At Hırsızlığına Methiye

SERDAR MÜTEFERRİKA SERHATLI – Çerkeslerin at hırsızlığı gelenekseldir, arkaik bir töreye aittir. Atı asla mülkiyetini elde etmek, kazançlı çıkmak için çalmazlar.

Bulunduğu yerden alıp dört nala kaldırarak götürmenin bir şânı olsa gerek.

Çerkeslerde makbul bir iştir atın yularını çözmek, eğersiz sırtına binmek; bu iş hırsızlıktan da sayılmaz.

Atın iyisini çalana maharet sahibi diye bakılır, sosyal statüsü bir anda yükselir.

Bugün artık çalınacak at mı kaldı ortada; at yerine otomobil çalacak hâlleri yok ya!

Fakat Çerkesler geçmişte kalmış bu geleneği bir övgü olarak kuşaktan kuşağa aktarmak tutkusunu da elden bırakmaz, fırsatı bulunca dillendirirler.

Çerkes kökenli bir yazarın, Erol Gergin‘in yakın zamanlarda yayımlanmış hatıratına dair bir kitap at hırsızlığına bir

methiye [eulogy] olarak başlıyor ve Çerkeslerin başkalarınca epeyi yadırganan birçok âdeti, folklorik değerleri, kültür dünyalarına yönelik ipuçları veriyor.
 

 Erol Gergin’in Kafkasya’dan zorunlu göçe çıkmış Çerkes halklarından bir kısmına dair Türkiye topraklarındaki yaşanmış, gözlemlenmiş, bir kısmı da söylence olarak kulağına aktarılmış hâtıratı yakın zamanda yayımlandı.

Metodolojik düzen içinde, hatta kronolojik bir ilinti içinde olmasa dahi, yazarın akıcı kalemiyle, editörlük-düzeltmen ihtiyacı gerektiren kimi cümle ve kelimelerine karşılık rahatça okunan eseri hem Çerkeslerin dünyasıyla ilgilenen okura hem de Çerkesler üzerine çalışan sosyal bilimcilere, tarihçilere, edebiyatçılara lazım olacak görünüyor.

Kayseri’nin Uzunyaylası’na yerleşmiş Çerkes boyları arasında çocukluğu geçen, oralardan hiç kopmadığı anlaşılan Ergin’in anlatısı bir büyük samimiyete dayanıyor.

Zira Çerkesler samimidir, anlatılan hikâyeleri başkalarının kolayca söylemesi mümkün görülmez; işitildiğini zannetmiyoruz.

Gergin, ailesi ve yakın akrabaları üzerinden ve ayrıca çevresinde duyup işittiği söylenceye varan anlatılara dayanarak Çerkeslerin Anadolu’daki yaşamlarına bir yolculuk yapıyor ve okurunu da bu seyahate davet ediyor. Elbette Anadolu’nun Uzunyaylası’nda yaşamaya mecbur bırakılmış Çerkeslerin, coğrafyanın bir kader olduğuna dair İbn Haldun sözüne uyacak şekilde hayat tarzları zorluklar içinde geçmiştir.

İstanbul’a yerleşmek şansını yakalamış Çerkes ailelerin talihleri de, İstanbul coğrafyasının kaderi olmuştur.

Hatıratında sıkça karşılaşılan sözcükleri sıralarsak, hemen hemen anlatılanların ortak paydasını daha baştan kavramış olacağız: Haydutluk, at hırsızlığı, misafirperverlik, Haçeş [dışarılık misafirlerin ağırlandığı evin avlusuna kurulu misafirhane], aşırı saygı, karşı tarafa gösterilen empati, düğünlerde kız/erkek sohbetleri ve Çerkeslerin kaşenlik adını verdiği üstü örtülü cinsellik içeren düğünden düğüne yaşanan ayak üstü dostluk, liderlik anlamındaki Thamede ve bütün bunlara dair Çerkes ahlakı sayılan Habze

Çerkes saygısı anlatılması zor bir şeydir; kendileri dışında kimse tarafından da pek anlaşılmaz.

Hatta saçma ve budalaca gelebilir. Saygı için en sevilen şey, evlat bile gözden çıkarılır:

Daha bir  Çerkes bebeğiyken köydeki evin avlusunda oynadığı sırada vahşi bir köpeğin saldırısına uğrayan hâtırat yazarı Ergin, itiraf ediyor. Babası azgın köpeğin oğluna doğru saldırdığı sırada yerinde taş kesilmiş, kıpırdayamamış evladını kurtarmak için [Çerkesler evladım da diyemez kolay kolay, bırakın kucaklayıp öperek sevmeyi, bunlar çok ayıptır!] ortaya atılmamış. Babası anlatıyor, sonradan: ¨Ne olursa olsun, gelip seni kurtaramazdım. Ya bir gören olursa? Bu çok ayıptı.¨ Babasının utanç duyup kıpırdamadığı sırada, komşulardan bir kadın koşup çocuk Ergin’i kurtarıyor. Şaşırmıyoruz; Çocuğunu kucağına alıp sevmek ayıptır. Buna Çerkesler Habze kültüründe Haynape derler; utanç veren bir şeydir.

Çocuğu sadece büyük anneler ve dedeler sevebilir; o kadar…

Aklımıza bir fıkra geliveriyor; asla gülünesi değildir ama bilinesidir.

Çerkesler, onlara nereden kaldıysa evladı büyükler yanında sevmeme âdeti, işte bununla alay etmek için icat etmiş olmalı.

Safça bir Çerkes gelini, birkaç aylık bebeği avluda uyurken gelip bir köpek hapur şupur yemiş de o sesini çıkart[a]mamış.

Ayıp-Haynape çünkü, bebeğini seviyor dedirtmek ayıp!

O sırada namazında niyazında olan evin mutlak reisi kayınvalde selam verip seccadeden ayaklandığında bebeği göremeyince ne oldu demiş..

Gelin, köpek geldi de bebeği yedi diye cevaplamış!

Kayınvaldenin bu kadar aptallığa çıkışacağı tutmuş da, ¨E bir şey demedin mi?¨ diye sorunca cevaplamış.

¨Demem mi, dedim! Utanmıyor musun, hem yedin hem de karşıma geçip yalanıyorsun dedim ya…¨

Köpekten utanmasını beklemek kadar ¨inceliğe¨ sahip Çerkes örf ve âdetlerini anlaması, velhasılı, zordur.

Gergin’in hâtıratının mühim bir kısmını at hırsızlığına ve kısmen eski zamanların haydutluk hikâyelerine ayırdığını görmek şaşırtıcı gelmiyor. At hırsızlığı neyse fakat Çerkes çeteciliğine dair anlatılar, tamamen kulaktan duyulma kahramanlık hikâyelerine benziyor; bu hâliyle hâmasi bir folklorik tema taşıyor.

Varsıldan alıp yoksula dağıtan, Robin Hood benzeri, adaletli haydut kahramanlar ve bunlara ait kurgular Çerkeslerin yiğitliğine pek yaraşıyorsa da eğer tarihsel sosyoloji bağlamında aktarılmazsa, yeni kuşaklar için, hele Çerkeslerin dünyasını tanımamışlar için itici, rahatsızlık verici boyuta kolayca ulaşmayı mümkün kılmaktadır.

Anlatılmasın demiyor, sadece geçmişteki bu olan bitenlerin başka halkların eşkıyalığından farklı olmadığını dile getirmek şarttır diyoruz.

Yoksa eşkıyalığa menkıbe düzmeye kadar uzanan bir tehlikeli yola sapılmış olur.

Unutulmasın ki, eşkıya dünyaya hükümdâr olmaz!

Çerkeslerden Osmanlı ve sonrasında, Türkiye Cumhuriyeti yönetimine damgasını basmış birçok değerli ismi ardı arkasına sıralamak bu halkı yüceltmenin asıl yolu olmalıdır.

Çerkeslik denilince düğünlerini anlatmadan hâtıratı yazıp bitirmek asla olmaz; Gergin de bu eğlentilere, sosyal yaşam çevresinin ayrıntılarına yer vermeden geçmiyor.

Genç Çerkes kızlarının mızıka, akordeon çaldığı, düğünlerde kızlı erkekli dansların yapıldığı eğlentilerden, birçok olayı naklederek bahsetmektedir.

¨Çerkesten kız al ama onlara kız verme¨ denilir ya, biz kızın alındığı düğünlere bir bakalım.

Düğünü, tıpkı Çerkeslerin sosyal yaşamında diğer etkinlik ve olayların hepsinde olduğu gibi lider anlamına gelen Thamade adıyla anılmaktaki bir seçilmiş kişi yönetir.

Yazara göre, Thamade grubun demokratik yollarla seçilmiş önderidir. O örflere göre ne derse, işte o olur ve Thamade’ler sadece bir sefere mahsus, Latincesiyle Ad Hoc biçimde sadece o ânın ihtiyacına göre iş başı yapar. Yazarımız Çerkeslerin bu yöntemle kalıcı, koltuğundan ayrılmayan yönetici değil, her duruma göre değişen lider seçtiğini söyler. Thamadelik o kadar önemlidir ki, bu görevi üstlenenin dışında ve karşısında herkes eşittir. Bir öyküsü var:

¨General İsmail Berkok, 1950’li yıllarda, mebusluk yaptığı zamanlarda Uzunyayla’ya gelir……Toplantı yeri bir Haçeş’tedir. Herkes ayağa kalkarak kendisine saygı göstermiş ve thamedenin yanına oturması teklif edilmiştir. Berkok Paşa, teklifi red eder. Benim paşalığım, mebusluğum thamedenin yanına oturmam için yeterli değil. Herkes oturacağı yeri bilmeli¨ der ve gidip kapının yanına çöker. [s.120]

Bu ve buna benzer feodal kültüre dair yüceltmeli anlatıları anlaması, kavraması pek mümkün. Zira Çerkesler birçok halk gibi sürgün, diaspora, kölelik ve eziyetle dolu zamanlar geçirmiştir; ne ki, Çerkes gururu diye adlandırılan bir savunuları da bulunur.

Mehmet Fetgeri Şoenü adı pek bilinmez, ne ki erken Cumhuriyet döneminde eserleriyle Çerkes tarih ve kültürüne ışık tutmuş biridir. Biz onun adını, Mahmut Şenol‘un Mesele Kitap dergide yayımlanmış ¨Çerkeslerin Konuş[a]madığı Köleliği¨ başlıklı mühim yazısından öğrenmiş bulunuyoruz.

Şenol, geçmişle yüzleşilmesi gerektiğini savunanlardan biridir. Öyle ki, Çerkeslerin kızlarını daha rahat bir yaşam ve gelir, Osmanlı toplumunda statü elde etmek için Paşalara, zengin ailelere sattığını açık açık dile getirir ve sırf bu yüzden Çerkesler arasında sevilmeyen bir isim olarak adı unutulmaya bırakılır.

Nietzsche‘nin Ahlakın Soy Kütüğü eserinde vurguladığında, Pudenda Origo yani geçmişin-orjinin aklanması anlamındaki beklentisini bugün Çerkeslerin yapması gerekiyor. Kölelikse kölelik, at hırsızlığıysa işte o! Her ne ise bunların samimiyetle anlatılması gerekiyor. Bu anlamıyla yazarımız Gergin, içi dışı bir hâtırat yazarı olarak, yaşamını bize nakletmektedir.

At hırsızlığı bir marifet olarak aktarılıyorsa, Çerkeslerin bu yönüyle kahramanlığını anlamak içindir.

Koca Mehmet Ragıp Paşa‘nın Terkib-i Bendi olarak çok iyi bilinen, ¨Merdi kıpti şecaat arz ederken sirkatinden bahseder¨ [Kıpti Beyi kahramanlığını söylerken hırsızlığından bahseder]  sözünü anımsatması bir yana, başka yapacak kahramanlığı olmayanların sığınacağı tek şeydir, unutulmasın.

Lakin, Çerkeslerin bugün Ürdün Kraliyetinde sarayın baş muhafızları olacak kadar onlara güven ve sadakat beslendiğini de unutmamak gerekiyor.

Haşimî soyundan Ürdün Kralı Hüseyin’in sarayına İsrail füzeleri yağarken herkesin kaçacak yer aradığı sırada, bu Çerkeslerin nöbet yerlerinden kıpırdamadığı da 20.yüzyılın efsane anlatılarından birisidir; bazıları  bununla övünür, avunur.

O yüzden de pek sevilirler; hâlen saray onlara emanet!

Amman’daki sarayında Kraliçe Rania‘nın koruması Çerkes muhafızların bir zaman evvel at hırsızlığı ettiği, Arap atlarını çalmadan duramadığını da unutmamalı…

 _____________ 

Haçeş Hikâyeleri
Erol Gergin
Anı, Tarih
KoyuSiyahYayınları,
2018, 287 sayfa

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

fifteen − twelve =