AVUSTURYA’DAN… Çağdaş dünya ve bizim mankurtlar

Günümüz gençleri pek çok açıdan eksik. Belki bizden öncekiler de bizim için aynı şeyleri söylemişlerdir. Bugünkü durum ve bugünkü gençlik ziyadesiyle cahil ve ziyadesiyle meraksız. Bunu sadece yazıma yapılan çeşitli yorumlarla değil, çevrede konuşulanlardan ve gençlerin ilgilerinden daha da iyi anladım. Cahilliğin tam bir çözüm reçetesi henüz elime geçmiş değil. Sanırım bunun çözümü bir takım şeyleri merak etmekten ve onların ardına düşmekten geçer. Buraya kadar söylediklerimizi iyi niyetli cahillere ya da iyi niyetli zararsız cahillere söylenmiş olarak değerlendirebiliriz. Ancak onlardan daha tehlikeli ve sıkıntılı olanları birkaç şey duyup – duydukları şeylerin doğruluğu tam anlamıyla tartışma götürür –  öğrenenler ve bu öğrendiklerini nihai bilgi sayarak kendilerini avutanlardır. Asıl sıkıntılı olanlar ise bunlardır. Bu tür insanlar bir cemiyete girerler. Bu cemiyetin içinde güçlü olma ve sosyal bir ortam içinde kabul edilme ihtiyacından dolayı o ortamın bilgi, ideoloji ve dünya görüşünü herhangi bir tenkide tabi tutmadan kabul ederler. Aslında onların o cemiyete girmesinin tek geçerli yolu da buradan geçer. İşte bu yazı bu tip bir bilgilenmenin (!) neticesinde bize aksetmiş olan yorumların cevabı olarak ve yine aynı zamanda bu tür cemiyetlerin içinde bulunup bir türlü o cemiyetin içinden başını kaldırıp etrafa bakabilme kabiliyeti gösteremeyen gençlere ithaf edilmiştir. Dikkatli okuyanlar için çıkarılabilecek pek çok ödev ve ders vardır. Akıllarını başkalarına borç vermemiş, ya da başkalarının akıllarını borç almamış herkes buradan kendisi için bir şeyler bulabilir. O halde buyurun cevaplara geçelim. Okuyucularımız ve bundan önceki yazımı okuyanlar yazımın altında geçen tartışmayı mutlaka hatırlayacaklardır. O sebeple burada yeniden hatırlatma gereği duymuyorum. Burada birtakım şeyleri anlatmaktaki muradımız insanların kendilerine, kendi kültürlerine ve kendi tarihlerine olan yabancılığını bir nebze olsun azaltabilmektir, ya da en azından bu konuda yeniden düşünmelerini sağlayabilmektir. Bu konudaki başarı ise şimdilik çok belirsizdir. 

Çağdaş dünya… Bu kavram insana o kadar cazibeli geliyor ve o kadar idealist şeyler anlatıyor ki, bunlar bir insanın hayal dünyasını taşırmaktan daha fazla bir şey. Öte taraftan yine bu çağdaş dünya insanı o kadar yaralıyor ve o kadar yüzünü kızartıyor ki, bunu da bir insanın vicdanından taşacak kadar yoğun ve fazla olarak görebiliriz. Bu anlamda çağdaş dünya ile ilgili iki örnek: 1492’de Yahudileri bütün Avrupa’dan silmek isteyen, bu bağlamda kıtada tam bir temizlik amaçlayan çağdaş dünya; öte tarafta özel gemiler göndererek çağdaş dünya insanından Yahudileri kurtarmak isteyen ilkel bir dünya(!). Demek ki çağdaş dünya kavramı üzerinde düşünülmeye değer. Ne diyordu okurumuz: ‘Çağdaş dünya, Tanzimattan beri özellikle 1923 ve sonrasında genç cumhuriyetin içine girmeye çalıştığı dünyadır. 1915 olaylarını Ermeni soykırımı olarak tanıyan ülkelerden bazıları, Kanada, Yunanistan, Belçika, Fransa, İsveç, İtalya, İsviçre, Hollanda’dır.’  Evet, bu konuda kimse okurumuza kızamaz. Kendine göre bir çağdaş dünya haritası çizmiş ve örnek olarak da ‘Ermeni soykırımını tanıyan devletleri’ almıştır. Okurumuza göre çağdaş olmanın şartı Ermeni meselesini–soykırımını – tanımaktır. Hem Türkiye de Tanzimat’tan beri bu çağdaş dünyanın içine girmeye çalışıyor ve giremiyorsa suç Türkiye’dedir. Yöntem çok bellidir: Ermeni soykırım yalanlarını ve sahtekârlığını siz de en az bizim kadar bağırın ve siz de çağdaş olan milletler arasında bir yer bulun. Aksi halde sizin çağdaş olma iddianız ve çağdaş dünya devletleri arasına girme olasılığınız ortadan kalkar. Bu kadar sığ bir beyin Altay dağlarının eteklerinde yaşayan mankurtlarda bile bulunmaz. Çağdaş olmayı Ermeni meselesini tanımakla eşdeğer gören ve çağdaş olmayı düşünsel, fikirsel, insani bir gelişmişlik olmanın dışına atan bu tanım kesinlikle kör bir cahilliğin ürünüdür.  Çağdaş dünyadan birkaç örnek alalım. Merak edilmesin burada da yukarıdaki alıntıya uygun davranılacaktır. Bunlardan ilki Fransa’dır. Çağdaş dünyanın bir numaralı sömürgeci gücünün Cezayir’de bir haftada bir milyondan fazla insanı öldürmesi, onları dillerine, dinlerine varıncaya kadar asimile etmesi, onun çağdaşlığı hakkında bize net göstergeler vermektedir. Avrupa’nın veyahut da sömürgeci devletlerin tetikçisi Yunanistan’ın milli mücadele döneminde neler yaptığı herkesçe malumdur. Bunlardan müteşekkil bir çağdaş dünya kurulmuşsa biz bu dünyanın uzağında kalsak da olur. Biz çağdaş olmayı düşünsel, fikirsel ve insani değerlerde ilerleme ve olgunlaşma olarak gören milletler bu anlamda çağdaş dünyanın dışında kalmaktan mutluluk duyarız. 

1915 meselesi bütün dünyanın popüler konusu haline gelmektedir. İnsanlar takım tutar gibi ‘evet’ yapıldı ya da ‘hayır’ yapılmadı olarak ikiye bölünmüştür. Oysa dünya çapında olmayan bu meseleyle dünya neden bu kadar ilgilenmektedir, burası da başka bir konudur. Fakat ne ilginçtir ki 1915 ‘soykırım’ meselesi çağdaş dünyanın içine bir türlü giremeyen ve etkisi çağdaş olmayan milletlerin etkisi kadar olan Türkiye’nin baskısı tarafından tanınmamıştır. Anadolu’da buna bu ne perhiz bu ne lahana turşusu denir. Siz çağdaş olamayacaksınız ve dünya çapında etkiniz olmayacak ve ardından da çağdaş olan milletlere baskı yapıp Ermeni meselesinin tanınmamasını sağlayacaksınız. Ermeni meselesini Elif Şafak gibi aklıevvel yazar –çizer takımdan öğrenen derin entelektüel(!) insanlardan böyle şeyler duymak hiç de şaşırtıcı değildir. Öyle ya tarihin tozlu raflarında bilgi aramaktansa, ya da yapılmış çalışmaları çapraşık bir şekilde okumaktansa aklıevvel yazarların cahillik tüten yorumlarında mest olmak her haliyle daha tercih edilesidir. En azından yine sizin ‘çağdaş devletleriniz’ tarafından oluşturulmuş BM’ in soykırım tanımına bir kez olsun bakın! Ne demek olduğunu öğrenin de, ondan sonra soykırım mı değil mi tartışmasına girin. Öyle görünüyor ki, belli bir çevreyi 2015’te dünya tarafından tanınacağı düşünülen tasarının heyecanı sarmış ve bu heyecan yarın böyle olursa biz orada nasıl yer buluruz ve orada nasıl bir masa, nasıl bir görev kapabilirime bırakmıştır kendini. Onun için heyecanlananlar, gerçek karşısında donup kalmayı göze almalıdırlar. Gerçeklerden her ne kadar kaçılsa da gerçek bir gün sizi bulur ve acı yüzünü size gösterir. 

Talat Paşa hakkında modern dünyanın ‘Türk Hitleri’ demesi çok ilginçtir. Bakın bu Hitler de çağdaş devletlerin bir çocuğudur. Ne maalesef ki bunu anlatabilmek için modern dünyanın jargonuna ihtiyaç duymaktasınız. Demek ki sizin çağdaş dünyanız, dünyanın başına büyük belalar açmış ve hali hazırda var olan – Irak, Afganistan, Filistin vb.– bütün sorunların bir numaralı sorumlusu hamiliğini kimseye bırakmamıştır. Tam bu anlamda çağdaş devletler kendinin dışındaki dünyayı tanımaya çalışırken de kendi jargonuna göre düşünmekte ve kendi jargonuna göre tanımaya çalışmaktadır. Uysun ya da uymasın, olsun ya da olmasın hiç fark etmez. İşte çağdaş dünyanın Talat Paşa’ya ‘Türk Hitleri’ demesinin altında yatan gerçek burada aranmalıdır. Fakat biz kendi insanımızı modern dünyanın diliyle öğreniyorsak asıl utanılması, yüzümüzün kızarması gereken gerçek budur. Talat Paşa çetin günlerde yapılması gerekenleri yapmıştır. Hiçbiri saklı ve gizli değildir. Talat Paşa’ya Hitler diyenler birazcık dürüstlük ve erdem sahibi olsalar önce bunlara bir bakar arkasından ağzını açar. Talat Paşa İstanbul’dan ayrılırken ‘mutlaka döneceğim, isterlerse beni assınlar’ diyerek gitmiş, ancak dönüşü mümkün olmamıştır. Neden mi? Talat Paşa Ermeni komitacılarının (Taşnaklar) kaleme aldığı ve Avrupa’da elden ele dolaşan 200 kişilik intikam listesinde ikinci sırayı almaktadır. Ve Talat Paşa Ermeni komitacısı Soghomon Tehlirian tarafından 15 Mart 1921’de Berlin’de öldürülmüştür. Talat Paşa’ya Türk Hitleri deme konusunda herhangi bir düşünme çabasına girmeden ağzına geldiği gibi konuşanlar, Talat Paşa’nın da içinde bulunduğu paşalarımızı, diplomatlarımızı öldüren Ermeni çeteleri için nedense hiçbir şey demezler. 1918–1923 ve 1973–1994 arası iki kanlı terör dalgası halinde devam eden Ermeni terörü hakkında çıtları bile çıkmaz. Hariciye Nazırlığı ve Dışişleri Bakanlığı’nın en eğitimli ve en güzide kadrolarını öldürenlerden hiç bahsetmezler. Onların da ailelerinin olduğunu, onların da insan olduklarını hiç mi hiç düşünmezler. Azerbaycan’da 25 Şubat 1992’de Ermeniler tarafından, çağdaş dünyanın gözleri önünde yapılan Hocalı katliamından hiç bahsetmezler. Bir milyon insanın yerinden edildiğinden ve Azeri topraklarının beşte birinin halen Ermeniler tarafından işgal edildiğini görmezden gelirler. Buradaki drama kayıtsız kalırlar. 700 insanın bir gecede Rus 366. Motorize Piyade Alayı’nın desteğindeki Ermeni silahlı kuvvetleri tarafından öldürüldüğünden, yakıldığından hiç bahsetmezler. Onların vicdanı ve onların insafı modern dünyanın çıkarından bağımsız işlemez. Bu mümkün değildir.

Osmanlı’nın dili, dini ve dünya görüşü o zamanın çözümü ve o zamanın kurumudur. Zaman değişmiş ve bu zamanın gereği olarak yeni bir yorum, yeni bir dünya bakışı ortaya çıkmıştır. Osmanlı aydını da bunu en iyi şekilde fark etmiş ve yapmıştır. Buna rağmen toplumların canlı bir yapıya sahip olduğunu bilmemek asıl ironidir. Toplumların her dönem aynı çerçevede kalmasını beklemek utanç verici bir ironidir. Sosyal olgu ve olaylar hakkında herhangi bir metodik bilgi sahibi olmadan, birkaç yorumla ortaya çıkmak insanları utanılacak noktalara götürür. Bu utancı doya doya yaşayabilirsiniz. Çünkü fazlasıyla hak ediyorsunuz. Bilmem anlatabiliyor muyum?

Hiç kimse Osmanlı’dan geldiğini inkâr etmiyor, edemez. Ama sizin gibi insanlardan, kendine ve kültürüne yabancı insanlardan bu beklenir ve bu da bizi şaşırtmaz. Çağdaş dünyanın zamanında ‘Pact Ottaman’ (Osmanlı barışı, Osmanlı hoşgörüsü) deyip övdüğü ve hayretle baktığı millet midir katliamı yapan? Biz Osmanlı’nın iyisini de kötüsünü de kabullenecek erdeme sahibiz. Katliam insanlık suçudur. Fakat öyle görülüyor ki çağdaş dünyanın milletleri, çağdaş dünyanın toplum mühendisleri zihinlerde katliam yapmış, kendisini kendine ve kendine ait olan her şeye karşı yabancılaştırmıştır. Bu bağlamda, sorumlu Osmanlı değil bizzat kendinizsiniz. Bizzat kendinizsiniz, çünkü başkalarının aklıyla düşünüyor, başkalarının akıllarıyla konuşuyorsunuz. Bu sanrıyı size gerçekmiş gibi gösterenlerdir asıl katliam yapanlar.

Sizi arkanızdan vuran ve her an vurma potansiyelini kendi içinde barındıran insanları güllerle, kırmızı halı üzerinde mi gönderecektiniz? Bir de çağdaş dünya devletleri ne yapmış ona bakmanızı öneririm. Sizin gibilerini pek büyük şaşkınlıklara götürecek bir dizi örnek bulabilirsiniz. Baktınız olmadı, Orhan Pamuk gibi bir buçuk milyon Ermeni’yi öldürdük deyin de, sonradan rezil olup özür dileyin.  Zaten psikolojik savaş stratejilerinden biri de asılsız bilgi ile insanları acabalara sürükleyip, bunu düşündürmek değil midir? Ne maalesef ki Orhan Pamuk gibi sizler de bu stratejinin Truva atlarısınız.. ‘Ama’, ‘ancak’ demeden insani vicdanla kabul edilmesi gerektiğini yazan elleriniz öldürülen Türk diplomatlar için, Azerbaycan’da katledilen çocuklar için neden bir tek kelime yazmaz? Ya da Türk olduğu DNA testleriyle ortaya çıkmış toplu mezarlardan çıkan iskeletlerden neden zerre kadar bahsetmezler? Bir yalanın piyonu olmakla gerçeğin savunucusu olmak arasındaki vicdanınız ya da vicdanlarınız yalanın yüksek telden çıkan sesine kurban gidiyor ve de gitmektedir. Öncelikle vicdanlarınızdan başlamalısınız işe. Aksi takdirde çözüm ve kurtuluş size hep uzak kalacak, yalancılığın bayraktarlığını yapmaya devam edeceksiniz. Sizin adınıza üzülüyoruz. Siz bundan kederlenmiyorsanız bu da sizin ve sizin gibilerin ayıbıdır.

İslamcı cemaatler (hükümet), eski radikal solcular (siz), liberallerden oluşan bu üçgende bizi göremezsiniz. Hükümetle kol kola olan ve gericiliğin bayraktarlığını yapanlar ayan beyan ortadadır. İslamcı cemaatler (= hükümet) özür dilemiyorum diyerek bastırıyor. Onlar bastırdıkça eski solcular da hak ve özgürlük diye bastırarak bu dalgayı daha da kuvvetlendiriyor. Liberaller de ortayı buluyor. Biraz açalım bunu. Şimdi hükümet özür dilemiyoruz diyerek ve hatta sert çıkarak baskı yapıyor gibi görünüyor. En azından toplum nazarında böyle görünmek istiyor. Ve böyle görünmekle hem ülkenin refleksini kendi içinde eritiyor, hem de özürcü şaklabanların baskı altında daha da birbirine tutunmasını ve sayılarının artmasını sağlıyor. Bu yapıyı kendi içinde daha da sağlamlaştırıyor. Oysa el altından İslami çevreler ve cemaatler bu guruplarla durmadan temas halindeler. Bunu çok rahat görüyoruz buradan. Eski solcular da evrensel hak, hukuk ve özgürlük teraneleri ile hükümetin yolunu açıyor. Ve güya mücadele ediyor gibi görünüyor. Bu iki gurup arasında bir tartışma varmış gibi gösterilmeye çalışılıyor. Oysa iki tarafta aynı şeyi söylüyorlar ve birbirlerinin değirmenlerine su taşıyorlar. Liberaller de biraz eski solculardan, biraz da dincilerden alıp bir sentez yapıyorlar. Ama hepsinin söylemi, amacı aynı. Hepsinin de hedefi: Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti, Lozan vb… İşte Taraf gazetesinin şahsında her şey çok açık. Eski solcu Ahmet Altan, yeşil sermaye ile kurulan Taraf gazetesi, bürokrasi (hükümet) tarafından durmadan korunan ve kollanan ve hatta veri akışı sağlanan liberal yazarlar takımı. İşte bu işbirliği Taraf gazetesi bünyesinde net okunabilir. Dolayısıyla ulusalcılarla hükümet ya da İslamcıların yollarının birleştiği teraneden başka bir şey değildir. Fakat sizin bu üçgendeki yeriniz net bellidir. Biz o üçgenin içinde olmamaktan dolayı bahtiyarız. Ve biz hiçbir zaman da o üçgende bulunmayacağız. İşlenilen suç olmadan insanların özür dilemesi ya aklıevvelliğin ya da işgüzarlığın göstergesidir. Bu bağlamda bu üçgendeki herkes görevini yerli yerince yerine getirmektedir. Aklıselim hiçbir insan işlemediği suçtan dolayı suçluluk duygusuna girmez. Bunu da sizin kötü niyetinize yormakta hata etmiş olmayız.

Hayatında eline bir tane bile kitap alıp okumamış insanların ezber cümlelerle konuşmaları, okumuş, emek vermiş, araştırmalar yapmış insanlara büyük bir saygısızlıktır. Fakat ondan daha da önemlisi öncelikle insanlığa sonra da kendi milletine yapılmış çok büyük bir kötülüktür. Kendini tanımadan toplumları tanımaya çalışan; ulusal olamadan, evrensel olmaya çalışanlar hayatın hiçbir yerinde hiçbir başarılı sonuca ulaşamazlar. Kendi akıllarını kullanmadan, aklın emeğini tasarruf etmeden ezberin basitliğine kaçanlar gelecek nesiller için bu ağır vebali omuzlarına almış olurlar. Yorum yazan ve yorum yazanlarla aynı zihniyeti savunanlar bunu bir daha yeniden ve yeniden düşünmelidir. Ermeni tasarısı da bilgisi olmayan, az bilgisi olan ya da ezberlerle yaşayan insanların savunacağı bir yalan olarak ‘çağdaş devletler’ tarafından sistematize edilmiştir. Gerek Ermenistan birinci başbakanı Ovennas Kaçaznuni tarafından söylenmiş sözler, gerek Rus ve Türk arşivlerinin ve hatta Ermeni arşivlerinin ortaya koyduğu bilgiler böyle bir olgunun mümkün olmadığını net bir şekilde göstermektedir. Yani bu konu tarihen maluldür. Fakat siyaseten anlamlıdır. Siyaset ise yapısı gereği polemiğe elverişlidir. Bu polemik, yalan dolan ise siyaseten kuvvetli olmakla, iktisaden kuvvetli olmakla aşılabilir. Bu panorama ise malumdur. Fakat gerçeğin soğuk yüzü er ya da geç tecelli edecek ve bütün insanlara bunu kanıtlayacaktır. Sözlerime yukarıda alıntı yaptığım Mankurt hikâyesi ile şimdilik nokta koyuyorum. 

Kazakistan’ın uçsuz bucaksız bozkırlarında Kazaklarla Juan-Juanlar arasında çıkan savaşlar bir hayli uzun sürermiş. Juan-juanlar savaş sonucunda kazaklardan elde ettiği esirlerin bir bölümünü öldürürler bir bölümüyle de özel olarak ilgilenirlermiş. Öldürmeyip sağ bıraktıkları esirlerin öncelikle kafasını hiçbir kıl kalmayacak şekilde tıraş ederlermiş. Sonra o anda kestikleri develerin derilerini esirlerin başlarına geçirir kimsenin seslerini duyamayacağı bir uzaklığa götürür, bırakırlarmış. Beş gün burada kalan esir, başına geçirilen deve derisinin yakıcı güneşte kuruması ve kafasından büyüyen kılların deve derisinden dışarı çıkamayıp içeri doğru büyümesi sonucu kafayı yermiş. Saç telleri büyüdükçe muazzam bir acı çeker ve nihayetinde de akıllarını kaybeder, hafızaları silinirmiş. Anne, baba, kardeş, vatan, millet, dil, din vb geçmişe dair ne varsa hiçbirini hatırlayamazlarmış. Beş gün sonra karnı doyurulup ölmekten kurtarılan esir karnını doyuranı velinimeti olarak görürmüş. Artık mankurt olan esir, sahibinin sözünden çıkmaz sahibi ne derse ölümüne yaparmış. Bu esirlerin sıradan esirlere oranla fiyatı çok yüksekmiş. Bir mankurt eşittir on tane normal esir. En ağır işleri bunlara yaptırırlarmış. Esir sahipleri eğlenmek istedikleri zaman bu mankurtların annelerini, babalarını ya da yakınlarını mankurtlara öldürtürlermiş. Mankurt kendi anne babasını öldürecek radde de akıldan münezzeh olurmuş. Kafasındaki deve derisi sertleşip baskı yaptıkça mankurt deriye karşı tutkuyla bağlanırmış. Mankurt herhangi bir konuda sahibini dinlemeyecek olursa sahibinin ‘derini çıkarırım’ hareketiyle tekrar eski itaatkâr tutumunu sergilemeye devam edermiş. Bu köleler sahibine itaatkâr olmaktan dolayı o kadar çok tercih edilirmiş ki, bunlar için özel fiyatlar belirlenirmiş. Her işte kullanılabilirlermiş. Başlarındaki derinin çıkarılması korkusu olduğu sürece ölüme bile gidebilirlermiş.

Yüzyılların önce yaşanan bu durum sanıyoruz ki hiç değişmemiş. Bizim içimizde de başlarına deve derisi geçirilenlerin (mankurtların) başlarındaki derinin alınması korkusuyla her yere saldırması tesadüf olmasa gerek.

Yanılıyor muyum?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

two × two =