AVUSTURYA’DAN… Basında Türkiye yansıması

Avusturya’ da pazar günleri gazeteler plastik torbalara konulur ve sokaklarda satışa sunulur.  Plastik torbanın üstünde bir de kumbara vardır.  Okuyucu kumbaraya gazetenin bedeli olan parayı atar ve torbadan gazetesini alır, gider.

Aslında okuyucu para atar mı, bilinmez. Elini kumbaraya doğru götürür ve  ses çıksın da, para atmış desinler diye ona şöyle bir dokunur. Bana kalırsa, pazar ve tatil günleri gazeteler genelde  parasız elde edilir.

Avusturya gazetlerinin birinde çalışan bir arkadaşım, zamanında Alplerin doları kabul edilen Avusturya Şilini yerine, kumbaralardan çıkan çeşitli ülkelere paralardan oluşturmuş olduğu para koleksiyonunu göstermişti. Böylece gazetelerin Pazar günleri bedellerinin ödenerek alınmadığına ait düşüncem kabul görmüştü. 

Bir de Avusturya’nın ırkçı partilerinden bir yerel politikacı, bu düşüncemden dolayı beni davranışı ile onaylamıştı. Avusturya’ da seçim öncesi seçmene kendilerini dürüstlük sembolü gibi sunan ve özellikle Türkiye düşmanlığı ile oy avcılığı yapan  ırkçı partinin politikacısı, para ödemeden gazete almış, siz buna çalmış da diyebilirsiniz, daha sonra da çıkartıldığı mahkemede ciddi bir para cezasına çarptırtılmıştı.

Kısaca, gazeteler Pazar ve tatil günleri herkese ulaşır, hatta Almanca bilmeyenlerin bile ellerinde o günlerde gazete görülür. Bundan dolayı da gazetelerin hafta sonu sayıları reklam ilanları ile doludur.

21 Mayıs günü böyle bir gündür, yani Pazar.  Babamın cenaze törenine yetişmek için Viyana’dan Ankara’ ya  uçarken, elimdeki Avusturya gazetesine bakıyorum.  İlgimi çektiği için de  20 Mayıs’ta hakka yürüyen babamın acısına rağmen,  gazeteyi atmıyor, onu tekrar Viyana’ ya  getiriyorum.

Nedendir bilmem ama, 20 yıllık Avusturya’ da yaşam deneyimim bana göstermiştir ki,  Türkiye ile ilgili olumsuz bir haber veya yorum mu yazılacak , mutlaka Pazar gününe denk getirilir. Başka günlerde de Türkiye hakkında haberlere ve yorumlara yer verilir. Sanırım gazetelerin o gün ulaşacağı okuyucu kitlesi düşünülerek,  Türkiye’nin Avusturya basınında Pazar günleri yeri hep hazır olmuştur.  

Hem de bir gazetede birden fazla  olumsuz yorum veya haber bulunarak, bir tane haberle yetinilmez. Gazete ve televizyonda Türkiye ile ilgili olumlu bir haber veya yorum varsa, hem gazete hem de televizyon o durumu nötürleştirmek için mutlaka kıyıda köşede kalmış, eskimiş,  olumsuz bir haberi  yeniden düzenler ve okuyucusuna sunarlar.
Toplumda sol liberal diye bilinen bir gazetede 21 Mayıs tarihinde yayımlanan haberlere bir bakalım.

Önce gazetedeki bir söyleşi ile başlayalım.  Avusturya’ da yaşayan Türk asıllı bir futbolcu ile söyleşi yapılmış.  Muhammed Akagündüz, uzun yıllardır Avusturya’ nın birinci liğinde futbol oynayan, ayrıca  Avusturya’ nın  da milli takımının oyuncusu bir futbolcu.  Tıp öğrenimi görmüş. Şimdi de kendi deyimi ile ”Beyin jimnastiği yapmak için matematik okuyorum” diyen ve önümüzdeki futbol sezonunda Kayserispor’ da top koşturacak tipik gurbetçi çocuğudur Muhammet Akagündüz. 

Gazetecinin kendisine ilk sorduğu soru; “Sayın Akagündüz siz yarı Kürt bir aileden gelen Avusturya vatandaşı bir Türksünüz. Kendinizi ne olarak hissediyorsunuz?” Akagündüz’den aslında beklenen ve özlenen cevap onun Kürt olduğu biçimindedir.

Gurbette doğmuş ve büyümüş gençlerin, Avusturya’ daki genel kanıya göre kişilik ve kimlik sorunları vardır. Bu sorun yoksa bile, onu yaratmak gerekmektedir. Fakat Akagündüz gazetecinin sorusuna pek pabuç bırakacak türden gençlerden değilir.

Muhammet Akagündüz “Önce ben Türk’ üm, Türkiye’ de büyüdüm ve anadilim Türkçe’dir. Avusturyalı olarak da hissediyorum kendimi. Avusturyalı olmamış olsaydım, Avusturya milli takımına seçilmezdim” der. Aslında Akagündüz Avusturya’ da yaşayan gurbetçi çocuklarına çok güzel bir örnektir. Zira Avusturya’da yeni nesilin önü hep tıkanmak istenmiştir. Avustura toplumunun ayrımcı tavrına karşı örnekler olmalıdır. Ben becerdim, siz de becerebilirsiniz; biraz  daha cesaret, biraz daha gayret mesajınını örneklerle verilmesi gerekmektedir. Akagündüz bu örneklerden en önemlisidir. 

Akagündüz’ün vermiş olduğu cevaptan pek menmun olmamıştır ki, kendisi ile görüşme yapan gazeteci futbolun dışında hertürlü sorulara cevap arar. Akagündüz sanki eğitimcidir veya din adamıdır da, kendisine okulda yabancı çocukların durumu, Avrupa’ da Türk ve müslümanların uyum sorunu, çocukların okuldaki başarı  veya başarısızlıkların nedenleri, islam, Avusturyalı eşinin başörtüsü takıp takmadığı ve Avusturya’da başörtüsü konusundaki “hoşgörü” gibi konulara yönelik sorular sorar. Eşinin başörtüsü takmadığını ancak annesinin başörtülü olduğunu ve bir sorunlarının da olmadığını anlatırken,  Türkiye’ deki üniversitelerde uygulanan başörtüsü yasağına gönderme yapmaktan da geri durmaz Muhammet Akagündüz. 

Gazetecinin “islami bir ülkede yaşama  özlemi içinde misiniz” sorusuna verdiği cevapta şunları dile getirir; “Avrupa’ da müslümanlar değer görmekteler ve inançlarını serbestçe yaşayabilmekteler. Kardeşim Avusturya’ da hukuk fakultesinden mezun olmuştu, üniversitede düzenlenen diploma törenine annem başörtüsü ile katıldı.  Böylesi bir durum Türkiye’ de pek mümkün değildir” diyerek gazetecinin aramış olduğu olumsuz cevabı vermiştir. Gazeteci almış olduğu bu cevapla artık görüşmeyi bitirmiştir.

Gene aynı gazetenin aynı günkü başka bir sayfasında bir haber daha vardır. Haber, Ankara Üniversitesi hocalarından Prof. Dr. Baskın Oran’nın Viyana’ da vermiş olduğu bir konferansa aittir. Gazete,  haberinde Prof Dr. Baskın Oran’nın kimin tarafından davet edildiğine ve nerede konuştuğuna ait hiç bir bilgiye yer vermezken,  onun bir bir konferansta söyledikleri ve gazetenin kendisi ile yapmış olduğu görüşmeyi okuyucusuna aktarmaktadır.

Okuyan,  Baskın Oran elini kolunu sallayarak Viyana’ ya gelmiş ve önüne çıkan onbeş, yirmi kişiye konuşmuş, gazete de onun çok önemli bir kişi olduğunu bildiğinden, kendisine mikrofonu uzatmış ve Türkiye ile ilgili bilgiler edinmek istemiş sanır. 

Prof  Dr. Baskın Oran’a gösterilen bu ilgi, aslında Avusturyalı profesörlere pek de nasip olmaz. Böylesi bir fırsat hiç kaçarılır mı? Sorulsun sorular, verilsin cevaplar. Bundan sonrası tam bir şikayet süreci. Baskın Oran “her kim  Kürt dilinde eğitim isterse, bu isteğin kendisine altı yıla kadar hapis cezası anlamına geldiğini” söyler.  “Ayrca  bir terör grubunun düşüncesi ile aynı düşünceler dile getirilmesi halinde,  bir kaç yıllık hapis göze alınmalıdır” der.  Baskın Oran; Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki esas engeli de belirlemiştir; Türk Silahlı Kuvvetleri, Kemalist devlet anlayışı içinde bulunan bürokratlar ve yargı.
Demokratikleşmenin önündeki engel ona göre TSK, Yargıtay ve Danıştay olarak tesbit edilmiştir ve bu mesaj kendisi tarafından Avusturya’ya iletilmiştir.  Avusturya henüz Avrupa Birliği Dönem Başkanlığı’nı sürdürmektedir.

Hoca bu  mesajı Avusturya’da verirken,  Danıştay’a yapılan saldırının üzerinden fazla bir zaman geçmemiş,  saldırıya uğrayan hakimler hastaneden henüz taburcu edilmemiş ve kurşunlanarak öldürülen yüksek yargıç Mustafa Yücel Özbilgin’nin kanı bile kurumamıştı.

Bu iki haberle bitmiyor gazetenin Türkiye hikayesi. Gazete, Amerikalı bir karikatüristi Avrupa konusu çerçevesinde bir karikatürü ile tanıtıyor. Karikatürist Jeff Danzinger’dir, LA Times, NY Times ve Washington Post  gibi gazeteler için karikatür çiziyormuş. Amerikalı karikatürist üç yıl Almanya’da sekiz yıl Rusya’da ve Ermenistan’da yaşamış. Avrupa’yı iyi tanırmış. Bir defasında karikatürlerinin birinde bir fes resmi çizmiş de, fesin Türkiye’ de giyilmeyen ve hatta yasak bir şey olduğunu bilmiyormuş. Kötü durumlarda kalmamak de,  mutlaka ülkeleri  tanımak gereklidir düşüncesindeymiş. Avrupa’nın parası Avro’ nun Frankfurt’ta, Adliye binasının ise ise Strassburg’da olduğunu, “Mercedesi al, yanına Avrupa Birliği yaz, al sana Avrupa Birliği” dermiş.  İtalyanları karikatürize eder, İngiliz kraliyet ailesinin karikatürlerini çizmeyi özellikle severmiş.

Kısaca, Avrupa hakkındak  yukardaki düşüncelerine rağmen, kendisinden tadımlık olsun diye gazetenin seçmiş olduğu karikatür Türkiye’ ye hakaret eden bir karikatür olmuş.
Bu karikatür bir masa etrafında iki kişiyi göstermektedir. Arka planda bir Türk bayrağı bulunmakta. İki kişiden birisinin elinde bir gazete vardır. Türk olması gereken takkeli ikinci kişi diğerine laf yetiştirir. “Bu da nedir biz Avrupalı değil miyiz? Bizim  kan, göz yaşı ile dolu uzun, vahşi fetihlerle, kölecilikle, anlamsız savaşlarla, başka ırklara saldırılarla, etnik temizleme, dine dayalı saldırılarla ve emperyalist taleplerle  dolu bir tarihimiz var, daha ne kadar Avrupalı olmamız gerekir” diye sorar.

Gazete bu karikatürü mutlaka tesadüfen (!) seçmiştir. Öküz altında buzağı aramaya gerek yok. Amerikalı karikatüristin arkasına saklanarak, gazete Türkiye’ ye düşmanlık yapıyor değerlendirmesinde  bulunmanın alemi var mı hiç?  Bu değerlendirmeyi yaptığım taktirde zaten cevaplar hazırdır: dinazor, milliyetçi sifatları hemen yapıştırılır; kendilerinin ağzından çıkanları ise kulakları duymaz, onlar kibar olur,  ancak bizi kaba bulurlar ve  küserler, bir daha konuşmazlar,  Avrupa Birliğine üye olmak isteyenler sizsiniz diyerek tehditler savururlar, üyeliğiniz tehlikeye girer derler. Onun için alıngan olmaya gelmez. Alınğanlık edip de bir şeyler dile getirildiğinde, onun adı “Allah Allah nidaları ile saldırıya geçmek” olur.
Ama bir günde olumsuzluklarla dolu üç adet haber, karikatür  ve söyleşi biraz fazla. Eksik olan katliamcı, işgalci, tecavüzkar Amerikalıların kendilerine toplu iğne bile batırmamasıdır.
Karikatürist Jeff Danzinger’i tanımıyorum, ama Amerikalıların Vietnam, Afganistan ve Irak’ta uyguladıkları soykırımlarına karşı çıkmıştır belki. 

Bizi bu konuda bilgilendirebilecek tek kişi Mahmut Şenol arkadaşımızdır.  Bildiğini bizimle paylaşır sanırım. 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here