Ateşteki kestaneler…

Terör konusunda, üstelik ayrılıkcı etnik teröristler ve eylemleri konusunda yazı yazmak son derece zor.
Üstelik uzmanlık isteyen bir alanda hiç bir araştırma yapmadan “Hadi Kuzey Irak”a girmek, Kandil’i yerle bir etmek  için neyi bekliyoruz ” demek bekara karı boşamak kadar kolay.
Ama terör bu.
Geçmişi var, geleceği var.
Umulmayan hesapları var.
İç ve dış destekleri var.
Umutları tükenmiş, şizofrenik noktaya gelmiş teröristlerin karşısında çıkaracağımız gencecik insanlarımızın aynı duygularda olmadığını bile bile, aynı eğitimle yetişmediklerini göre göre, aynı ruh hallerinde olmadıklarını fark ede ede Kandil’e giderken bir değil, bir kaç kere düşünmek gerek galiba.
Galibası bile fazla.
İngilizlerin Ira’sının ayrılıkcı eylemlerinin başlangıcını bilemem ama İspanya’daki ayrılıkcı terör meğer 1838’de başlamış.
Yani 170 yıl önce.
Bizde 1985’lerde..
Çeyrek asırı ulaştık, ulaşacağız.
İspanya’deki benzerlikler konumuz depil ama orada solcu Cizvit papazları önderlik etmiş Eta’nın kurulma aşamasında.
Tabii ki İspanya’nın zayıf düşmesi için dibindeki komşusu Fransa, (aynen Irak ve Suriye gibi) Eta’yı gizli değil alenen desteklemiş bir asır boyunca. Eta silah fabrikasını Fransa’da kurmuş.
Ispanya’da Eta şu anda dibe vurmuş durumda.
Ayrılıkcı eylemlere sıfır tolerans gösteren partiler- Etayı destekleyen partiler dahil- daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük sayesinde bugünlere geldiler.
Bizim yolumuz daha uzun gibi.
Çünkü Irak bir bataklık.
Suriye ise diktatörlük.
Bir diğer dini diktatörlük ise Iran’da.
Açıkcası güveneceğimiz komşumuz yok.
PKK adlı terörristlerin ise bölge halkı tarafından desteklendiği, hatta örgüte katılmaların önlenemediği ise en yüksek kesimlerce doğrulandığına göre hükümetler 1999 yılından bu byana kulaklarının üstüne yapmışlar.
Terörist başı Öcalan’ın dış destekli paketleme işleminden sonra bu sonucu oya çevirmeye çalışan parti ve partiler,  bataklıktaki son çırpınışları seyretmişler sadece.
Ama bu bataklıkta boğulmak üzere olan teröristlere el uzatanları görmemişler.
Görmedikleri gibi “kuluçka dönemi” ne giren PKK üst yönetimin toparlanmasını bile farkedememişler, aksine APO’nun yakalanmasını nerdeyse balayı dönemine çevirmeye çalışmışlar.
Şimdi anlaşılıyor ki, “su uyur, düşman uyumaz” gerçeği hem siyasetciler, hem de güvenlik güçlerince hiç de değerlendirmeye alınmamış.
Yazık olmuş.
Şimdi gencecik insanları, gözü dönmüş teröristlerin önüne sürmek bir yana, onların kendi diliyle, kendi mantıgıyla ve kendı ruhu ve silahıyla mücadele edecek antiterör timlerini kurmadan,  komando eğitimi almamış nizami ama onlardan fazla bir güçle üzerlerine gitmek, acaba bir tuzağa düşmek midir?
Bu soruya net yanıt bulmadan “Kandil’e bir – iki” çığlıkları atmak, çağımızın mantığı ve askeri stratejisi ile ne kadar bağdaşır buna uzmanlar karar versin.
Tek bir örnek, dibimizdeki Irak’ta yaşanıyor.
Hemde dumanı üstünde.
Ama bile bile “lades” deyip; daha çok gencimizi kaybetmeyi göze alarak, yangını bu yöntemle büyütmek ve  sonucunda bu sınır ötesi operasyonda başarısız olmak, önümüze ödenmesi zor faturaları çıkartabilir.
Onun için karar anında “bir değil, bir kaç kere düşünmek gerekir” lafını başta söyledim.
Son sözüm de budur.
Yol uzundur.
Kestirme yolu henüz keşfedilmiş değildir.
Yüreğimizdeki acıyı iyi ve soğukkanlı değerlendirmeliyiz.
İçimizdeki bu acıdan akılcı sonuçlar çıkarmalıyız.
Bu da yetmez.
Bunu dosta düşmana iyi anlatmalıyız.
Tabii eğer etrafta dost kalmışsa…


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

nineteen − three =