Avrupa Göklerinden biraz kül, biraz duman*

Çamur yüklü bulutlar

İzlanda’daki Eyyafyallayöküll Yanardağı’nın kül bulutları, birkaç günlük gecikmeyle İsveç’in güney sahillerinden de gelip, geçti. Doğrusu, bu gecikmenin nedenini pek anlayamadık. Avrupa’da hava sahalarının kapanarak uçak seferlerinin iptal edildiği o ilk günlerde, İsveçin günry sahilleri güllük, gülistanlıktı. Havalar yeni yeni ısınmaya başlamış, bademler çiçek açıyordu. Uzun yol yorgunu göçmen kuşlar, geçen yıldan kalma yuvalarını onarmanın telaşı içindeydi. Toz bulutları üzerine yapılan açıklamaları, domuz gribine benzer bir abartı içinde buluyorduk.Tam, bulutlar bizi teğet geçti diyerek sevinmeye hazırlanırken, bir sabah erkenden çıkıp geldiler. Gökyüzüne yayılmış toprak yığını halindeydiler. Onlar görünür görünmez havalar birden soğudu. Gökyüzünde, çok uzaklardan gelen bir yanık kokusu vardı sanki. Nefes almakta zorlanıyorduk. Gazeteler, o günlerde, solunum rahatsızlığı nedeniyle hastalere başvuranların sayısının arttığını yazdı. Uzmanlar, Yanardağın henüz sönmediğini, yeni toz bulutlarına hazırlıklı olmamız gerektiğini söylüyor. Bulutlarının içerdiği kimyasal ve biyolojik maddelerin uzun erimde sağlığımızı nasıl etkileyeceği henüz yeterince bilinmiyor. Birden soğuyan havalar nedeniyle yeni yeni açmaya başlayan çiçekler büzülüp kaldı. Kuşların o eski yuva kurma telaşları yok. Çiftçiler, toz bulutlarının neden olduğu güneşsiz ve soğuk havanın tarım ürünlerini olumsuz etkilemesinden endişe ediliyor.

Yanardağ bulutları, turizmi de derinden etkiliyor. Bu aylar, özellikle Akdeniz ülkelerine tatil rezervasyonlarının en çok yapıldığı aylardı. Şaşkınlık içindeki turizm acentaları ne yapacaklarını bilemiyorlar. Önceden yapılmış bazı rezervasyonlar iptal ediliyor.

Bu kirli, boğucu ve de kurşun gibi ağır bulutlar, bizim tanıdığımız yağmur yüklü bulutlara benzemiyor hiç. Çocukluğumun geçtiği Binboğaların doruklarında pare pare duman olurdu hep. Duman eksilmezdi, kar olmayınca. Top top, yağmur yüklü halleriyle gelip dağ yamaçlarına konarlardı. Elimi uzatsam, tutabilecek yakınlıkta olurlardı. Koşardım, onlara dokunmak, başım bulutlara değdirmek isterdim. Çoban aldatan kuşları gibi; ben yaklaştıkça onlar kaçardı. Yakalamak için derelerden, azgın sulardan geçerdim. Bir de bakardım ki, köyün saatlerce dışına çıkmışım. Ter basmış her yanımı. Çoraplarım su içinde kalmış. Geceleri ateşim yükselir, hastalanır, yataklara düşerdim. Bektaş Dayı’ yi çağırırlardı, iyileştirici muska yazması için; ”Bu çocuk aklını cıvıtacak, Bektaş Dayı. İşi, gücü, bulutları, gökkuşağını kovalamak;bir muska yaz da aklı başına gelsin.” derleri. Bektaş Dayı’nin, her zaman koltuğunun altında tuttuğu yaprakları lime lime Arapça bir kitabı vardı. Kitabın sayfalarından birini rastgele açar, oradaki Arapça yazıları önündeki boş kağıda kopya ederdi. Böylece yazdığı muskayı yastığımın altına koyarlardı. Bir kaç gün geçip iyileştikten sonra, Bektaş Dayı’ nın muskasını açar, yazıları başka kağıtlara kopya eder, köyün çocuklarına dağıtırdım.

O yıllarda, bulutlar bizi korkutmazdı.Yağmur yüklüydüler; bazen sellere, sulara neden olsalar da, köylünün bereketiydiler.Yağmur sonrası topraktan çiğdemler, nevruzlar sümbüller fışkırırdı; koyunların, keçilerin sütü kekik kokardı…

Bu yanardağ bulutları, benim tanıdığım bulutlara benzemiyor hiç…Küreselleşmenin sırtından vurduğu İzlanda’da patlayan küreselleşme bulutlarıydılar sanki…
Rengine, kokusuna alışık olmadığım bu bulutlardan kaçıp dağlara, ormanlara gitmek, avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum:

Sıla ne yana düşer usta, gurbet ne yana
Hasret hep bana, bana mı düşer usta…

__________________________

alinergis@yahoo.se
*Bu yazı, Cumhuriyet Gazetesi Pazar Yazıları sayfasında da yayımlandı

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here