe yok. Peki, anlaşmanın maddeleri incelendiğinde, bu mütabakatın kazananı aslında kim? Diplomasi başarısının aslan payını kim aldı, İran mı yoksa Batı mı? Arif Keskin, “İran daha çok geri adım attı” diyor ve şunları ekliyor:

“Batı da geri adım atmış gözükse de en çok geri adımı atan taraf İran’dır. Anlaşma özelinde, ABD tarafı daha fazla kazanmıştır ve daha başarılı bir konumdadır. Anlaşmada İran, kırmızı çizgi olarak gördüğü pek çok şeyi ihlal etmiş, daha önce olmazsa olmaz dediği birçok noktadan vazgeçmiştir. Batı’nın da geri adım attığı noktalar olduğunu görüyoruz çünkü Batı, İran’ın nükleer güç olmasını koşullu da olsa kabul etmiştir. İran’ın nükleer zenginleştirme teknolojisine sahip olması Batı tarafından kabul edilmiş ve İran’ın nükleer tesislerinin hiçbiri kapatılmamış, yeniden yapılandırmaya girmiştir. Bunlar İran açısından önemli kazanımlardır çünkü tavizler vermiş olsa da nükleer bir güç olarak kalmasını sağlamıştır.”

Bölgedeki denkleminin pek çok farklı noktasını Ortadoğu uzmanı kıymetli Arif Keskin ile irdeledik ve kendisinin çok önemli analizleri var. Arif Keskin, 1993 yılında Tebriz Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. 1999 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi Bölmünde yüksek lisans eğitimine başlayan Keskin, eğitimini tamamlamasına müteakip aynı fakültede doktora yaptı.

Arif Keskin, 1999 yılından itibaren Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi(ASAM), TÜRKSAM, 21.Yüzyıl Türkiye Enstitüsü ve ORSAM gibi düşünce kuruluşlarında Ortadoğu uzmanı olarak çalıştı. Türkiye basınında aralarında Stratejik Analiz, Avrasya Dosyası, Radikal, Aktüel, Tempo, Vatan, 2023, Global Strateji gibi mecralarında bulunduğu 100’e yakın makalesi yayınlandı. Yazıları Türkiye dışında Azeri Türkçesi, Farsça ve İngilizce’ye çevrildi ve makaleleri İran’da kitap olarak yayınlandı. Bilkent Üniversitesi, Bahçeşehir Üniversitesi ve Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde konferanslar verdi.

***

-Cumhurbaşkanı Erdoğan, İran’a karşı Yemen üzerinden sert çıkışından sonra, özellikle İran’ın muhafazakar kesimi tarafından istenmeyen adam ilan edildi ve Tahran seyahatinin ertelenmesi yönünde baskılar yapıldı. Erdoğan’ı havaalanında protokol sıralamasında aşağıda olan İletişim Bakanının karşılaması ve Erdoğan’ın Ruhani’yle ortak basın toplantısındaki söylemlerini politik olarak nasıl okumak gerekiyor?

-Erdoğan’ın açıklamalarından sonra, özellikle muhafazakarlardan gelen baskı, bir soruyu da beraberinde getirdi: İran, Erdoğan’ın ziyaretini iptal edecek mi? Çünkü; Erdoğan’ın Tahran’a gelmesini istemeyen muhafazakarların hem sayısı fazla hem de İran’ın siyasal hayatında etkin isimler. Ancak buna rağmen, İran yönetimi Erdoğan’ın seyahatini iptal etmeyerek gelmesinden yana tavır takındı. Peki, İran yönetimi neden Erdoğan’a “Gelme!” demedi? Bunun birkaç nedeni var. İran’ın Türkiye ile iyi ilişkilere ihtiyacı var. Bu ihtiyacı özellikle ekonomi üzerinden önemli çünkü şuan nükleer müzakerelerin nasıl sonuçlanacağı henüz belli değil. İran, ekonomik bir krizle karşı karşıya ve Ruhani, bu darboğazdan çıkmak istiyor. Bu bağlamda, Türkiye’nin varlığı önemli ve Erdoğan’ın seyahatinin iptal edilmesi İran’ın ekonomik politikalarına olumlu yansımayacaktı.

Diğer önemli bir nokta da İran’ın Yemen siyasetidir. Eğer İran, Erdoğan’ın Tahran seyahatini iptal etseydi, Türkiye’nin Suudi Arabistan’la olan ilişkileri daha da derinleşebilir ve Türkiye, Yemen konusunda daha da radikkalleşebilirdi. Bu durumun gerçekleşme ihtimali de İran’ın Yemen diplomasisiyle çelişiyor. Erdoğan’ın Tahran’a gelmesi İran siyaseti bakımından çok daha uygundu. Bir diğer nokta da İran’ın nükleer mutabakata varmasıdır. Lozan mutabakatıyla İran, dünyanın en güçlü 6 ülkesiyle diplomatik bir başarı sağladığını düşünerek, bu özgüvenle Türkiye’yle çatışmak yerine, diplomatik olarak konuşma yolunu seçti ve Erdoğan’la Tahran’da tartışmayı tercih etti. Ruhani’nin pragmatik dış politika çizgisi ve komşularla iyi ilişkiler kurma arayışı düşünüldüğünde, Erdoğan’ın ziyaretinin iptal edilmesi, Ruhani’nin komşularla iyi ilişkiler kurma savına zarar verebilirdi.

Ancak, İran’ın içinde Erdoğan’ın ziyaretinden rahatsız olan guruplar vardı ve bu durum Ruhani’nin aleyhine bir koz olarak kullanılabilirdi. Bu bağlamda, Ruhani’nin ince bir ayarla hem Erdoğan’a hem de içerdeki muhalifleri rahatlatacak bir mesaj vermesi gerekiyordu. İletişim Bakanının havaalanına gitmesi, Erdoğan’a bir mesajdı. Öte yandan, İletişim Bakanı hem protokol sıralaması bakımından hem de Erdoğan’ın seyahatiyle ilgili “Seyahatle ilgili henüz tartışıyoruz” demiş olması önemli bir nokta. Yani, Erdoğan’ın seyahatiyle ilgili basına tereddüt yönünde açıklama yapan bir bakan ertesi gün Erdoğan’ı karşılamaya gönderildi. Ayrıca, Erdoğan’ın “Ya Aba Abdullah Hüseyin” bayrağı taşıyan atlılarla karşılanması da İran’ın Şiilik üzerinden Erdoğan’a bir mesajıydı. Sonrasında Ruhani’nin Erdoğan’la el ele yürümesi, aynı protokol içinde Erdoğan’a hem pozitif hem de negatif mesaj vermek istediğini gösteriyor. Mesaj şuydu; eğer Erdoğan, İran’a karşı yüksek tonda konuşmayı sürdürürse İran da karşılık verecektir. Ama eğer üslubunu düzeltirse İran-Türkiye arasındaki eski kardeşlik ve iyi ilişkiler sürcektir. İran’ın Erdoğan’a vermek istediği çelişkili iki ayrı mesajı aslında tek bir amaca hizmet ediyor.

– Cumhurbaşkanı Erdoğan, Hasan Ruhani’yle yaptığı ortak basın toplantısında, Yemen-Irak-Suriye meselelrinde İran ve Türkiye’nin ortak arabuluculuk görevi üstlenmesini istedi. Müslüman Kardeşler ekolünden gelen bir Erdoğan ile Şii hilali üzerinden yayılımcı politikaları olan İran’ın bu konularda ortak arabulucu olması mümkün mü?

-İran, Yemen’le ilgili bir barış planı açıklayarak diplomasi atağını başlattı. İran, bu planını Pakistan, Cezair, Lübnan, Rusya ve Çin’e de gönderdi. Dört aşamalı olan bu barış planına bakıldığında, Türkiye ve İran’ın arabuluculuğunun mümkün olup olmadığı anlaşılıyor. Bu planın aşamalarından birincisi, çatışmalar durdurulsun. İkincisi, insani yardım gönderilmesine olanak verilsin. Üçüncüsü, Yemen tarafları kendi aralarında tarafsız bir ülkede görüşmeye başlasın. Dördüncüsü, tüm tarafları kapsayacak milli bir mutabakat sağlansın. Bu planda İran’ın önemli bir tarafsızlık vurgusu var. Eğer Türkiye, daha önce Yemen konusunda Suudi Arabistan’ı desteklediğini deklere etmemiş ya da sessiz kalmış olsaydı, İran’ın bu barış planı içinde kendine bir arabulucu olarak yer bulabilirdi. Ama Türkiye, en başından taraf olduğunu belirtti ve devam eden hava saldırılarının durdurulmasına yönelik henüz herhangi bir açıklama yapmadı. Bu bağlamda, İran’ın arabulucuk anlamında Türkiye’ye bir rol biçmesi bu aşamada mümkün gözükmüyor.

İran, eskisi kadar Türkiye’yle ilişkilerinin iyi olduğuna emin değil. Suriye, Irak ve Yemen’de yaşananlardan sonra, İran’da şöyle bir algı oluştu: Türkiye ve Erdoğan’ın güç kazanması, daha sonra İran’ın aleyhinde işleyebilir. Bu nedenle İran, Türkiye’nin arabuluculuk ile kazanabileceği bir prestije fırsat vermek istemiyor. Öte yandan, zaten İran bölgesel olarak diplomasi atağını başlatmış ve Umman gib tarafsız ülkelere arabulucuk anlamında daha çok önem veriyor. Ancak, şunu da vurgulamak gerekiyor; eğer bölgenin üç güçlü ülkesi olan İran, Türkiye ve Suudi Arabistan diplomatik olarak birşeyler üretebilirse, bunun Yemen dahil tüm bölgeye olumlu yansımaları olacaktır. Burada İran, Türkiye’yi sürece dahil ederek, Suudi Arabistan’ı diplomatik çerçeveye çekmesini isteyebilir.

– Yemen’e yapılan silahlı müdahelenin içinde Arabistan, Katar, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün, Mısır, Sudan ve Batı ülkeleri varken, karşı olan ülker arasında ise İran, Rusya, Çin, Irak ve Suriye gibi ülkeleri görüyoruz. Yemen üzerinden bölgede Sünni blok ile Şii bloğun dış destekli bir mezhep çatışmasıyla mı karşı karşıyayız?

– Aslında, Yemen kavgasının çok farklı boyutları var. Suudi Arabistan açısından bakıldığında, Suudiler tarihsel olarak Yemen ve Bahreyn gibi ülkeleri kendi milli güvenliğinin bir parçası olarak görüyor. Doğal olarak da bu ülkelerde olan hareketlere daha saldırgan bir yanıt veriyor. Bahreyn’e de daha önce saldırdığını biliyoruz. Yemen’in de Suudi Arabistan’ın gözünde farklı bir yeri var. Bölgedeki çatışmalar mezhepsel söylemler üzerinden yürütülse de, bu durumun Şii-Sünni kavgasından ziyade jeopolitik bir güç mücadelesi olduğunu düşünüyorum. Bugünkü çatışmanın aslında ABD’nin Irak saldırısıyla başladığını söyleyebiliriz. Saddam döneminde Irak, İran’a sorun çıkarabilecek güçte olduğu için İran’ı törpülüyor ve güç dengesini sağlayabiliyordu. Ancak, 2003’de Saddam devrildikten sonra, İran’ı dengeleyip sınırlandırabilen bir Irak kalmadı. Kürt nüfusu ve yüzde 65’lik Şii çoğunluğuyla Irak, İran için nufuz edilebilecek bir alan oldu. Bu durum, Ortadoğu’da Araplar ile İran arasındaki dengeleri değiştiren noktadır. Bu tarihten sonra Şii jeopolitiği ve Şii Hilali tartışmalarının güçlendiğini görüyoruz. İran’ın Irak, Lübnan ve Suriye’deki nüfuzu, Suriye’de özellikle Arap Baharı’ndan sonra oluşan güç dengelerinde İran’ın yenilmemesi, İran’ın bölgesel gücü ve nüfuzuna katkı sağladı. Aynı süreçte İran, yeni bir dış politika söylemiyle Bat ile iyi bir diyalog kurma yoluna gitti. Özellikle nükleer müzakerelerle birlikte İran, dünyayla yeni bir ilişki ve iletişim modelini kurmaya çalıştı.

Irak’ta değişen dengeler, Suriye’de İran hattının yenilmemesi, İran-ABD görüşmeleri gibi faktörler Sünni nüfusun korkutmaya başladı. Çünkü onların geleneksel bir alışkanlıkları var; ABD başta olmak üzere sırtlarını Batı’ya dayayarak kendi güvenliklerini sağlamak. Suudi Arabistan başta olmak üzere Araplarda “Batı, yeni bir Ortadoğu kuruyor ve bunun merkezinde de İran var. Artık Batı’ya güvenemeyiz” algısı oluştu. Yemen’deki iktidar mücadelesi de bu algıya eklenince, Araplar Ortadoğu’daki tüm güç dengesinin İran’ın lehine değişebileceği fikrini pompalamaya başladılar. Bu anlamda bakıldığında, Yemen bir kurban olarak seçildi. Yani, 2003’den buyana bölgede İran’ın jeopolitik yükselişinin Yemen’de kesilmesi amaçlandı. Yemen, Şii-Sünni mücadelesinin ötesinde, bir jeopolitik güç savaşı ve yeni Ortadoğu’nun kurulması noktasında son mücadele sınırı olarak seçildi. Türkiye’nin Suudi Arabistan’ı desteklemesi, arkasından birçok Arap ülkesinin desteğini açıklaması, Pakistan ve Afganistan’ın müdahil olması gibi faktörler ortada net bir jeopolitik güç savaşı olduğunu ortaya koyuyor. Eğer Yemen, jeopolitik güç dengesinin kurbanı olmasaydı içindeki iktidar mücadelesi diplomasiyle çözülebilirdi. Daha önce varılan mutabakat aşınmış olsa da zaten bunun temelleri de vardı ve çok fazla yıkılmamıştı. Ancak Yemen içindeki diplomasi atağının sürdürülmesi istenmedi çünkü Yemen, bölgedeki güç dengeleri için önemli bir jeopolitik mevzidir.

-Araplar Ortadoğu’da İran’ın Batı tarafından güçlendirildiğini düşünüyorlar ancak Yemen özelinde Batı, Sünni bloktan, yani Araplardan yana tavır alarak müdahaleyi meşru gördü. Batı’nın bu tutumu İran’a karşıt bir pozisyonda olduğundan, Arapların Batı’ya güvesizlik yakınmaları ne kadar gerçekçi sizce?

-Araplar, ABD’nin ve Batı’nın Yemen’de verdiği desteğine böyle bir anlam yüklemiyorlar. Arapların istediği Batı’nın kategorik bir duruş sergilemesidir. Aynı dönemde ABD, Yemen’de Suudi Arabistan’ı desteklerken, Irak Tikrit’te İran’ı destekliyor. Ortada bir çelişki var ve Araplar bundan rahatsızlar çünkü; kategorik olarak İran’ın dışlanmasını istiyorlar. Ama ABD, belli oranda İran’ın bölgedeki gücünü sınırlandırmak istese de, belli bir oranda da İran’ın nüfuzunu kabulleniyor. Irak’da, Afganistan’da ve Suriye’de de bu kabullenmeyi görmek mümkün. Suudi Arabistan, Batı’nın İran’la vardığı nükleer mutabakattan da memnun değil. Yani, ABD’nin Yemen’de verdiği destek Suudi Arabistan tarafından kategorik bir İran karşıtlığı olarak görülmüyor ve bu desteğin üzerine bir gelecek kurulabileceği düşünülmüyor. Obama, Freedman ile yaptığı son söyleşide, Arapların asli sorunlarının İran olmadığı, aksine kendi iç çatışmaları olduğunu söyledi. Bu bağlamda, ABD ile Suudi Arabistan’ın İran’a bakış açısı birbiriyle örtüşmüyor. ABD’nin Yemen operasyonunda bir çıkmazı var; ABD, bir taraftan İran’la nükleer anlaşmaya varıyor ve bu mutabakatın İran’ın bölgesel gücünü artıracağını biliyor. Öte yandan ise, ABD’nin geleneksel müttefikleri bu mutabakattan rahatsızlar. Doğal olarak ABD, hem İran’ı hem de geleneksel müttefiklerini küstürmeyecek bir oyun kurgulamalı. ABD’nin Yemen üzerinden komplike ve çelişkili politika üretimini bu anlamda değerlendirmek gerekiyor.

-Arap Birliği’nin 26. Genel Zirvesi’nde liderlerin “Ortak Arap Gücü” oluşturma noktasında birleştiğini görüyoruz. Sizce, ortak bir Arap gücü kurulması mümkün mü ve bunun Şii-Sünni karşıtlığı bağlamında bölgeye olası yansımaları neler olabilir?

– Ortak bir ordu kurmak, bugün Arapların önüne bir zorunluluk olarak gelmiş bulunuyor. Bir tür Arap NATO’sunun kurulması zorunluluk halini aldı çünkü Araplar ciddi olarak İran’dan korkuyorlar. Araplar açısından sorun sadece İran’ın bölgedeki yükselişi değildir. IŞİD’in bundan sonra bölgede neler yapacağı, İslam ülkeleri de dahil, diğer ülkelerin bölgeye yönelik nasıl bir çizgide olacağı, Şii’lerin bölgede ayaklanma ihtimalleri gibi faktörlerin akıbeti belirsizdir. Ortak Arap gücü sadece dış etkenlere yönelik değil, Arapların kendi içlerindeki olası krizlere karşı da bir savunma hattıdır. Tabii ki İran faktörü çok önemlidir. Ayrıca, Suudi Arabistan’ın 2003’den buayana bazı Arap ülkeleriyle kurduğu ilişkiler hasmane bir noktaya vardı. Suudi Arabistan’ın Irak’taki Şiilerle kurduğu ilişki, Suriye’de Beşar Esad’la kurduğu ilişki, Lübnan’da Hizbullah’ın başını çektiği guruplarla kurduğu ilişki hasmane bir çizgidedir. İran geri çekilse bile, Suudi Ararbistan’ın Irak, Suriye ve Lübnan’la da sorunları devam edecek. Bu bağlamda, Arapların kendi aralarında kurdukları hasmane ilişkiler de güvenliklerini karışık bir hale getirmiş durumda. Suudi Arabistan, görünürde İran’la mücadele etse de, mücadele sahası aslında bölgedeki diğer Arap ülkeleridir.

Ararbistan sadece Şiileri değil, Müslüman Kardeşler’i de dışlamış durumda. Sünni İslamcı İhvan bile terör örgütü listesinde. Bu açıdan bakıldığında, Sünni İslam devletleri kendilerini çok boyutlu ve karmaşık bir güvenlik tehlikesiyle karşı karşıya bırakmış durumdalar. Ortak Arap Gücü’nün kurulması bütün bu kaygıların ve İran-ABD ilişkilerinin nereye varacağının bilinmemesinin bir dışavurumu olarak ortaya çıkıyor.

– Suudi Arabistan’ın başını çektiği Sünni bloğun Ortadoğu’daki Selefi/Vahhabi radikal İslamcı örgtlerin finansörü ve destekçisi olduğu açık. Sizce, bugün koyunlarında besledikleri yılanın yarın kendilerini de sokabileceği endişesini mi taşıyorlar?

-Araplar Ortadoğu’da çok karmaşık bir güvenlik denklemiyle karşı karşıya olduklarının farkındalar. Suudi Arabistan’ın mezhepçi söylemlerle giriştiği jeopolitik mücadele en çok Araplara zarar veriyor. Suudiler Selefiliği şuan destekliyorlar ama IŞİD ve El Kaide’nin de dahil olduğu bu sürecin nereye gideceğini de kestiremiyorlar. IŞİD ve El Kaide’nin bugünkü hedefi Şiiler Türkmenler, Kürtler ve Hristiyanların başını çektiği guruplardır ancak yarın bu savaşı kendi topraklarına sıçratıp sıçratmayacakları da belirsizdir. Araplar bölgede IŞİD ve El Kaide’nin toplumsal tabanının çok daha fazla güç kazanabileceğinin farkındalar. Bu nedenle bu gurupların yarın geri dönüp de kendilerine sorun çıkarmayacağından emin değiller. Araplar finanse edip destekledikleri “radikal İslamcı” örgütlerin yarın bir bumerang etkisiyle kendilerini vurmasından endişe ediyorlar.

-İran’ın bölgede her ülke için birbirinden farklı ve çok boyutlu politikalar belirlediğini görüyoruz. Irak, Suriye ve Yemen’de birbiriyle çelişen politikalar içinde olduğunu görüyoruz. İran’ın bölgedeki değişken siyasetini nasıl değerlendiriyorsunuz? İran merkezli yeni bir Ortadoğu oluşumuyla mı karşı karşıyayız?

– İran’ın her alanda birbirinden farklı bir diplomasi yürütmesi yeni değil. İran’ın özellikle 1989 Rafsanjani’nin cumhurbaşkanlığı döneminden bu tarafa farklı bölgelerde, o bölgelere uygun olarak tanımladığı ulusal çıkarına dayanarak farklı politikalar ürettiğini görüyoruz. Örneğin; İran, Anayasasına dayanarak dünyanın her yerindeki müslümanların hamisi olduğunu iddia ediyor. Ama Çeçen-Rus savaşında desteğini müslüman Çeçenlerden değil, Rusya’dan yana ortaya koydu. Hatta bazı İranlı muhafazakarlar daha da ileri giderek Çeçenleri terörist olarak adlandırdı. Pakistan ve Hindistan arasındaki Keşmir meselesinde de İran’ın farklı bir tutumu vardı. Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki problemlerde de İran, yüzde 70’i Şii olan Azerbaycan’dan yana değil, Ermenistan’dan yana tavır aldı. İran, devrim ihracı siyasetinin en yoğun olduğu dönemde bile Rusya’yı kızdırmamak için Kafkasya ve Orta Asya’ya devrim ihracı girişiminde bulunmadı. Bugün İran, Türkiye gibi ülkelere karşı devrim ihracına girişmese de, Irak ve Suriye’ye devrim ihracı yapıyor. İran’ın Avrupa ve Amerika’ya karşı da birbirinden farklı siyasetler ürettiğini görüyoruz.

İran’ın farklı bölge ve ülkelere görünürde çelişki olarak algılansa da birbirinden farklı politikalar üretmesi yeni değil. Tutarsız gözükse de İran bunu kendi ulusal çıkarları için aynı amaca yönelik yapıyor. Örneğin; İran’ın şuan birbirinden farklı iki siyasi yüzü var; bunlardan biri Javad Zarif, diğeri ise Kasım Süleymani’dir. Zarif, diplomatik olarak çatışıyor, Süleymani ise alanda çatışıyor. Birbiriyle çelişkili gözükseler de aynı amaca hizmet ediyorlar. İran’ın bölgesel ve küresel gücünü pekiştiren, nüfuzunu derinleştiren, birbiriyle çelişkili ama koordineli bir siyaset görüyoruz.

-İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Korgeneral Kasım Süleymani’nin bizzat Yemen’e gideceği iddiaları var. Bunun üzerine İran, Kasım Süleymani’nin Tahran’da olduğunu gösteren fotoğraflar dolaşıma soktu ve bunu yalanladı. Arap basını ise Kasım Süleymani’nin fotoşoplu resimlerini dolaşıma sokarak Yemen’de olduğunu öne sördü. Kasım Süleymani üzerinden yürütülen bu propagandaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Arap ülkeleri, Husilerin Yemen’de İran’ın maşası olduklarını ve İran’ın savaşını yürüttüklerini düşünüyorlar. İran ise bu algıdan uzak durarak, Husileri sadece manevi olarak desteklediğini ve Yemen’de pratik olarak hiçbir askeri varlığının olmadığını iddia ediyor. Bu bağlamda bakıldığında, İran’ın Yemen siyaseti Irak ve Suriye’deki politikalarından farklıdır. Bu politik farklılıktan dolayı, Kasım Süleymani’nin bizzat Yemen’de olması İran’ın çıkarına değil. Zaten Kasım Süleymani’nin Yemen’de olması, İran’a karşı savların gerçekliğini ortaya koyan bir belge niteliğinde olur. Kasım Süleymani’nin Yemen’de olması, İran’ın oradaki varlığını resmi olarak kabul ettiği anlamına gelir ve bu durum koalisyonun elini güçlendirir. Kasım Süleymani’nin Yemen’de gözükmesi, İran’ın Yemen siyasetiyle çelişen bir durum olur. Bu açıdan bakıldığında, Arapların Kasım Süleymani’nin Yemen’de olduğunu göstermek için yaptığı propaganda anlaşılabilir.

Kasım Süleymani, sadece bir asker değil, İran’ın bölgedeki jeopolitik ihtiraslarının temsilcisidir. Kasım Süleymani’nin Irak’ta gözükmesine uluslararası bir destek var ve buna fazla da karşı çıkılmıyor. Süleymani’nin IŞİD’le mücadele etmesi elbette ki Batı’nın da işine yarıyor. Yani, Kasım Süleymani’nin Irak’ta olmasıyla Yemen’de olmasının arasında çok büyük bir fark var ve Yemen’de olması uluslararası anlamda İran’ın aleyhine sonuçlanır. İddialara göre Kasım Süleymani, İran’ın Ortadoğu’da hem Dışişleri hem Savunma Bakanı konumuna sahip. Bu iddiayı dile getirenler İran rejiminin içinden kişilerdir ve İran’ın Yemen, Bahreyn, Irak, Suriye ve Lübnan politikalarının dosyasının Kasım Süleymani’nin elinde olduğunu ve kararların onun tarafından verildiğini söylüyorlar. Kasım Süleymani bir komutan değil, İran Dini Lideri Hameneyi’yle birlikte İran’ın Ortadoğu siyasetinde karar alan ve uygulayan kişidir.

-İran ve 5+1 ülkeleri arasında varılan nükleer mutabakatı Başkan Obama “Tarihi” olarak nitelendirdi ve İran Devlet Televizyonu Obama’nın konuşmasını canlı olarak yayınladı. Lozan’da varılan anlaşmanın maddelerine baktığınızda, nükleer mutabakatın İran-Batı ilişkileri ve Ortadoğu’ya yansımaları noktsında nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Nükleer mütabak tarihi bir anlaşma olarak yorumlanabilir ve İran-Batı ilişkilerinde bir dönüm noktası olarak görülebilir. Amerika yönetimi, İran İslam Devletini meşru görme noktasında hep bir tereddüt içindeydi. Dolayısla bu anlaşma İran rejiminin meşruiyetinin örtülü bir kabulü ve ABD’nin yönettiği liberal sisteme İran’ın giriş belgesidir. İki yıl önce İran rejiminin meşruiyeti ve askeri müdahale seçeneği tartışılırken, bugün başka bir noktaya gelindi. Obama’nın “Tarihi” vurgusu tam da bunu kastediyor. Askeri çatışma ihtimali olan iki hasımın aralarındaki problemleri diplomatik alanda çözerek yeni bir sayfa açması bakımından tarihi bir anlaşmadır ve bu anlamda önemlidir. Obama, Bush’tan farklı olarak İran’ı savaş ile değil, diplomasiyle “Ehlileştirdiğini” ve sisteme entegre ettiğini düşünüyor. Eğer bu mutabakat nihai anlaşmaya dönüşürse, İran’ın hem bölgesel hem de küresel gücünü önemli bir oranda arttıracağını söyleyebiliriz. Ambargoların kaldırılmasıyla birlikte, İran ekonomisi de canlanacaktır. İran’ın ekonomik olarak güçlenmesi bölge ve dünyadaki nüfuzunu da artıracak ve enerji alanında bir oyuncu olarak devreye girecektir. Enerji, artık siyasi bir karttır ve İran açısından daha da güçlü bir biçimde kullanılacağını söyleyebiliriz.

Nükleer mütabaktla birlikte İran, bölgede elde ettiği mevzileri de perçinleştirecektir. Örneğin; bu mutabakattan sonra Suriye’de Beşar Esad’ın Batı tarafından gönderilmesi ihtimal dışına çıkmış gibi gözüküyor. Irak, Suriye, Yemen ve Bahreyn’de dengeler İran’ın lehine değişebilir. Bunun sinyalleri de veriliyor çünkü Obama, İran’ın İsrail noktasında ikna edici bir pozisyonda olması halinde İran için bölgede yeni bir dönemin başlayabileceğini söyledi. ABD’nin Oartadoğu’da İran’ın gücünü destekler nitelikte olumlu söylemleri, İran’ın uluslararası arenadaki imajını da değiştiriyor ve bu önemlidir.

-Lozan’da varılan nükleer mutabakatın maddeleri incelendiğinde, sizce bu anlaşmanın diplomatik başarı olarak aslan payı hangi tarafındır, İran’ın mı yoksa Batı’nın mı?

-Lozan mutabakatına baktığımızda, Batı da geri adım atmış gözükse de en çok geri adımı atan taraf İran’dır. Anlaşma özelinde, bence ABD tarafı daha fazla kazanmıştır ve daha başarılı bir konumdadır. Anlaşmada İran, kırmızı çizgi olarak gördüğü pek çok şeyi ihlal etmiş, daha önce olmazsa olmaz dediği birçok noktadan vazgeçmiştir. Batı’nın da geri adım attığı noktalar olduğunu görüyoruz çünkü Batı, İran’ın nükleer güç olmasını koşullu da olsa kabul etmiştir. İran’ın nükleer zenginleştirme teknolojisine sahip olması Batı tarafından kabul edilmiş ve İran’ın nükleer tesislerinin hiçbiri kapatılmamış, yeniden yapılandırmaya girmiştir. Bunlar İran açısından önemli kazanımlardır çünkü tavizler vermiş olsa da nükleer bir güç olarak kalmasını sağlamıştır.

-Hasan Ruhani ve Javad Zarif’in Batı’ya karşı “Güleryüzlü Diplomasi” atağı elbette önemliydi ancak İran Dini Lideri Hameneyi’nin izni ve desteği olmadan herhangi bir mutabakat sağlanması mümkün değildi. Öte yandan Hameneyi, varılan anlaşmaya ne olumlu ne de olumsuz baktığı noktasında açıklamalar yaptı ve tebriklerin henüz erken olduğunu söyledi. Nükleer mutabakat noktasında Hameneyi’nin pozisyonunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Nükleer mütabakatın ortaya çıkması İran Nizamı’nın bir siyasetidir. Nizam ise Dini Lider Hameneyi’nin kod adıdır. Bu süreç sadece Cumhurbaşkanı Ruhani’nin karar alabileceği bir süreç değildir ve Hameneyi’nin bizzat siyasetinin sonucudur. Eğer Hameneyi’nin desteği olmasaydı, ne müzakere süreci başlardı ne de herhangi bir mutabakat mümkün olurdu. Hameneyi, nükleer müzakerenin bütün evreleri ve detaylarından haberdardır ve müzakereler onun yönlendirmesiyle yürüyordur. Aslında nükleer müzakereyi başlatan taraf Hameneyi’dir ve Ruhani ile Zarif bunun yürütücüsüdür. Sonuçta Anayasal olarak da karar alan ve son sözü söyleyen kişi Hameneyi’dir.

Cumhurbaşkanı Ruhani ve Dışişleri Bakanı Zarif, eski Cumhurbaşkanı Hatemi zamanında da bu müzakereleri yürüten isimlerdi ve Batı’yla anlaşmaya hazırlardı. Hatemi döneminde bir anlaşma metni hazırlanmıştı ve bugün gelinen anlaşma çok daha başarılıdır çünkü eski anlaşmada bütün nükleer tesislerin çalışmaları askıya alınmıştı. Ruhani ve Zarif’in uzun yıllardır gönlünde yatan şey müzakerelerin olumlu bitmesi ve bu sorunun gündemden çıkarılmasıdır. Ruahni ve Zarif’in başını çektiği müzakerecilerin önemli bir fonksiyonu var; çünkü karşı tarafı ikna edebilme ve güven verme gücüne sahipler. Ahmedinejad’ın müzakere takımı 5+1 ülkelerine güven vermezdi ama bugün Ruhani ve Zarif, geçmiş siyasi çizgileri, karakterleri ve diplomasiyi yürütme biçimleriyle birlikte güven sunabiliyorlar. Bu da müzakerelerin yürütücü kısmının belirleyici olmasını sağlıyor.

-İran Dini Lideri Hameneyi’yi müzakereleri başlatma ve mutabakatı kabul etme noktasına getiren sebepler nelerdir? Özellikle Zarif için “Yeni Musaddık” yakıştırmalarının yapılmaya başlanmasıyla birlikte, Ruhani ve Zarif’in bundan sonraki konumları ne olacak?

– Eğer Hameneyi mecbur olamasaydı müzakere sürecini kabul etmezdi. Ahmedinejad’la birlikte yürürlüğe sokulan nükleer diplomasi, İran’ı ciddi bir şekilde zor duruma soktu. İran’ın nükleer dosyası Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne gitti ve oradan İran’ın aleyhinde çeşitli kararlar çıktı. İran’ın nükleer programına karşı Avrupa Birliği ve ABD’nin çizgileri birbirine yakınlaştı ve İran’a yönelik ciddi ekonomik yaptırım kararları alındı. Amerikalılar bir adım daha öne giderek İran’ın canını ciddi biçimde yakabilecek ekonomik yaptırım kararları aldılar. Ahmedineja döneminde Doğu’ya dönük bir siyaset izlendi ancak Rusya ve Çin’e dayanarak bu sıkıntılı durumun aşılamayacağı anlaşıldı. Bu bağlamda İran, nükleer müzakerelerde inisiyatifi Batılılara kaptırdı ve İran aleyhinde yaptırımlar günden güne genişleyerek devam etti. Bu yaptırımlarla birlikte, İran’ın içinde yüksek biçimde patlak veren Yeşil Hareket gibi çok önemli toplumsal sorunlar ortaya çıktı. İran’daki iktidar mücadelesi 8 yıl başbakanlık yapmış Mir Hüseyin Musevi ve İran Meclis Başkanlığı yapmış Mehdi Kerrubi’nin ev hapsine alınmasına ve Rafsanjani’nin tasfiyesine kadar yükseldi, derinleşti ve bir süre kontrol edilebilir noktadan çıktı.

Böylelikle İran, 1979 tarihinden buyana kendi içinden en büyük yarayı aldı. Aynı dönemde Ahmedinejad’ın yanlış yönetimi ve ambargoların etkisiyle birlikte, ekonomi rayından çıktı ve ülke ekonomik bir krize girdi. Para birimi dibe vurdu, durgunluk başladı, üretim alanları durdu, işsizlik başladı, sağlık sektörü çöktü, bazı ilaçlar bulanamaz oldu ve can kayıpları başladı, petrol satışı düştü, İran’a konulan sigorta, taşımacılık ve finans alanındaki ambargolar ülkeyi zora soktu. İran’ın dış ticaret ve finansı neredeyse işlemez hale geldi ve ambargoları delmek için devlete paralel olarak bir mafya ekonomisi gelişti. Bu mafya ekonomisinin simge ismi de Babek Zenjani’dir. Bu durum da sorunu çözmek yerine İran ekonomisine daha da çok zarar verdi.

Aynı dönemde bölgede Arap Baharı yaşanıyordu. Bu süreç başta İran’ı mutlu etse de sonrasında öyle olmadı çünkü Mısır’da İhvan, İran’la iyi bir diyalog kurmadı, Suriye’de kriz patlak verdi ve bölgede mezhep söylemi üzerinde iktidar mücadelesi ciddi biçimde yükseldi. Bu bağlamda, İran’ın hem içerideki sorunları hem de bölgedeki dengeleri çözecek bir adım atması gerekiyordu. Bu da nükleer müzakerelerde geri adım atıp anlaşma yoluna gitmek oldu. Bana göre, Ruhani’nin iktidara gelişi Arap Baharı’ndan sonraki süreci İran’ın lehine değiştirdi. Eğer İran bu noktaya gelmeseydi ABD’nin Suriye konusunda farklı bir noktaya gitme ihtimali vardı. Nükleer müzakereleri başlatmak İran’a oyun alanı açtı. Yani, İran’ın nükleer müzakere masasına oturmaktan ve mutabakata varmaktan başka yolu kalmamıştı.

Dışişleri Bakanı Javad Zarif’in popülaritesi artıyor ve özellikle orta sınıfın üstü kesimin gözdesi haline geldi. Zarif için “Yeni Musaddık” yakıştırmaları yapılmaya başlandı ama onları birbiriyle karşılaştırmak doğru değil. Bence bu karşılaştırma Musaddık’a haksızlıktır çünkü o İran tarihinde çok farklı bir kişiliktir. Cumhurbaşkanı Ruhani’nin gücü ve nufuzu hem rejim içinde hem de halk nezdinde ciddi biçimde arttı. Özellikle, Ruhani karşıtı radikal muhafazakarlar toplumun gözünde neredeyse öteki pozisyonuna düştüler çünkü toplum nükleer anlaşmayı ve getireceği rahatlamayı istiyor ve bu sorunların müsebbibi olarak Ruhani karşıtı muhafazakar gurupları görüyor. İran’ın bundan sonraki seçimlerinde Hasan Ruhani’nin lehine sonuçlar görebiliriz.

BİR CEVAP BIRAK