Ayasofya’nın kanlı tarihi bugün bize ne anlatıyor

YUSUF YAVUZ / AÇIK GAZETE – Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye’sinde ayakta kalmayı başaran Ayasofya, yaklaşık 1500 yıldır ezilen kitlelerin yönetilmesinde benzersiz bir araç olarak işlevini sürdürüyor…

Bizans İmparatoru I. Justinianus döneminde, M.S 532-537 tarihleri arasında inşa edilen Ayasofya, yaklaşık 1500 yıllık tarihi boyunca birçok savaşlara, depremlere ve isyanlara tanıklık etti. Kudretli imparatorların ve sultanların hem tahta çıkışına hem de düşüşüne tanık olan tarihi yapının inşa edilmesi, Doğu Roma’nın gördüğü büyük halk ayaklanmalarından biri olan 532’ki ünlü Nika isyanının hemen ardından başladı. Doğunun en büyük kentlerinden biri olan başkent Konstantinopolis’te savaşlar, ağır vergiler, dini otorite baskısı, kötü yönetim ve işsizlik yüzünden bunalan halk, bugünkü Sultanahmet Meydanı’nda bulunan at yarışlarının düzenlendiği hipodromdaki birbirine karşıt taraftarların başlattığı isyanla kenti ateşe vererek Justinianus’un tahtını sarsmıştı. Zafer anlamına gelen ‘Nika’ sloganlarıyla kamu binalarını ateşe veren öfkeli isyancıların küle çevirdiği yapılardan biri de bugünkü Ayasofya’nın olduğu yerde bulunan bazilikaydı. İmparator Justinianus, Belisarius adındaki generali aracılığıyla bu büyük isyanı bastırmayı başardıktan hemen sonra iktidarının ve gücünün tanrıyla özdeşleştirilebileceği ve o güne kadar görülmemiş bir kilise inşa etmeye koyuldu. Hipodroma sokularak katledilen, haksız yönetime karşı başkaldırmış 30 binden fazla isyancının kanının üzerinde 5 yıl gibi kısa bir sürede inşa ettirilen Ayasofya, ‘ilahi bilgelik’ anlamına geliyordu ve kutsanarak açılışının yapıldığı 537 yılından bu güne kadar yaklaşık 1500 yıldır hem Hıristiyan hem de Müslüman egemenler tarafından kitleleri yönetmenin bir aracı olarak kullanılacaktı.

YOKSULLARIN KANIYLA YAZILAN BİR TARİH: AYASOFYA

Bir yandan büyük ve görkemli kamusal yapılarla giderek büyüyen kentler, diğer yanda sınırlarının dört bir yanındaki ülkelerle yaşanan siyasi sorunlar. Bunlara bir de din ve mezhep çatışmalarıyla geçen yıllar eklenince özellikle büyük kentlerde yaşayan halk giderek fakirleşiyordu. Halkı oyalamanın bir yolu olarak görülen hipodromdaki at yarışları da iktidar eliyle yaratılan apolitik kalabalığı oyalamaya artık yetmiyordu. Soğuk bir kış günü, ‘maviler’ ve ‘yeşiller’ olarak kamplaştırılmış taraftarların hazır bulunduğu at yarışlarını, devletin en tepesindeki isimler de izlemeye gelmişti. Yarışlar başladı ve işte ne olduysa o anda oldu. İktidarın ‘mavi’ ve ‘yeşil’ olarak ikiye böldüğü ve her türlü siyasi ayak oyununda sokağı kışkırtmak için kullandığı taraftarlar, karşıtlığı bir yana bırakıp birleştiler ve hep bir ağızdan bağırdılar: “Nika… Nika… Nika!!!”

M.S. 6. YÜZYILDA YAŞANANLAR SANKİ BUGÜNÜ ANLATIR GİBİ

Nika ‘zafer’ anlamına geliyordu ancak bu kelimenin ifade ettiği anlam bir süre sonra isyancılar için değil, onları yönetenler tarafından karşılığını bulacaktı. Kısaca özetlediğimiz bu olayın, içinde yaşadığımız dönemin çok gerisinde, bundan yaklaşık 1500 yıl önce gerçekleştiğine inanmak zor. Ancak tıpkı bu günkü siyasi ve toplumsal dokuya benzeyen bu olaylar dizisi, geç antik dönem olarak da adlandırılan M.S. 6. yüzyılın İstanbul’unda, o zamanki adıyla Konstantinopolis’te yaşanmıştı.

BİNALARLA KENTLER BÜYÜDÜKÇE HALK YOKSULLAŞTI

Bugün müze statüsü kaldırılarak ibadete açma şovuyla ekonomik ve siyasi bunalımın içinde kıvranan bir ülkede din üzerinden kitleleri yönlendirme politikasının önemli araçlarından biri haline getirilen Ayasofya, 532’de başlayan ve ‘Nika İsyanı’ olarak tarihe geçen olayların tam merkezinde yer alıyordu. Roma’nın çöküşünün ardından doğunun zenginlikleri, yüksek vergiler ve İpek Yolu’nun sağladığı ticari avantajlarla varlığını sürdüren Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu, 6. yüzyıla gelindiğinde büyüyen kentlere sahipti. Başkent Konstantinopolis’in yanında Antakya ve İskenderiye (Mısır) gibi doğudaki kentler önemli birer ticaret ve kültür merkeziydi. Ancak kentler binalarla hızla büyüyor, halk ise bir o kadar yoksullaşıyordu.

İPEK TİCARETİNİ KONTROL EDEN BİZANS BAŞKA ORTAK İSTEMİYORDU

M.S. 527’de Bizans tahtına oturan İmparator Justinianos (Jüstinyen), geniş topraklarında yaşayan halkları imparatorluğun resmi dini haline gelen Ortodoksluk çatısı altında toplamak istiyordu. Böylece yönetmek daha kolay olacaktı. Bu dönemde kökleri binlerce yıl geçmişe uzanan kimi doğa tanrıcı (pagan) inanışlar sapıklık olarak görülüyordu ve bunun kökünün kazınması için her yol deneniyordu. Mısır, Suriye ve Kafkaslarda pagan tapınaklar yıkılıyor, halkların Ortodoks inancına geçmesi için misyonerler gönderiliyordu. Din, Justinianus için dış politikada komşu devletlere yönelik bir saldırı aracı olarak da kullanılmaya başlanmıştı. Justinianus ayrıca Bizans’ın önemli zenginlik kaynaklarından biri olan ve Hindistan ile Konstantinopolis arasında uzanan ipek ticaretinde Sasanileri (İran) de aradan çıkarmak istiyordu. Bu amaçla bugünkü Mardin’de bulunan Dara kentine askeri yığınak yapılıyordu.

MAVİ VE YEŞİL OLARAK AYRILAN HALK YARIŞLARLA OYALANIYORDU

Ancak bu dönemde başkent Konstantinopolis’te beklenmedik bir isyan başladı. Kanlı bir şekilde bastırılan ve yaklaşık 30 bin insanın ölümüyle sonuçlanan isyanın neden çıktığına ilişkin hem dönemin saray tarihçilerinin notları hem de ilerleyen dönemlerde Bizans tarihine ilişkin yapılan araştırmaların ortaya koyduğu epeyce bilgi bulunuyor. Bizans tarihçisi Stephen Mitchell, Nika İsyanı olarak anılan bu ayaklanmanın, sarayın bakış açısına göre Konstantinopolis’teki hipodromda yapılan atlı araba yarışları için kamplaştırılan taraftar gruplarının rekabetine dayandırıldığını aktarır ancak dönemin sosyal ve siyasi olaylarını da ortaya koyarak daha bütüncül bir bakış açısı sunar. Mitchell’e göre ‘Maviler’ ve ‘Yeşiller’ olarak ikiye ayrılan taraftar grupları, ideolojik ya da dinsel bir fanatizmden uzaktı ancak Doğu Roma kentlerinde hemen her yerde oluşturulan bu gruplar siyasi bir araç olarak da kullanılabiliyordu:

HİZİPLER SİYASETE YÖN VERMEK İÇİN KULLANILIYORDU

“Tutarlı hiçbir ideolojik ve dini amaçları olmamasına karşın hipodrom grupları kalabalıkların organize edilebildiği ve gerektiğinde harekete geçilebildiği tek vasıtaydı. Constantinopolis’te 496’da, 501’de ve 507’de kan dökülmesine, önde gelen politikacıların düşürülmesine ve büyük istikrarsızlıklara yol açan olağanüstü isyanlar çıkmıştı. Hiziplerin organize ettiği 512 yılındaki Kadıköy itikadı yanlılarının isyanları, Areobindus adlı gasıbın imparator olarak ilan edilesine ve neredeyse İmparator Anastasius’un devrilmesine yol açıyordu. Hipodrom grupları, VII. yüzyılın başında İmparator Mauricius’un azledilmesine ve yerine Phocas’ın geçmesinde yakinen rol oynadılar…

‘KENTLİ ALT SINIFLAR MUAZZAM BİR POTANSİYEL ENERYİJDİ’

Eski Çağ kentlerinde halkın çoğu kentli alt sınıfların yanı sıra varlıklı sınıfların da bir kısmı muazzam bir potansiyel enerjiydi. Bu enerji, hiziplerin organizasyonu sayesinde gücünün farkına varıyordu. Geç Roma imparatorluğunun yönetim tarzı, imparator ve halk arasındaki yapısal tamponları ortadan kaldırmıştı. Siyaset işleri, çoğunlukla sarayın duvarları içerisinde yürütülüyordu. Halkın geri kalanının hissiyatını açığa vurabileceği nokta, tam olarak hipodromdu. Orada imparator ve önde gelen bakanları, yarışlar sırasında halkın önüne çıkıyorlardı. Hipodromun, siyasal hoşnutsuzluk için odak noktası oluşturması kaçınılmazdı…” (1)

KENTLER CİSMEN BÜYÜRKEN HALKIN ÇOĞU FAKİR VE İŞSİZDİ

Mitchell, Nika ayaklanması öncesindeki sosyal yapı hakkında da önemli detaylar aktarıyor. Konstantinopolis’in de diğer doğu kentleri gibi inşa edilen yapılarla fiziki olarak büyüdüğünü ancak bu büyümenin halkın refahına yansımadığını, çoğunun fakir ve işsiz olduğunun altını çiziyor. Konstantinopolis gibi büyük kentlerde yaşayan halkın, küçük kentler ve köylerde yaşayanlara göre aile ve sosyal bağlarının zayıfladığını, buna bir de imparatorluğun antik çağ boyunca yaşadığı büyük dini ve siyasi değişimlerin yarattığı köklerden ayrışma sorununun da eklenmesiyle kitlelerin sosyal patlamaya hazır hale geldiğini belirtiyor.

BİR KIŞ GÜNÜ İSYAN PATLAK VERİYOR

İşte Nika İsyanı böyle bir ortamda başladı. Bugünkü Sultanahmet Meydanı’nda bulunan hipodromda düzenli olarak düzenlenen at yarışlarını izlemeye gelen İmparator Justinianus ve diğer üst düzey yöneticilere karşı türbinlerdeki halktan kentin valisinin kötü yönetimine karşı tepkiler yükselmişti. 10 Ocak Cumartesi (532) günü yapılan yarışlarda yaşanan bu protestolar sırasında isyancıların önderleri tutuklanmış ve beşi idam edilmişti. İki ayrı taraftar grubundan birer isyancı da idam sehpasından kaçmayı başarmış ve boğazın öbür yakasına geçerek Kadıköy’deki bir Manastıra sığınmışlardı…

İSYANCILAR KONSTANTİNOPOLİS’İ ATEŞE VERİYOR

Bizans’ın görkemli başkenti karışmıştı ancak bu olaylar İmparator Justinianus’u yeterince etkilemedi. 13 Ocak Salı günü yapılan yarışlarda ise isyancılar İmparator’dan idam sehpasından kaçan arkadaşlarını affedilmesini istediler. İmparator ise oralı bile olmadı. Bunun üzerine Maviler ve Yeşiller olarak ikiye bölünen taraftar grupları bir araya geldiler ve hep bir ağızdan Nika! (zafer anlamında) tek kelimelik slogan etrafında birleştiler. İsyancılar, imparatorun sağ kolu sayılan isimlerden biri olan sarayın hukukçusu Side (Pamfilya-Antalya) doğumlu Tribonianus ile yönetiminden hoşnut olmadıkları ve yüksek vergilerden sorumlu tuttukları Kapadokyalı Vali İoannis’in de görevden alınmasını talep ediyordu. İmparator’un ortalığı yatıştırma girişimleri sonuç vermedi ve öfkeli isyancılar Konstantinopolis’in önemli yapılarını ateşe vermeye başladılar. Kentin ana arteri olan ünlü Mese Caddesi (Bugünkü Divanyolu, Yeniçeri ve Ordu caddelerinin olduğu bölge), adeta yangın yerine dönmüştü.

AYASOFYA’NIN YERİNDE BULUNAN BAZİLİKA DA YAKILIYOR

Askeri ve kamu binalarını ateşe veren isyancılar, imparatorun sarayına kadar dayanmışlardı. İsyan sırasında yakılan binalardan biri de bugünkü Ayasofya’nın yerinde bulunan ve bir tür erken dönem Hıristiyan kilisesi olan büyük bazilikaydı. İmparator Justinianus Trakya’dan takviye birlikler getirtirken, isyancıların amacı ise imparatoru devirerek yerine eski imparator Anastasius’un yeğenini tahta geçirmek istiyorlardı. Ancak Probus adındaki imparator adayı evinde bulunamayınca onun evi de ateşe verilerek yakıldı.

İMPARATORU KAÇMAK FİKRİNDEN KARISI VAZGEÇİRİYOR

Bizans’ın bu döneminin tanıklarından biri olan ünlü tarihçi Filistin kökenli Prokopius, Nika Ayaklanması’nın Bizans tarihinin en önemli ayaklanması olduğunu belirtir. Ayaklanma sırasında İmparator Justinianus’un tahtını bırakıp kaçmayı düşündüğünü ancak karısı İmparatoriçe Theodora’nın buna karşı çıktığını aktaran Prokopius, ‘De bello Persico’ (İranlılarla Savaş) adlı kitabında, Theodora’nın imparatora yönelik sözlerini şöyle aktarır:

‘EY İMPARATOR, KAÇARAK KURTUŞSAK BİLE BUNUN DONU YOKTUR’

Belki kadınların erkekler önünde konuşması ve korkaklara cesaret vermesi doğru değildir. Ama tehlike anında herkes elinden geleni yapmalıdır. Bence bu durumda kaçmamız bize bir şey kazandırmaz. Kaçarak kurtulsak bile bunun sonu yoktur. Nasıl olsa dünyaya gelen kişi ölecektir. Hükümdar olan kimse sürgünde yaşayamaz. Ey imparator! Kaçarak kurtulmak istiyorsan bunda bir güçlük yok.

Ayasofya

Hazinen var, gemilerin hazır bekliyor. Ama sarayından ayrıldığın zaman yaşamını da yitirmiş olacaksın. Güveneceğin bir yere kaçtığın zaman ölümü güvenliğe tercih edip etmeyeceğini düşün… İmparator bu sözler üzerine kaçmaktan vazgeçerek ayaklanmayı bastırma işini komutan Belisarius’a verdi. Belisarius isyancıları hipodroma kapattı ve 30-40 bin kişiyi öldürerek isyanı bastırdı.” (2)

THEODORA, HİPODROM’DAKİ BİR AYI BEKÇİSİNİN DANSÖZ KIZIYDI

Ünlü Fransız Bizantolog Paul Lemerle, ‘Bizans Tarihi’ adlı kitabında, İmparator Justinianus’un karısına pek tutkun olduğunu ve Theodora’nın yönetimdeki etkisinin bilindiğinin altını çizerek bu konuda şunları yazıyor: “Theodora, hipodromdaki bir ayı bekçisinin kızıydı. Dansözlük ve sahne oyunculuğu yapmıştı ve denildiğine göre hafifmeşrepti. Tahta geçtikten sonra eleştirilecek en küçük bir davranışı olmadı ve tümüyle görevinin büyüklüğüne uygun davrandı. Onu hiçbir şey korkunç bir başkaldırının, Justinianus’un neredeyse tahtını yitirmesine yol açan Nika Ayaklanmasının çıktığı gün söylediği öne sürülen sözler kadar iyi anlatamaz. O gün Justinianius’un kaçmak üzere olduğu bir sırada Theodora onu sık sık zikredilen şu sözleriyle durdurdu: Kaçmaktan başka kurtuluş yolu kalmadığında ben kaçmayı istemem. Başında taç taşımış olanların o tacı yitirdikten sonra artık yaşamamaları gerekir. Mor renkli kumaşın güzel bir kefen olduğu yolundaki o eski özdeyişi severim…” (3)

KANLA BASTIRILAN İSYANIN ARDINDAN DEV KİLİSE İNŞA EDİLDİ

Kanlı bir şekilde bastırılan Nika İsyanı, Konstantinopolis’in çok büyük bir kısmını tahrip etmiş, kent adeta enkaza dönmüştü. Bu isyanı iktidarını daha da güçlendirmek için bir fırsata çevirmek isteyen İmparator Justinianus, hemen enkazın kaldırılarak yeni yapıların inşa edilmesi işine girişti. Meydanlar, sarnıçlar, hamamlar ve dini yapılar… İsyancıların ateşe verdiği bazilikanın olduğu yerde ise yeni ve o zamana kadar benzeri görülmemiş büyük bir kilisenin inşasına başlandı.

AYASOFYA, SÖKELİ İSADORUS İLE AYDINLI ANTHEMİUS’UN ESERİ

Mimar ve matematikçi Tralleisli (Aydın) Anthemius ile Miletoslu (Söke-Balat) İsadorus’un 532’de yapımına başladığı kiliseye, ‘İlahi Bilgelik’ anlamına gelen Ayasofya (Hagia Sophia) adı verildi. Bu ad, Hıristiyanlığın ilk dönemlerinden itibaren Konstantinopolis’te inşa edilen başka kiliselere de verilmişti. Ancak aynı yerde ve aynı adı taşıyan daha önceki iki kilise de yine kentte çıkan isyanlarda yakılmıştı. Yeni yapılan Ayasofya’nın inşaatı, o döneme göre mucizevi gibi görülen bir sürede, 5 yıl içinde tamamlandı ve 27 Aralık 537’de kutsanarak törenle ibadete açıldı. Anadolu, Mısır, Suriye ve Yunanistan gibi bölgelerden getirilen taşların yanında altın ve gümüş varaklarla süslenen anıtsal yapının heybetiyle görenleri büyülemesi amaçlanmıştı.

BİR DAHA AYASOFYANIN YARI BÜYÜKLÜĞÜNE BİLE ULAŞILAMADI

Bizans mimarisi ve sanatı konusunda bütün dünyada önde gelen isimlerden biri olan Cyril Mango, Ayasofya’nın yapıldığı dönemde çılgınlık gibi görülebileceğini ancak daha sonraki dönemlerde hiçbir Bizans yapısının onun yarısı kadar büyüklüğe bile ulaşamadığını belirtiyor: Ayasofya’nın yapımının baştan sona bir mucize gibi algılanması, ancak insanüstü kutsal güçlerin katkısı sayesinde bitirilebildiğine inanılması, izlenen yüzyıllardaki teknik ve parasal çöküntünün bir ölçütüdür. Ayasofya’nın beyaz file dönüştüğünü, yani bakım ve onarımının çok pahalıya mal olduğunu ve Ortaçağ’da giderek azalan nüfus için gereğinden çok büyük olduğunu da sözlerimize eklemeliyiz… Büyük kilise diye bilinen ilk Ayasofya, Konstantinos ya da daha büyük bir olasılıkla II. Konstantinos tarafından yaptırılmış ve 360 yılında kutsanmıştır. Ahşap çatılı bir bazilikadır ve 404 yılında yanmıştır. İkinci bir kilide yaptırılmış, bu da Ocak 532 Nika ayaklanması sırasındaki yangında yok olmuştur. 415’te kutsanan ikinci Ayasofya’dan üstü örtülü, önü sütunlu girişine ait kalıntılar, kabartmalı bir baştaban taşıyan sütunlar dizisi ayaktadır. Kent merkezini küle çeviren 532 büyük yangını, sadece katedral değil, Aya İrini Kilisesi, Zeuksippos hamamları ve İmparatorluk Sarayının bir bölümünü de yakmıştır.

İLK KUBBESİ 20 YIL SONRA ÇÖKTÜ, YENİDEN İNŞA EDİLDİ

Tasarımın yakın bir öncüsü yoktur. Dönemin yaygın unsurlarının bir bileşimidir ama bildiğimiz kadarıyla bu unsurlar daha önce hiç bu düzenleme içinde bir araya getirilmemişlerdir. Ayasofya, izleyen yüzyıllarda da taklit edilemeyecektir. Yani 16. Yüzyıl Osmanlı camileri yapılana kadar. Bu özgüllük Ayasofya’yı bir gruba yerleştirmeyi de güçleştirir. Ayasofya’nın ilk kubbesi 20 yıl sonra çöker. 553 ve 557’de Konstantinopolis’i sarsan depremde çatlayan kubbe, 558’de yıkılır. Günümüzde Ayasofya’ya hükmeden gizemli gölge halesi, bir sabah erken, bir de akşamüstü geç saatte yatay güneş ışınlarıyla bölünen bu karanlık, zamanla pencerelerin önlerinin kapatılması ve mozaiklerin yok edilmesi yüzündendir.” (4)

AYASOFYANIN BUGÜNE ULAŞMASINDA TÜRKLERİN KATKISI BÜYÜK

Ayasofya 558’de kubbesinin çökmesinin ardından uzmanlardan oluşturulan bir komisyon tarafından yeniden inşa edilir. Geçmişteki teknik hatalardan ders çıkarılır ve bu kez inşa edilen kubbesi günümüze kadar ulaşır. Bazı bölümleri yıkılıp yeniden yapılan tarihi yapının ana tasarımında büyük değişiklik yapılmaz. Mango’ya göre Ayasofya’nın varlığını günümüze kadar ulaştırabilmesinde Türklerin bu anıtsal yapıya gösterdikleri saygının ve düzenli onarımların önemi büyük. Yapıdaki son büyük onarımın 1847-1849 yılları arasında İsviçreli mimarlar Gaspare ve Guiseppe Fossati tarafından yapıldığını kaydeden Mango, Ayasofya’da çok sayıda değişiklik yapıldığının da altını çiziyor. Mango, Hıristiyan ibadetiyle ilgili taşınmaz eşyaların tümüyle yok edildiğini ve apsiste din adamlarının oturması için yapılan bir tür basamaklı yapı olan synthoron’un da kaybedildiğini belirtiyor.

EGEMENLERİN 1500 YILLIK TOPLUMU YÖNETME ARACI

Ayasofya inşa edildiği dönemin kanla bastırılan bir toplumsal isyanın izlerini taşımasının yanında, yaklaşık 1500 yıldır egemenlerin toplumları yönetme aracı olarak kullandığı aygıt olarak da görülebilir. 1453’te İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet’in kendisini Roma’nın son imparatoru olarak görmesi ve Ayasofya’ya en az Bizans imparatorları kadar önem vermesi dikkat çekicidir. Fatih de tıpkı Bizans imparatorlarının dini bir anıtsal yapı olan Ayasofya’nın kitleler üzerindeki etkisini yaklaşık bin yıl kullanması gibi, bu kez de kiliseden camiye dönüştürerek kullanmak ister. Fatih’i diğer Osmanlı padişahları da izler. Öyle ki Kanuni Sultan Süleyman ile Hürrem (Batılı kaynaklarda Roxelana) Sultan’ın çocukları olan II. Selim, daha sağlığındayken Ayasofya’ya yapılan ilavelerden biri olan türbeye gömülmek ister ve daha türbe tamamlanmadan öldüğü için önce buraya yapılan bir otağa defnedildi tamamlanınca ise (1576-77) türbeye nakledildi. Ancak II. Selim Ayasofya’ya ilk defnedilen Osmanlı Padişahı olsa da son olmadı. III. Murat da 19 şehzadesiyle birlikte Ayasofya’nın haziresine gömülmüş, ardından ise burada yapılan türbeye nakledilmişti. III. Mehmet, I. Mustafa, Sultan İbrahim gibi Osmanlı padişahları ile çok sayıda hanedan üyesi de Ayasofya’ya gömülenler arasındadır.

AYASOFYA 1991’DEN BU YANA İBADETE AÇIK

Cumhuriyet döneminde önce onarıma alınan ardından ise 1934’te Bakanlar Kurulu Kararı ile müze işlevi verilen, 1935’ten itibaren de müze olarak hizmet veren Ayasofya’nın Hünkâr Mahfili kısmı ise 1991 yılından bu yana ibadete açık ve 2016’da Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından asaleten atanan kadrolu İmamlar görev yapıyor. 1985’te UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınan tarihi yapının bugün yeniden tartışma konusu yapılması, Ayasofya’nın bütün zamanlarda toplumu yönetenler tarafından nasıl kullanıldığının çarpıcı bir göstergesi. Bizans İmparatoru Justinianus’un, olayları bastırmak için elinde İncil, halkı dizginlemenin yollarını araması ile günümüz yöneticilerinin meydanlarda elinde Kuran ile siyaset yapması, yaklaşık 1500 yıllık zamanı sıfırlıyor.

KENTİN BU GÜNKÜ YOKSULLARI İSYAN ETMESİN DİYE

Ayasofya’nın Bizans’ı yönetenler için işlevi neyse, bugün Türkiye’yi yönetenler için de aynı olduğunu söylemek pek de yanlış olmaz. İnşa edildiği dönemde bu kiliseye girenin tanrıyı başka yerde aramasına gerek olmadığı yönündeki anlayış ile onun bir ‘kılıç hakkı’ ve fethin simgesi olduğu yönündeki anlayış arasında pek bir fark yok. Hıristiyanlığı imparatorluğun resmi dini haline getiren Bizanslı egemenler, Ayasofya ile birlikte uzun süren dini görüş ayrılıklarına da bir son vermek istiyorlardı. Dini ideolojinin mekânsal dışavurumu olan Ayasofya ile haçtan kubbeye geçiliyor, çarmıha gerilen İsa artık göğe, yani kubbeye yükseliyordu. 1500 yıl önce kentin yoksullarının kanı, eti ve canı üzerinde inşa edilen tarihi bir mekân, egemenler eliyle aynı kentin sokaklarını paylaşan bugünün yoksullarının isyanına bir tür tampon haline getirilirken, Fatih’in Vakfiyesi buna gerekçe yapılıyor.

İSTANBUL DA KUDÜS GİBİ DİNİ BİR ÇATIŞMA ALANI MERKEZİ Mİ OLACAK

Anadolu’nun dört bir yanında Selçuklu ve Osmanlı’dan kalan vakıf eserlerinin birçoğunun amacı dışında kullanılmasına izin verilmesi ise bu konudaki ikiyüzlü yaklaşımın çarpıcı bir göstergesidir. Kervansarayların ve hanların otel, kebapçı, düğün salonu; medreselerin kafeterya, hamamların çay ocağı, kalelerin ahır olmasına izin verenlerin Türkiye’nin en çok ziyaret edilen anıtsal yapısı olan Ayasofya konusundaki ısrarı, ekonomik ve siyasi açmazların içinde kıvranan bir ülkeyi din üzerinden yeniden tasarlamaktan başka bir şey değildir. İstanbul da tıpkı bir zamanlar bütün dünyanın kıskandığı, doğunun en güzel şehirlerinden biri olan, ancak neredeyse yüz yıldır çatışmalar ve ayrışmalarla anılan Kudüs gibi belki de uzun yıllar sürecek dini bir kavganın merkezi haline getiriliyor…

***

Yararlanılan kaynaklar:

(1): ‘Geç Roma İmparatorluğu Tarihi’, Stephen Mitchell. (Çeviren Turhan Kaçar. Türk Tarih Kurumu (TTK) Yayını)

(2): ‘Bizans’ın Gizli Tarihi’, (Procopius. İş Bankası Kültür Yayınları)

(3): ‘Bizans Tarihi’,  (Paul Lemerle, İletişim Yayınları)

(4): ‘Bizans Mimarisi’ (Cyril Mango, kendi yayını)

Eski Ayasofya fotoğrafları: (Sultan II. Abdülhamid dönemi Yıldız Albümleri, İ.Ü. Sayısal Arşivi)

Önceki haberBBC: Ayasofya kararına dış tepkiler?
Sonraki haberDSÖ: En yüksek günlük vaka sayısı
Yusuf Yavuz
YUSUF YAVUZ (GAZETECİ-YAZAR) Isparta, Sütçüler'de doğdu. 1990’da edebiyatla ilgilenmeye başladı. Deneme ve inceleme tarzındaki ilk yazıları 1996 yılında 'Atatürkçü Ses' Dergisi’nde yayımlandı. Aynı yıl yerel ölçekte yayın yapan kanallarda 'Dönence' başlıklı radyo ve televizyon programları hazırlayıp sundu. 1999 yılında Antalya'da kurulan Müdafaa-i Hukuk Dergisi’nde yazmaya başladı. 2001’de Gazete Müdafaa-i Hukuk’ta Muhabir-Temsilci olarak görev aldı. Daha sonra adı 'Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk' olan dergiyle bağını temsilci-yazar olarak sürdürdü. 2001-2007 yılları arasında Kaş Kitap Şenliğini organize ederek başta çocuklar ve gençler olmak üzere yöre insanının kültür, sanat ve edebiyat çevreleriyle buluşmasını sağladı. 2005 yılında Muğla ve Antalya arasındaki sahil bandında yaşanan yabancılara toprak satışına ilişkin yaptığı araştırmalar önemli etkiler yarattı. Deneme, inceleme, röportaj, düz yazı, haber ve yorumları; Cumhuriyet Akdeniz, Odatv, Yeni Harman, Edebiyat ve Eleştiri, Yolculuk, Evrensel, Atlas, Magma, Aydınlık, Birgün, Açık Gazete gibi dergi ve gazetelerde yayımlandı. Antalya merkezli VTV Televizyonunda, Pelin Gel Ağan'la birlikte 'İki Ağaç İçin' adıyla 16 bölümden oluşan bir program hazırlayıp ve sundu. Kanal V Televizyonunda, Biyomühendis Çağlar İnce ile birlikte, Yörük kültürünü ve tarihsel köklerini ele alan 'Islak Çarıklar' adlı belgesel haber programı hazırlayıp sundu. Araştırma yazılarından bazıları, 'Yer Bize Çimen Verdi' ve 'Darağacına Takılan Düşler' adıyla belgesel filmlere de konu olan Yavuz, şu sıralar 'Islak Çarıklar' adlı bir belgesel haber programı için çalışmalarını sürdürüyor. Ağırlıklı olarak arkeoloji, çevre, kentsel dönüşüm ve tarım konularını ele alan çalışmalar yapmayı yazılı ve görsel medyada sürdüren Yavuz, yıkım politikalarıyla tarımdan hayvancılığa, kültürden mimariye kırsal yaşamın dönüşümünü ele alan araştırma yazılarıyla tanınıyor. Ziraat Mühendisleri Odası Basın Ödülü, Çağdaş Gazeteciler Derneği Belgesel ödülü, Türkiye Ziraatçılar Derneği Tarım ödülü, Kubaba Derneği kültür hizmeti ödülü'nün yanı sıra Türkiye Ormancılar Derneği gibi çeşitli meslek odası, kurum ve kuruluşlar tarafından ödüle layık görülen Gazeteci Yusuf Yavuz, Likya'dan Teke yöresine uzanan coğrafyadaki su kültürüne ilişkin uluslararası bir sanat projesinin de danışmanlığını ve metin yazarlığını üstleniyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.