Avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum: barış istiyorum!

Avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum: barış istiyorum!

0
PAYLAŞ

EİNSTEİN’nın “Aptallığın en büyük kanıtı, aynı şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç almayı ummaktır…..” diyerek yaşadığı dünyanın, geçmişi, geleceği, günü, gecesi ölüm soluyan bu diyarında uyuyor, uyanıyoruz; …, Dağlıca’da, Omar’da, Botan’da, Gediktepe’de, Giresun’da, Halkalı’da kod adları; Kurtay, Delila , Zilan adları; Hasan, Adem, Mustafa olan 17, …, 19, …, 21, …, yaşlarındaki gençlerin hayatlarının; “son dakika”, “flaş,flaş”, “karakol, mayın, terör, şehit” haberleriyle gözlerimizin önünden kayıp gidişini izliyoruz.

Çocukları dağda olan Kürt, Türk analarının, ekrandaki sunucu daha “… tepe” der, demez, ne telefonun çalmasını, ne kapıya komutanın, ambulansın gelmesini, ne de zifiri karanlıkta Heval’lerden birinin pencereyi tıklatmasını beklemeden “Bildim, öldü, öldü”yle kapıya seğirttiklerinden habersiz, uyuyor, uyanıyoruz.

Biz uyur, uyanırken sağken kimlikleri, hayalleri, yaşadıkları umursanıp haber yapılmamış gençler, kan bezeli bir iç savaşta ancak ölünce haber değeri taşıyacaklarından, haber merkezlerini de almıştır bir telaş.

Şehidin bir düğünde, piknikte çekilmiş video görüntüsü, fotoğrafı, askerden gönderdiği bir mektubu, kartı çekecek kameramanlar , “acılı aile”ye mikrofon uzatacak muhabirler, canlı yayın araçlarıyla şehitlerin evlerine doğru yola çıkarılırken alelacele stüdyoya çağırılır enkırmen’ler.

Kesin “bölgede geniş çaplı hava destekli kara operasyonu başlatılmış”, “sıcak takip te“ sürüyorken, vatana canını feda eden bir evlat yetiştirdiği için elleri öpülen, artık da “şehit anası, babası, kardeşi, amcası” olmuşlardan bir anne, evladını şahadet mertebesiyle onore etme lütfunda bulunanların, ortalığı aydınlatan spotların, kendisini görüntüleyenlerin farkında bile değildir.

O salise oğluyla beraber öldüğünden, herkesin, düşmanın da duyduğu “düşmanı sevindirme, şehit anasısın, ağlama” tembihini, tekrarlanan “Vatan sağ olsun”ları, konuşulanları, yapılanları algılamaktan uzak, anında çatlamış dudaklarını aralar “ hemen mi ölmüş, …, karanlık mıymış ”lı sorular sorar.Kaçamak yanıtlar arasında, evladının, camlı büfeye koyduğu askerde çekilmiş tüfekli elini havaya kaldırdığı resmindeki gülen yüzünde, yanağı, öyleeece inler “ ah yavrum, kıyamadığıma nasıl kıydılar, ah annem.”

Bu esnada haber kanalları çoktan “terör tırmanıyor mu”lu canlı yayınlara başlamıştır. Şairin “Ey bu topraklar için / toprağa düşen / bir karış toprağın / var mıydı yaşarken?” dizelerindeki şehit gençlerin tersine, karış karış topraklara, binalara sahip, sayıları da gün be gün artan, bir devletin bakış açısını yansıtacak subjektif terör, terörist tanımına göre yön tayin eden terör uzmanları, stratejistler ….., ÇİTİCİOĞLULARI, ….., ÖZCANLAR, YARARLAR, “Kuzey Irak’a nerden girelim, nasıl vuralım”ı, saldırı mahallini, harita üzerinde icra eden emekli generaller Armağanlar, ….., Osmanlar, …., “ …. ne yapmalı”yı öğütleyen köşe yazarları …., ATAKLILAR, ….., BULUTLAR, …., ve de siyasetçiler kaplar ekranları.

Yok ah ulan bu AKP’ymiş, yok açılımın sonucuymuş (AKP 7, açılım 1 senedir var, resmi rakamlara göre 42, gayri resmi rakamlara göre 80 bin ölü, açılım sonrası mıdır sorusu tartışmayı yöneten usta kalemlerin aklına bilerek gelmez), yok uluslararası güç kavgasıymış, yok anlık istihbaratmış, yok İran’mış, İsrail’miş, yok “söylesene Murat karargah” ne dediymiş, yok bilmem neymiş, neymişte , neymiş….

Artık devletin ideolojisi doğrultusunda bilinçle işlenmesi, mesaj verilmesi gereken psikolojik bir işe, harekata dönüşen oğlunun şehit olduğu saldırı için GANDHİ bilgeliğinde “Uğrunda ölmeyi göze alacağım bir çok dava var ama uğrunda öldüreceğim hiç bir dava yoktur”u tamamlayan “Bu benim savaşım değil general!!”li bir cümle kurmadan, ha bire tartışanlardan bihaber şehidin annesineyse zorla vurulmuştur “diazem.”

İki yana sallanır “Oğul, oğul yaktın beni. Dağların tepesi karlı hala. Ne bahar, ne yaz gelmek istemez sanki buralara demiştin.Artık hiç yaz olmayacak kuzum, kuzum ”la söylenirken, bir köşeye sinmiş yakın arkadaşına “Gelirken Ahmed’imi, niye getirmedin”le seslenir. “Seni, ne çok severdi”yle aylardır dokunamadığı oğlunun ellerine dokunurcasına ellerini tutar, okşar hafifçe. “ Ah sevdam, lokantaya gideriz, sana 2 porsiyon acılı Adana yedireceğim’i daha dün telefonda söyleyen sen değilmişsin gibi.”

Savaş tacirlerinin hazırlıklarına hemen başladıkları, yaptıklarıyla nedenlerinden biri oldukları, 26 yıldır süren savaşın olmazsa olmaz getirisi ölümlerin sorumluluğunu ortada bırakanların, ….., Başbakanın, …., Genelkurmay Başkanının, ….., yüksek yargının, bürokratların katılacağı görkemli cenaze töreninde; genellikle asker iki bayanın kollarından tutarak, on binlerin arasından geçireceği “o anne” kimse bilmese de bilir ki o gün, o da, kalbini, güzel duygularını, kendini, evladıyla birlikte gömecektir.

Sıra daha daha daha üzülünüp, daha daha daha öfkelenilsin, kinin ulaşmadığı hiçbir yer kalmasın şiarıyla; yaşamayanın bilemeyeceği, bilse dizi dizi tabutları çekmeye yüreğinin el vermeyeceği bir evladın ölüm acısının, seyirliğini çeken kameramanların görüntülerine eşlik ettirilecek; en yaralayıcı fon müziği, en vurucu “yine gözyaşı, yine teröre lanet”, “terhisine 7 gün vardı “, “2 yaşındaki Eylül babasının …..” haber metninin etkisiyle gözleri yaşaracak spikerlerin sunduğu ana haberlere gelmiştir.

Sonra mı, çekilmiş yüzlerce fotoğraf arasından, ertesi gün gazete manşetlerine konacak en dokunaklı; bir askere “senin gibiydi benim oğlum”la sarılan babanın, tabuta yüzünü gömen annenin, kardeşin, asker selamı veren bir gelinin, çocuğun fotoğrafı seçilir.

Aynı “alçak, kalleş” saldırıda, devletinin hain, arkadaşlarının özgürlük savaşçısı, “Şehid namırın” saydığı, belki bir mezar taşı dahi olmayacak oğlunu yitirmiş Kürt annelerinin “Üç yıldır yüzüne hasret kaldığım, kaderim, sessizim. Kurşun nereni deldi laoooo, laoooo, acıların dindi mi baooo”lu yasaklanmış yıkılmışlıklarını kimseler ne duymak, ne görmek, ne de görüntülemek ister.

Oğlu, kızı, ölmüştür.Bir başınadır.Oğlunun, kızının duvardan indirip dizlerine koyduğu ahşap çerçeveli fotoğrafının üzerinde gezinen parmakları sızıldar. Nasıl da canlıdır o kara gözler. “Ölmek için o kadar küçükken, öldü diyorlar senin için. İnanabilir miyim cesedini görmeden, dokunmadan. Şu esinti kadar hızlı mı geçtin bu dünyadan. Sensiz dünya dönmez sanırdım.”

Dönüyordur işte. O denli dönek bu dünyanın en büyük 16. ekonomisine, 514.850 askerle de en büyük sekizinci ordusuna (Avrupa’da birinci) sahip ülkede, 26 yıldır her gün yaşanmadı mı bu yazılan.

Bütün o yaz babam yaz; ….., “Orospu çocukları”, ….,“Kalleşler”, ….., “ Şehitler ölmez, Vatan bölünmez”, …., “Her şehide bir BDP’li öldürelim” li yazılar. At babam at; ayrımcılığın yüzde yüz tescillendiği …, 12, 14, …, yaşındaki …, Ceylan, Uğur, …, için atılmayan “Nasıl kıydınız Buse”ye, ……, “Kazanamazlar”, …., “Alçak Saldırı”, ….., manşetleri, tartışmalar, Başbakanlıkta acilen toplanan “terör zirve”leri açıklıyor mu, aynı gökyüzünü seyretmiş gençlerin birbirine kırdırıldığı savaşta ne için savaşıldığını, savaşın niye bitirilemediğini ?

Oradan biri ölümler olmasın mı dedi ? O zaman, önce, vatan için yapabilecek en önemli, en yüce şeyin ölmek olduğunu öğreten şizofren devlettin “Bir bebekten katil yaratan” iksiriyle zehirlendiğinden, paranoya ile şizofreninin kesiştiği kavşakta dolanan ölümden, acıdan zevk alan sadist bir toplumun varlığı kabullenilmelidir.

Algılarının şeklini dahi açık açık belirleyen devleti, medyası ne olmasını istiyorsa o olan, “hain saldırıda” şehitliği, savaşı, çatışmayı sıradan bir olay, normal bir insanlık hali zannedecek kadar dengesi bozulmuş “zombi” bir toplumdur bu.

Öyle olmasa, 26 yıldır hemen hemen her gün önlerine birer, ikişer konulan tabutları seyretmeye can dayanır mıydı ?

Öyle olmasa, birisine birinin öldüğünü söyleyin, ilk tepki “neden”dir. On binlerce gencin ailesine “oğlun şehit oldu”yu bildirenlere bir tek ana, baba, kardeş, yakın sormaz mıydı “Neden?” diye.

Öyle olmasa, bir şehit babasının insanın kanını donduracak “ vereceği en güzel babalar günü hediyesini verdi …”si, “helal sana”yla alkışlanır, insan öldürmek için kadın, çoluk çocuk askeri şubelere başvurabilir miydi ?

Öyle olmasa, TSK’dan …., “kökleri kazınacak”, …., “bölücü örgüt dağılıyor”, ….., “kamplar yerle bir edildi ” beyanlarını katrilyon kere duymaktan bıkmaz mıydı insanlar ?

Öyle olmasa, “Onlar kan akıttı, biz de akıtalım” la güya akılcı kılınmış çağdışı kan davasının ölüm skalasına “Hımmm, bugün onlar bizim 11 askerimizi öldürmüş, biz 13 teröristi. Yarın biz en az 20 terörist, onlar da 5 asker…..”le çentik atan, 42011 bin ölü yerini 60011 ölüye bıraksa da şehitlere, ölümlere doyamayan, “yeter” demeyen bir nefret kuşaktan kuşağa taşına bilinir miydi ?

Öyle olmasa, bir türlü kabullenilmeyen “ailem Kürt” dendiğinde, masum masum “olsun, o da insan” vari yaşanmışlıkların, yok saymak, asimilasyon, işkence, parti kapatma, imha’dan ibaret politikaların sonucu Kürt meselesinin doğurduğu PKK’yla yapılan savaşta, aldın eline tam otomatikleri, Doğu’da, Güneydoğu’da bomba atılmadık metrekare, delik delik delinmedik dağ, yakılmadık orman, harap edilmedik köy, basılmadık ev, yanlışlıkla vurulmadık köylü, tekmelenmedik “gerilla” cesedi bırakmadın da “ne oldu”nun hesabı birilerinden, kurumlardan sorulmaz mıydı ?

Sen de “terör”, ben diyeyim “savaş”ın sebebini; Kürt sorununu kim yarattı ? Ben diyeyim ordu, sen de hükümetler. O desin Diyarbakır zindanı, darbeciler. Öbürü de desin ABD, AB. Peki, sorun çözülemeyecek kadar çetrefilli, zor mu ? Tabii ki hayır.

Ama herkes, kimsenin ne vatanı bölmek, ne de ayrılmak istemediğinden adı gibi eminken, Kürtçe’yi her alanda kullanmayı da içerecek eşit yurttaşlık hakkının dahi dillendirilmediği, hiç bir şey de yapılmadığı halde üstüne kıyametler kopartılmış “açılım” safsatasına bile “vazgeçin bu yıkım projesinden”, “böldünüz ülkeyi “yle karşı çıkıp, çözüm diye yine dağları, tankı, topu gösterenlerce, güçlerini aldıkları bu savaş sayesinde ülkeyi istedikleri gibi dizayn edebileceklerce (anladınız siz onu) bitmemesi, bitirilmemesi gereken bir savaş vardır.

Ortada düşmandan kurtarılacak bir vatan olmadığı gibi, ne yapılsa, ne edilse, sınır boyu çelik zırhlardan karakollar da kurulsa ölünecek, öldürülecek, bir türlü de kazanılmayacak, kazanıldı zannedildiği anda dahi kaybedilecek bu savaşın bitmemesi, o kadar çok adamın da işine gelmektedir ki.

En basitinden “terörle mücadele”, “savaş” için alınacak helikopterler, Heron’lar, tanklar, toplar, G3’ler, asker postalları, Mekap’lar, Kalaşnikof’lar, konserveler üreten firmalar, komisyoncular isterler mi bu savaş bitsin? Öyleyse, bu savaş sürer gider…..

Savaş sürünce de, dünya BP platformundan sızan petrolün kirlettiği Meksika Körfezinde ki canlıları kurtarma derdindeyken, prime-time’da yayınlanan diziler başlayıncaya biten sabun köpüğü kadar kısa üzüntünün malikleri gündüzleri neyle oyalanacak, neyle gururlanacak, neyiyle övünecek dersiniz ? Bitirilmeyen savaşla, asıp, kesmekle oyalanıp, 40 bin, 80 bin gencin mezarıyla da gururlanacaklardır.

Oysa, hani analar, babalar gömmeliydi ya oğullarını, kızlarını. Oğullarınız, kızlarınız ölüyor, oğullarınız, kızlarınız. Yokluklarında hayat olmaktan çıkmış yaşamlarınızda, hala gururlanabiliyorsanız, insanlığı bitmiş, sahtekarlarsınızdır.

Yılların bu diyarda, Irak’ta oğlu öldürüldükten sonra savaş karşıtı mücadelenin simgesi olan bir “Cindy SHEEHAN”sız, GANDHİ’siz, EİNSTEİN’sız geçeçeği ap açıkken “sesin niye böyle” diyorlar. “Bir şey mi var ?”

Hiçbir şey yok, hiçbir şey…. Sadece, yolunu kaybetmiş bir rüzgarın peşi sıra bir dağ başından da avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum; “barış istiyorum.” Hepsi bu…..

İzleri ne olursa olsun kaybolmayacak bu savaşın ortakları sizlerde adam gibi ya Ceylan’nı da, Buse’yi de öldüren şiddetin her türlüsünü kınarsınız ya da kınamazsınız. Eğip, bükmenize gerek yok, yoksa var mı ?

Ya onlar, birbirlerini öldürmeye gönderilenler, şimdi ne yapıyorlardır. Tam şu anda, şimdi?

BİR CEVAP BIRAK