İNGİLTERE… Arkadaşım Bektaş’ı tanıtırım…

İNGİLTERE… Arkadaşım Bektaş’ı tanıtırım…

0
PAYLAŞ
Faruk Eskioğlu (Foto: Vehbi Koca)
Faruk Eskioğlu (Foto: Vehbi Koca)

Bugün size Bektaş’ı anlatmak istiyorum. Çocukluk arkadaşım Bektaş’ı… Babası nam-ı diğer “Kürt Kerim”, çocukken ailesiyle Güney Doğu’dan doğup büyüdüğüm Akşehir’e sürgün geldiğini söylerdi.

Kerim Amca yaşlı bir emekçiydi. Bektaş’ın tersine kısa boylu, son derece sessiz bir emekçiydi. İsmet Paşa’yı nedense hiç mi hiç sevmez, her fırsatta Paşa için “sağır gulle” diye söze başlar, verir veriştirirdi.

Bektaş benden iki yaş büyük olmasına karşın çok iyi anlaşırdık. Henüz ilkokula gittiğimiz yıllarda nam-ı diğer “Konyalı”  kadın hocadan Kur’an kursu almıştık. Diğer öğrenciler henüz “elif, be,  te, se, cim”i sökmeye çalışırken Bektaş’la ikimiz hatim indirecek derecede duaları Arapça okuyabiliyorduk.

Konyalı Hoca bir gün derste bana “senin ayağın niye aksıyor” diye sordu. “Çocuk felci” dedim. “Sanmam” dedi, “Şeytan çarpmıştır…” Sonra devam etti, “Eğer korkmazsanız, tasa bakar, şeytanın nasıl çarptığını öğreniriz. İkinizin de gözü mavi olduğu için şeytanı görme şansınız yüksek…”

Bektaş’la bakıştık. “Korkmayız valla!” dedik. Testisinden tasa su doldurdu ve odanın ortasına koydu. Tasa doğru eğildim ve başımı ışık geçirmeyecek biçimde örtüyle örttü. “Sakın korkma, aynı sinemadaki gibi görüntüler göreceksin” dedikten sonra şeytanı çağırmaya başladı: “Şeytan buyur gel! Çaylar kahveler bizden! Şeytaaan…”

Bu sözleri duyunca beni gülme krizi tuttu. Konyalı Hoca sinirlendi, “Şeytanı kaçırttın deyus. Çekil oradan” diye bağırdı.

Sıra Bektaş’a gelmişti. Hoca tam örtüyü örtecekken, Bektaş derin bir “Bismillahirrahmanirrahiiim” çekti. Hoca kızdı, “Ulan edepsiz” dedi, “Besmele şeytanı kaçırtır, bilmiyor musun! Çekil!”

Biz şeytanı kaçırttık ama meraklandık da… “Eee ne zaman şeytanı görebileceğiz!” diye sorduk. O da “Artık haftaya. Bu kez şamata istemem haaa” dedi…

O akşam Kur’an kursundaki maceramızı anneme anlatınca çok kızdı, “Bu tür hurafelerle kafanızı karıştırmayın! Bir daha hoca moca yok!” dedi. Şeytanı göremeden kurs sonlanmış oldu. Oysa biz daha hatim indirecektik…

***

Bektaş ortaokula gittiğimiz yıllarda da tiyatroyu keşfetmişti. Günün birinde köy köy dolaşıp oynayacağı oyunlarla halkı aydınlatacağını söylerdi. Bektaş’ın tiyatro tutkusu öyle böyle değil, kara bir sevdaydı… Gülriz Suriri, Kenter’ler ve Haldun Taner’i iyi bilirdi. Akşehir’de taş yapı Saray Sineması’nın hemen arkasındaki Akşehir Belediye Parkı’ndaki buluşmalarımızda neşesi yerinde olmaya görsün, oyunlardan tiratlar okur ve “konuşurken ağlamak gibi” öğrendiği tekniklerden gösteri yapardı.

Her görüşmemizde mutlaka lâfı döndürüp dolaştırıp tiyatro ve oyunlara getirirdi. O yıllarda benim de lafı getirdiğim bir konum olmuştu: Yoksulluğa çare bulmak ve devrimler…

Bektaşla birbirimizin konularından sıkılmaz sabırla dinlerdik hani…

***

Ortaokul yıllarında yine bir park sohbetinde “Sen” dedi, “Hiç kadın cinsel organı gördün mü?”

Kaşlarımı kaldırım “I, Iııh!” dedim. “Gel o zaman” dedi,

Bektaş önde ben arkada Kız Meslek Lisesi’ne doğru yürümeye koyulduk.

Çocuk olduğumuz için bize söylenmeyen yetişkinlerin bir dünyası olduğunu sezinliyordum… “Galiba Kız Meslek Dersi’nde bu konuda bir ders var” diye düşünmeye başladım… Ama Kız Lisesi’ni geçtik, Akşehir Halk Kütüphanesi’ne yöneldik. Kütüphanenin merdivenlerinden bir kaç basamak çıkmıştık ki “Ben olmaz!” dedim, Kütüphanenin temizlikçisini ima ederek “Emine abladan böyle bir şey isteyemeyiz…”

Bektaş basamaklardan indi, kafamı teğet geçen tokatını salladı, “İstenir mi lan! Deli misin? Bana güven! Gel hadi!”

Kütüphanenin ikinci katında kitap isteme bölümüne yöneldik. Bektaş uzun boylu görevliye “Kadın hastalıkları kitabı lütfen” dedi. Görevli ters ters bakarak, “Daha dün aldın ya!” diye yanıtladı. Bektaş kendinden emin olarak “Arkadaşımın da kadın hastalıkları doktoru olmasını istiyorum” dedi.

Bu konuşmaları duyunca babalarımızı iyi tanıyan “Kütüphane müdürü Bedri Amca inşallah bizi görmez” diye içimden dua etmeye başladım. Görevli isteksizce arkadaki raflardan getirdiği kitabı, okuma salonuyla arasında bariyer görevindeki masasına sertçe attı, “Al bakalımmm!”

Salonda okur bekleyen boş masalardan zuladaki en köşedekine oturduk. Bektaş kitabı çevirmeye başladı. “Bak” dedi… Göz ucumla baktım. “Nasıl buldun” dedi. “İyhhh… Berbat” dedim… “Şu sayfadakini görmelisin ama” diye devam etti… “Bedri amca korkusu”ndan Bektaş’ı uzmanı olduğu kitabıyla başbaşa bırakıp, arkama bile bakmadan kütüphaneden tüydüm…

***

Liseli yıllarımızda da Bektaş’la dostluğumuz sürdü. Akşehir Belediye Parkı’ndaki muhabbetlerimiz de çıta yükselmişti. O Bertol Brecht’i, Shakespeare’i keşfetmiş ben de Marks ve Lenin’i… Artık Rus klasikleri okuyor, Fransız, Rus ve Küba Devrimlerini araştırıyor, Denizler, Mahirler’i iyi biliyordum.

Bektaş tiyatrocu olup Anadoluyu gezme sevdasından asla vazgeçmemiş, ben de yoksulluğun çözümünü bulmuş bir gün ama bir gün mutlaka sosyalist devrimin temelinde kocaman bir tuğla olmayı kafama koymuştum.

Bektaş lisede son sınıftayken Kerim Amca devlet konservatuvarı sınavlarına girmesine izin vermedi. Babasına göre tiyatro işi gücü olmayan berduşların uğraşısıydı, üstelik oyunculukta para pul da yoktu.

Bektaş babasının ısrarına boyun eğmek zorunda kaldı ve istemese de Ankara’ya hava assubaylık okuluna gitti… Ben de bir kaç yıl sonra Ankara Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’na…

O günlerde Bektaş’ın “Bak kafama koyduğumu yaptığımı en iyi sen biliyorsun. O ayakkabıları para biriktirip nasıl almıştım? Şimdi assubay okuluna gidiyorum ama bir gün mutlaka tiyatrocu olacağım” dediğini çok iyi hatırlıyorum.

***

Ankara’da 12 Eylül 1980 darbesinin ilk günleriydi… Her yerde devriyeler geziyor, arama yapıyorlardı… Bektaş ile Ulus’ta buluştuk. İnce uzun boylu, boncuk mavi gözleriyle yakışıklı çiçeği burnunda bir assubaydı artık. Ben de parkalı bir devrimci…

O yıllarda PTT’den kontorlü telefonla memleketi arardık. Ulus Postanesi’nde kontörlü telefon kuyruğuna girdim. Sivil giysili Bektaş da kapının önünde beni beklemeye koyuldu…

Koskoca postanede onca telefondan yalnızca biri çalışıyordu. Önümde ahizeyi tutan tıknaz adam “Eee daha daha ne var ne yok? Havalar sular nasıl?” diye konuşmasını uzattıkça uzatıyordu… Anladım ki telefon bozuk olduğundan kontör harcamıyordu. Tıknaz kurnaza nazikçe el ve mimiklerle sırada beklediğimi hatırlattım. Zaar beni takmadı…

Uzunca bir süre sonra konuşmasını bitirdi ama çekip de gitmedi. Postanede devriye gezen 2 askeri yanına çağırdı. Askerlere kimliğini gösterip, “Ben hakimim! Alın götürün bunu!” diyerek beni işaret etti.

“Bu ne saçmalık yahu? Hop ne oluyoruz! Sen kim oluyorsun!” derken, askerler koluma girdi. İtiş kakışı gören Bektaş yanımıza geldi. Bir solukta durumu anlattım. Bektaş astsubay kimliğini gösterip “Asker!” diye bağırdı. Askerler hazır ola geçip selam durdu. Sertçe “Bırakın bu adamı. Götürün şunu!” dedi. Askerler derhal bu emre uydu ve tıknaz uyanığın koluna girip götürdüler… Nereye mi? Bilmiyorum inanın… Türkiye böyle garip bir dönem yaşıyordu işte…

***

Sanırım 80’lerin başıydı yine. Bektaş ve diğer Akşehirli arkadaşlarla evde yıl sonu eğlencesi yapmıştık. Çakırkeyiftik… “Yahu Bektaş” dedim, “Helikopterin neresine ateş edince düşer…”

Bizimkisi kafasını kaşıdı. “Ulan helikopteri uçuranların hepsi benim gibi solcu” dedi. Biraz durakladıktan sonra devam etti: “Eğer seni vurmaya gelmişse, kuyruğuna ateş et anasına satayım!”

***

Bektaş okulu bitirip tayin olup gittiği şehirde kısa süre sonra da evlenip çoluk çocuğa karıştı. Artık yazları tatile gittiğimizde, Akşehir’de görüşebiliyorduk. Yaşamı istemediği bambaşka bir yöne evrilmişti ama tiyatro sevdası hiç mi hiç eksilmemişti.

Bektaş ile bir yaz günü Akşehir Belediye Parkı’nda buluştuk yine. Yıllık iznindeydi… Dertliydi. Parasına diyecek yoktu ama ilgi duymadığı işi yapmaya artık dayanamadığını söyledi. Kafasındaki plana göre, hayatının rolünü oynayacaktı. Yeni rolü “Zırdeli bir astsubay” olacaktı. Bunun için Akşehir Halk Kütüphanesi’nde araştırma yapmış, kendisini emekli yaptıracak ağır psikolojik bir hastalık bile bulmuştu. (Bu arada kendisine ‘kadın hastalıkları kitabı hala kütüphanede mi?’ diye sormadım valla) Eğer askeri hastanenin sağlık heyeti bu role inanır ve onu erken emekli ederlerse tiyatrocu olacaktı. Yok kimseyi inandıramazsa, “Demek ki başarısız bir oyuncuyum. Benden bir cacık olmaz” diye düşünüp, bağrına taş basacaktı…

Bu muhabbetten sonra Bektaş ile uzun süre görüşemedik. 1984 yılıydı… Ankara’da sırtımda parka hem üniversitede “master” yapıyor hem de çalışıyordum. Bir gün Bektaş işyerine çıkageldi. Gök mavisi gözleri parlıyordu. Çok mutluydu… Bana sarılırken “Ankara’ya turneye gelmiştik de” dedi…

Başarmıştı bizim deli oğlan! O gün uzun uzun sohbet ettik. İkimizde bu dünyada şeytanı göremesek de meleklerimizi keşfetmiştik.

Ayrılırken, “Şimdi sıra sende” dedi. “Ne sırası” der gibi gözlerine baktım, “Devrim yapma sırası be ya” dedi bir oyundan tirat okurcasına sesini yükseltti: “Devrim sırasııı!.”

***

Artık 60’ındayız. Bektaş’ı face’den takip ediyorum. Ak saçlı, mavi gözlü oyuncu sürekli Anadolu turnesinde.

Ben mi ne yapıyorum şimdi? Ben de Bektaş’a verdiğim sözü tuttuğumu göstermek için ha bire çalışıyorum hâlâ… Ölmeden önce Bektaş ile bira içtiğimiz Kızılay Meydanı’nın Kızıl Meydan olduğunu görmeye kararlıyım. Hani ben de kafasına koyduğunu yapanlardanım… Sizin gibi…

BİR CEVAP BIRAK

three × 4 =