Ata Demirer

Bunları komedyen yaftasından muaf yapıyor, sapına kadar bir komedi filminin içinde… Ata Demirer’i son filminde özetle böyle tahlil etmek lazım. Koca cüsseninin içini dolduran, doğal yapısıyla bağdaşık, duygusallık seliyle taşmış ve kendini aşmış sanat nüvesini, yalın insani göndermelerle o kadar sade harmanlamış ki… Filmin duygu dokusu, Ata’nın içinde vefa barındıran kendi dokusu aslında, tıpkı o çocuk kendi çocukluğu olduğu gibi… Rollerinin haklarını veren dostlarıyla seve seve, keyif ala ala yapmışlar işlerini.

Rekorlar kıran, “Eyvah Eyvah” ikilemesini ticari düşünüp devam ettirebilirdi, çok da para kazanırdı hazır tutmuş bir tiplemeyi temcitleyerek… Ama dibini tutturmadı, üçlemeyerek kişilikli hareket etti, yaratıcılığına güvenip, o rüzgarın arkasından, savrulabileceği bir risk alarak, farklı bir formasyonda çıktı karşımıza… İvedik avamlılığının etten, sütten, tezekten yağ çıkaran açgözlülüğüne tenezzül etmedi. Berlin Kaplanı hakkında nacizane bir yazı yazılacaksa, yazmaya bu noktadan başlamak lazım.

Sevgiye aşina olmayan mekanik bir yaşam çarkının içinde, tohumunu bir kuytuda saklayıp da, insanlık denildi mi baş çıkararak filizlenen, eski ama, insan gibi insanlık var oldukça eskimeyecek değerlerin sıcaklığını sunmuş seyirciye gümüş tepside… Maddi güce bağımlılılığını yozlaşma temposunun çöplüğünde arttırmış yurdum insanının, gurbette bir derin dondurucuda unutulup memlekete inmiş saflık, temizlik karşısında, iyot gibi açığa çıkmasını şamardansa nakış gibi işlemiş bu film. Ama sazanlığın köpekbalıklığından daha güçlü bir güdüye sahip olduğu dersiyle beraber mezelemiş bu güzelim nesli tükenmişliği.

Komedi izleme şartlanmışlığıyla gidenlerin güle güle tatmin olduğu, ara sıcak mesajları özümleyenlerin son sahnede kahkalarla ağlayabildiği bir eser olmuş The Tiger of Berlin.
Asıl gizli değerler, aşkı tanımamışlığın ve uğruna savaşılacak bir değer bulamamışlığın çoraklığından fışkırıyor artezyen gibi, tam da bu olgular keşfedildiğinde… O çoraklık ki, batı dünyasının öğütücü mekanikliği ile, içsel cevherler arasında için için süregelen androitsel ring dövüşünde, insanlığa veriyor galibiyeti hakem kararıyla. Aile kavramı bunun düğünü, aşk da kaybolup gitmiş o son değerlerin baştacı oluyor bu filmde.

İster hüngür hüngür gülün, ister katıla katıla ağlayın, “ helal olsun Ata Demirer’e ve ekibine…“ diye çıkıyorsunuz sinemadan. Hele bu filmi gurbette izlemenin tadı başka… İşlenen konuların günlük yaşamınızda bizzat içindeyseniz, sevgisizliğin, maddi dünyaya bağımlılığın, tüketim körüklemelerinin parçaladığı büyük şehir deformasyonun tam da göbeğindeyseniz, filmin sonunda, gökdelenlerin altında sanal bir vaha gibi kalmış küçük bir fırından yayılan çocukluk dünyanızın çörek kokularını duyuyorsunuz buram buram. Tabii absolüt bir koku alma duyunuz, sek bir kulağınız, üçüncü gözünüz varsa Ata Demirer gibi…

Şu hale getirilmiş ülkem insanında, hala kıyıda köşede gizli saklı barınabilen insani değerlere yaslanabilmekten beslenir sezgi… Ve bunca mikro makro dalganın arasından, kuzine lezzetini alabilmektir gözlem. Çok yönlülüğüyle, kıyas bilgisiyle, sanatın gurmeliği yakışır Ata’ya. Bu filme sadece gülmek için gitmeyin. İçinde kaybolduğunuz sökük değerleri ilmik ilmik baştan örün izlerken…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.