AVUSTURYA’DAN… Yürek söken ‘Sökün Ayı’

AVUSTURYA’DAN… Yürek söken ‘Sökün Ayı’

0
PAYLAŞ

Ah da sökün ayı da geldi çiğdemler bitti
Çırpını çırpını kakışın kuşlar
Gurbet ilin kahrı yaktı kül etti
Yanın benim gibi tutuşun kuşlar

Ali İzzet Özkan


Yıllardır hep ne yapabilirim diye düşünüp durdu, yeteneksiz değildi. Onun da kendine göre yetenekleri vardı. Gizliden gizliye, kimsenin haberi olmayacak bir şekilde yazıp, bir tarafa bırakıyordu. Kısa şiirler, öyküler ve hatta bir tiyatro oyunu bile çıkartmıştı. Ancak bunların hiç birini eşine dostuna arkadaşlarına açmamıştı. Kendim için not alıyorum benim olsun demişti hep.

Hele gurbet elde yazmış olduklarını arkadaş çevresine anlatmaktan ve açıklamaktan uzak durdu.  Bir defasında yakın arkadaşlarından birisine yazdığını okumuştu da,  arkadaşının kendisine bakışını hiç unutmamıştı. Onun içinde bir daha hiç kimseyle çalışmasını paylaşmama kararı almıştı. Kendi içine kapanık birisi değildi, birçok alanda aktif yer almaktaydı. Ancak bu aktifliği hep gerekli olduğu zamanlarda kendini hissettirdi.
Otuz yıldır çalışmakta olduğu kurumda meslektaşlarından birisinin kendisine gelip de “Şenliğimize ne tür katkın olur, çok uzun yıllardır buradasın, senin bugüne kadar bir şey yaptığını görmedik” sözlerini duyunca, arkadaşına “düşüneyim” cevabını verdi. Meslektaşları tarafından düzenlenen şenliğe ne tür katkısı olacağını düşünürken otuz, otuz beş yıl önceki öğrencilik yıllarına dalıp gitti.

Yaşadığı ve üç çocuk babası olduğu bu ülkeye gelmezden önce öğrencilik yıllarında arkadaşlarının arasında çok özel bir yeri vardı. Onsuz kahveye, sinemaya, tiyatroya gidilmez, gene onsuz şarap içip türkü de söylenmezdi. Arkadaşları arasında birleştirici rolü vardı hep. Çevresi de kendisi gibi erkeklerden oluşuyordu, aralarında kızlar da bulunmak isterdi. Bunu kızlar hissettirirdi kendisine, ancak buna rağmen mesafeli olurlardı. 
Beş arkadaştılar. Birbirleri ile çok iyi anlaşan bu arkadaşlar, masallarda yaşarlardı sanki de kendileri gibi iyi anlaşan beş kız arkadaş bulmak isterlerdi. Hani sanki bir ananın beşiz kız doğurmuş olmasını düşlerlerdi. Çevrelerinde bunun olmamasından dolayı var olanlarla arkadaş olmaktan başka çareleri yoktu. Bu beş arkadaş sık sık bir araya gelir, sohbet ederler, birlikte sınavlara hazırlanırlardı. Sınav havasından kurtulmak için paralarının yettiğince bir iki şişe şarap alır, kimin evi uygunsa oraya giderlerdi.  Sazları da yanlarında olur, şaraplarını türkülerinin tadında yudumlarlardı.  Şaraplarını yudumlarken de en içli ve en dertli gurbet ve sevda türkülerini söyleyebildikleri kadarıyla hep beraber söylerlerdi. Şarap etkisini gösterince kendisi de sazı alır, türkülerini birbiri ardı sıra sıralardı. O, sazı alıp da türkülere başladığında, diğer arkadaşları susar, kafalarını önlerine eğer, gör ki ne düşlerlerdi. İçleri kan ağlardı, türkü söylendiği süre içinde bu can dostlar birbirlerinin yüzüne bile bakmazlardı, bakamazlardı, herkes kendi iç dünyasına dalardı. Gör ki neler düşünürlerdi!

Hepsi gurbetçi çocuklarıydılar. İçlerinden sadece birisi gurbeti daha derin yaşamamaktaydı.  Hepsi taa çocukluktan beri ya anasız ya da babasız veya hem anasız hem babasız büyümüşlerdi. Onların boyları henüz birer karışken ana ve babaları gurbete çıkmışlardı. Anası ve babası ile yaşayan arkadaşları, havayı bozmak istemezdi, ancak arkadaşlarına o da üzülürdü. Bu konu açıldığında havayı dağıtmak için araya laflar sokuşturur, ancak o hüzünle kaplı ağır havayı dağıtmada bir türlü başarılı olamazdı.
Analı babalı büyümüş arkadaşları hem arkadaşlarının yalnızlık içinde geçmiş hüzünlü yaşamlarına üzülür, hem de onlarla gurur duyardı. İşte arkadaşının bu derece güzel türküler söylemesini bir gün okulda dile getirdi. Saz çalıp türkü söyleyen arkadaşlarına bir etkinlik içinde olmasını önerdiler. O güne kadar okulda kendi aralarında bir kaç defa çimlerin üstünde türküler söyleyip saz çalmışlığı vardı. Okulda boş zamanlarda bir, iki, üç, beş türkü derken yorulur, bağlamasını yanına koyar, bir müddet öylece kalırdı. “Yoruldum, türküler beni yoruyor” derdi. Arkadaşları bunun üzerinde pek durmazlardı. “Bir daha” derlerdi hep.

Okulda düzenlenen etkinliğin günü gelmişti. Programın tiyatro, gösteri, dans, gibi kültürel faaliyetlerinden sonra müzik bölümünde de kendisi vardı. Sıra ona gelmiş, adı anons edilmişti. O da bağlamasını alıp, mikrofonun başına geçmişti. Arkadaşlarını aradı teker teker.  Serhat şehri Kars’ın asi çocuğu sanki başını göklere değdirmek istercesine dimdik gururla durmaktaydı salonun en ön sıralarında.  “İşte bu benim arkadaşım” dercesine kırçiçeği kadar narin ve asi durmaktaydı. Onun yanında gene Serhat şehri Kars’ın Azerilerinden bilgililiğinden dolayı kendisine sürekli hayran olduğumuz ve onun için de aramızda özel bir yeri olan keskin zekâlı arkadaşı vardı. Onun yanında da Toroslardan süzülerek İsparta koyaklarında yer tutmuş koca adam oturmuş beklemekteydi. Onun sağında Nasrettin Hoca’nın öz olmasa bile üvey torunu, en acılı anlarını esprileriyle tedavi etmeye çalışan, dudaklarında gülücükleri eksik etmeyen saraçlardan can arkadaşı durmaktaydı. Henüz sazına dokunmadan, aradığı arkadaşları arasında, bazen Elazığ’ın, bazen de Tunceli’nin nesli tükenen “ağalarından” olduğunu iddia eden ve bizlere hediye edilmiş olan kadifeden daha narin sesli, şaraplarımızın sakisi bütün alçakgönüllülüğü ile orada durmaktaydı.  Arkadaşlarından birisi gene serhat şehrinin sanburkanlarından en er kişisi de yerini almıştı. Sahnede arkadaşlarına dudaklarında gülücükleri eksik etmeden sevgiyle ve gururla baktı.

Âşıktı âşık olmasına ya, sevdiği kızla aşkı üstüne bir kelime bile konuşmamıştı. Zaman zaman diğer konularda konuşulur, konu sevgisine gelince dili tutulurdu. Çekingendi,  çekingenliği başının belası olmuştu. 

Sahnede olduğu günden bir kaç gün önce karşılıksız sevdiğiyle küsmüşlerdi. Programına başlamış, sazı ve sözleriyle tek vücut olmuştu. Dinleyicilerle iletişimi sazı ve türküleriyleydi, söylüyordu. Söylediği türkülerde küskün ve vurgun olduğu kıza türküler aracılığıyla mesaj veriyordu sanki:”küstürdüm barışamam, ayrıldım kavuşamam”, türküsünden sonra “seni bahar gibi seviyorum” diyordu. Bu türküleri “hiç mi merhametli komşu yoğumuş, beni barıştıra nazlı yarınan” türküsü ile çevresinden imdat bekliyordu sanki. Türküler, türküler derken sağ göğüs kafesinde bir ağrı hisseti. Bu ağrı gittikçe fazlalaştı, gözü karardı, tezene elinden düştü. Ön sıralarda oturan arkadaşlarından biri “tutun düşecek” diye bağırdı ve oturduğu yerden sahneye fırladı. Arkadaşının yanına varana kadar, o sazına sımsıkı sarılmış bir şekilde oturduğu sandalyenin dibine yığıldı. 
Doktora götürmüşlerdi onu. Doktor “saz çalmasan artık, yüreğin kaldıramıyor, çalarsan bile neşeli eserler bul da, onları çal söyle, yoksa senin için iyi olmaz” dedi. Anlamıştı, kafasını salladı, doktoru onayladı. Doktor bir karşısındakine bir de elindeki kimlik bilgilerine baktı “daha 25 yaşındasın, söylemek istemiyorum ancak kalbin ile sorunun olur” diyerek ayrılmıştı oradan.

Otuz, otuz beş yıl sonra meslektaşına “yapacağım bir şeyler” sözü anılarını yüreğinde tekrar hissetmesine sebep oldu. Meslektaşına yalnız iki şartının olacağını iletti, birincisi doktorun sahne yakınlarında olmasıydı, ikincisi ise bir zarftı. Meslektaşına bir zarf vereceğini bu zarfın gerekli olduğu durumda açılıp okunmasıydı. Meslektaşı,  işletmenin hekiminin orada zaten bulunmak zorunda olduğunu dile getirdikten sonra zarfa da tamam dedi.

İşyerlerindeki şenlik başlamıştı, kendinden önceki programlar, o yıl içerisinde yapılan işlerin dökümünü anlatan açılış konuşması, kabare, yemek faslı bitmiş, işin eğlence kısmına gelinmişti.

Yapacağı müziğin ve söyleyeceği türkülerin dinleyiciler için yabancı olacağını bilmekteydi, bunun için belki de en ücra köşelerdeki sandalyelerin bile dolu olduğu salon birden bire boşalacaktı. Buna sebep olmamak için önce hareketli halay havaları ile başladı, peşi sıra halay havalarıyla izleyicileri etkiledi. İzleyicilerin damarlarına halay havalarıyla girdiğini gördü ve hemen geleneksel türkülere girdi. Söylediği türkülerin içeriğini de anlatmaya başladı. İlk türkü olarak Brecht’in gurbetten ülkesine dönmenin haberini beklerken yazmış olduğu şiiri “Bir çivi çakma duvara, iskemleye savur çeketi” ile bu nabız tutmaya devam etti. Daha sonra ise “gurbet” dedi “hasret” dedi, “sevda” dedi, “gelin” dedi, “kapısının önünde kurar araba” dedi.   Birbiri ardı sıra türkülerini sıraladı. Sözlerine eşlik eden sazının telleriyle meslektaşlarına aşkın şarabını sunmaya çalıştı, anlamadıklarını biliyordu.  Ancak salonda tek tük girip çıkmanın dışında herkes yerinde duruyor ve kendisini dinliyordu.
“Sökün ayı” türküsüne gelmişti ki, sol memesinin altında bir ağrı hissetmeye başladı, “geçer” dedi. Devam etti türküsüne. “Yanın benim gibi tutuşun kuşlar ” dedi, gerçekten bağrı yanmaya başladı, bırakmadı sazını elinden. Ancak uzun süre devam edemedi. Birden bire durdu, sazının döşüne vuramaz oldu ve sesi kesildi. Hafiften meslektaşlarından birisinin yardımına gelmesini istedi, yanına koşan olmadı, yardım isteyen bakışlarla bekledi. Uzun sürmedi bu bekleme, sandalyenin dibine sazını bıraktı, kendi de oraya yığıldı, bir telaş aldı ortalığı.

Doktor gelmiş, ilk yardım yapmaya başlamıştı. Sahneden indirip, doktorun odasına götürdüler. Ne kadar kaldığı bilinmemekle beraber, sanki yıllar geçmiş gibiydi. Bir cankurtaran sesi duyuldu. Avlunun içine giren cankurtaranın geciktiği söylendi. O anda şenliği düzenleyenlerden ve kendisine ricada bulunan meslektaşı mikrofonu aldı. “Konuşamayacağım” dedi, yanındaki arkadaşına verdi. O bir iki hafta önce babasını kaybetmiş ve babasının mezarı başında etkileyici bir konuşmadan sonra kızı ve eşiyle birlikte müzik yapmışlardı. Klasik müzik öğreniminden sonra hukuk okumuş, uzun yıllar sürdürdüğü müzik yaşamına hukuk danışmanlığını tercih etmişti. O da konuşamadı, meslektaşı için hep “seni tanımamış olsaydım ben de birşeyler eksik kalırdı” derdi. Göz yaşları arasında flütünü aldı, meslektaşı arkadaşının bitiremediği “Sökün ayı”nı çalmaya çalıştı.  Biraz zorlandıktan sonra melodiyi yakaladı ve arkadaşının bitiremediği türküye flütüyle kendisi devam etti. Bir zaman  sonra flütün sesi kesildi.  Salon hüzünlü adımlarla boşaldı. Herkes birbirlerine durumu nasıl diye soruyordu.

BİR CEVAP BIRAK