Atakan ve Batuhan

Atakan ve Batuhan

0
PAYLAŞ
Akın Olgun
Akın Olgun

“Gülüşleri gülüşlerimiz, Düşleri düşlerimizdir” diye yazmış arkadaşları Atakan ve Batuhan için. Ulaşabildikleri, dokunabildikleri herkese onları anlatarak, dayanışmaya katarak, seslerini her gün biraz daha yukarı taşımak için mücadele ediyorlar.

İnsanı yalnızlık değil, unutulmak acıtır en çok. Bunun ne demek olduğunu ise yine en çok içeridekiler bilir. Azalan ziyaretler, azalan mektuplar, azalan selamlar, azalan haberler, azalan sesler ve en son kendi sesinizle baş başa kalışınızda duvarlara çarpan o kimsesizlik, işte o üşütür bütün bedeni. Omuzlarınız ağırlaşır ve yüzünüze erken yaşta düşen çizgilerden olgunlaşan acılar, her gün biraz daha kendini ele verir.

İçeride bir gülüş, bir düş yitirilmişse, anlayın ki dışarıda umut eksilmiş demektir.

Cezaevlerinin, hücrelerin o buğulanmış camlarına yazılanları görebilseydiniz eğer, dışarıdan gelen her sesin ne kadar değerli olduğunu da bilir, anlardınız.

Karalanmış sloganlar, belki orak çekiçli bir bayrak, belki bir ev, bir ağaç, bir kuş, bir kelebek, bir isim ve hepsini içine alan kocaman bir kalp.

Özgürce, korkusuzca, çekinmeden, ürkmeden yazılanlar, çizilenler. Resmi baskınlarda o buğulanmış sözlerin, cümlelerin yakalandığına henüz kimse tanıklık etmemiştir.

Kuşaktan kuşağa, o camların buğusuna bir şeyler yazılmaya devam ediliyor. Düş ve gülüşler buğulanmış camlarda kendini yeniden var ediyor ve sadece yazan eller değişiyor.

“Gülüşleri gülüşlerimiz, Düşleri düşlerimizdir” diye yazmış arkadaşları Atakan ve Batuhan için. Ulaşabildikleri, dokunabildikleri herkese onları anlatarak, dayanışmaya katarak, seslerini her gün biraz daha yukarı taşımak için mücadele ediyorlar.

Atakan ve Batuhan
Atakan ve Batuhan

Biliyorlar, çoğalmayan ses yalnızlaşır, unutulur.

Çoğalmayan duygu ölür.

Çoğalmayan ve kolektif olmayan her şey anlamsızlaşarak tükenir.

Bu yüzden ısrar ve inatla çoğaltmak için sesi, arıyorlar başkalarının da seslerini.

“Direnmeye gerek yok” demiyorlar,

“Kendimizi koruyalım, karışmayalım” demiyorlar.

“Başımız ağrımasın, devletle belaya girmesin” demiyorlar.

GEZİ, sırtını dönmek değil onlar için çünkü.

“Bana ne, sana ne, bize ne” değil.

Bedelini ödeyenleri yüz üstü bırakıp, hiçbir şey olmamış, hiçbir şey yaşanmamış gibi davranmak değil.

Başkalarının ödedikleri bedelleri, onların acılarını, anılarını, yaşanmışlıklarını yiye yiye egolarının ensesini kalınlaştırıp, şişirdikleri sözlerinin göbeğini devirerek, yan gelip yatanlara bırakılacak bir direniş de değil GEZİ.

Gezi, şimdi, şu anda birbirinin dostu, arkadaşı, yoldaşı olabilmek.

Zor olan, cezaevinin duvarlarını aşıp arkadaşlarına ulaşmak da değil, zor olan insanların kendi etraflarına ördükleri duvarları aşmak ve bunun için tırmanıyorlar etrafımıza ördüğümüz duvarların üstüne.

“Lütfen” diyor birisi, bir diğeri “bakar mısınız?” diye soruyor, ötekisi “duydunuz mu?” diye ekliyor, sonra “bir imza” diyen sesleri çoğalıyor.

Bir mektubun, bir kısa dayanışma cümlesinin ne kadar değerli olduğunu söylüyorlar. Erken yaşta öğrenilmiş en güzel, en büyük şey işte bu “değer”.

İçerisi ile dışarısının, dışarısı ile içerisinin bağını kurmak, saatleri, gündüzleri, geceleri, ayları, yılları paylaşıp, birlikte göğüslemek, omuzlara binen yükü, acıyı paylaşmak, yan yana olma duygusunu zenginleştirmek, o değeri sahiplenmek…

Hiçbir şey yapılamıyorsa, uzatılan bildiriyi almak ve bir başka yere taşımak, bırakmak. Bir imza atmak, atılan imzayı duyurmak. Kulaktan kulağa fısıldamak, her fısıltının bir gün sese dönüşüp, gücü elinde bulunduranların karşısına dikileceğinin bilmek.

Camın buğusuna yazılanların, çizilenlerin ani baskınlarda hiç yakalanmadığını, çünkü aslında her birimizin içine, içimize yazılıp çizildiğini duyumsamak.

Şimdi;

Emanet edilen dayanışmayı kötülükten saklayıp korumak ile, saklanıp sinerek kötüleşmek arasında bir seçime zorluyorlar seni, beni, bizi, hepimizi.

Atakanlar, Batuhanlar ve niceleri, içimize yazdıkları düşleri, gözlerimize bıraktıkları gülüşlerine kavuşmayı bekliyorlar.

Açalım kollarımızı.

Bir çocuğun “ne kadar istiyorsun?” Sorusuna kollarını açıp “dünyalar kadar” diyerek tarif etmesi gibi, açalım kollarımızı.

Bizim çocuklar onlar.

BİR CEVAP BIRAK