Aydın Doğan öldüğünde…

Aydın Doğan öldüğünde…

0
PAYLAŞ

Hürriyet Gazetesi’ne karşı 2001’de başlattığım hukuk mücadelesi herşeye rağmen sürüyor…

1998-2000 arasında 20 ay boyunca Hürriyet Ekonomi’de tam gün “muhabir” olarak çalışmıştım. İşveren olan Doğan Grubu çatısındaki Hürriyet Gazetesi, çalıştığım dönemde sigorta primlerimi yatırmadığı için bir türlü emekli olamıyordum… Ne yazık ki 2 Haziran Perşembe günü Bakırköy İş Mahkemesi’nde görülen son dava da “müracaat”a bırakıldı. Bunun anlamı davanın zaman aşımından düşmesi engellenerek yeniden hak aramak üzere zamana bırakıldı. Bir diğer deyişle herşey silbaştan…

Hürriyet’te birlikte çalıştığım Ekonomi Servisi Müdürü Müdürü Vahap Munyar (Aynı zamanda gazetecilerin haklarını korumakla yükümlü Türkiye Gazeteciler Cemiyeti-TGC Başkan Vekili), mahkemeye gelerek benim Hürriyet’te sigortayı hak edecek bir iş yapmadığımı, yazı ve fotoğraflarımı dışarıdan gönderdiğimi söyleyerek patronu adına şahitlik yapmışlardı. (Sakın bana ‘doğal’ demeyin. Çok kızıyorum…)

Munyar ile çömezleri Nurten Erk ve Emre Özpeynirci’ye rağmen mahkemede Hürriyet’te 20 ay tam gün çalıştığımı kanıtladım. Fakat işveren ve SSK avukatları, işten ayrıldıktan sonra 5 yıl* içinde dava açmadığım gerekcesiyle davayı, usulden hak düşürücü süreye (zaman aşımına) sokmaya çalıştı. Böylesi aptal bir zaman aşımı nedeniyle kamu zarar edecek, ben hakkımı yitireceğim ve haksız kazanç elde eden işveren ile onun kraldan çok kralcıları kına yakacaktı… Buna izin veremezdik.

Türkiye’de bir çalışanın işverenin dosyalarını denetleme yetkisi yoktur. İşveren sigorta primlerini yatırmamışsa bu Çalışma Bakanlığı’nın görevidir ve yalnızca da onun denetimindedir. Çalışanlar işverenin yasalara uyduğunu, Çalışma Bakanlığı müfettişlerinin de işini yaptığını düşünür ve normalde emekli olmak istediğinde eski işvereninin katakullesini anlayabilir. Mağdur çalışan, yargıya gittiğinde de “Ooo hemşehrim aradan çok zaman geçmiş. Senin hakkın zaman aşımına uğramış” denilmesi büyük haksızlık ve vicdansızlıktır…

Bizim mahkeme süresince SSK avukatları da “işveren ile benim emekli olabilmem için kumpas kurabileceğim” senaryosuyla bana karşı savunma yaptı ve sürekli davanın düşmesi için çaba gösterdi… Garip ama gerçek…

BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNÜ ASIL ÇİĞNEYENLER?

Aydın Doğan’ı şahsen tanımam… Hürriyet’te çalıştığım dönemde bir keresinde asansörde karşılaşmış, arkadaşlara da “Ben de hacı oldum” diye espiri yapmıştım… Bu büyük patronu yakından tanıyanlar iyi, kalender ve anlayışlı birisi olduğunu söylerler. Öyledir belki… Ama benim için vahşi kapitalizmin örnek gösterilebilecek en vahşi temsilcisi…

Ne yazık ki son günlerde AKP’nin baskıları karşısında mağdur edebiyatı yapması da bu duygularımı değiştirmiyor…

Geçen 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde Doğan Grubu’nda çalışan eski solcu gazeteciler, basın özgürlüğünü savunurken yalnızca siyasi iktidarın gazete patronlarına mali yollarla baskı yapmasından yakındılar… Haklıydılar ama söyleyemedikleri geneldeki basın özgürlüğünün önündeki diğer engelleri de ben sıralayayım:

– Patronların şirket grubu çıkarına yayın politikası gütmesi,
– Patronların yayın organını kendi siyasi tercihleri doğrultusunda yayına zorlaması,
– Sendikaların gazetelere sokulmaması… Haliyle gazetecilerin hiç bir sosyal hakkı ve editöryel bağımsızlığının olmaması,
– Çoğu gazetecinin ücretlerinin önemli bir bölümü ya da tamamı yasadışı olarak “telif” olarak ödenmesi,
– İlk işe başlayanların yasal sürelerinde sigortası yapılmaması,
– Gazetecilerin çalıştırılması gereken 5953 sayılı yasanın (yalnızca kamu ilanı almak için zorunlu olan sayı hatırına) kısmen uygulanması…

Bu örnekleri sayfalar dolusu uzatabilirim… Bu tür haksızlıkların; “iyi adam” Aydın Doğan’ın haberi yokken şirket menecerlerine dönüşen genel yayın yönetmeni ve servis müdürlerinin işgüzarlığı ile yapıldığını söylemek büyük saflık olur…

Ayrıca Aydın Doğan’ın kendisiyle ilgili bütün yazılan çizileni takip ettiğini biliyorum… “Aaaa öylemi olmuş!” deyip şahsıma yönelik yapılan haksızlığı gidermek için şimdiye kadar bir şey yapmadı…

Yaşadıklarım bana “Basın özgürlüğünü asıl çiğneyen ve benim hakkımı gaspeden Aydın Doğan’ın ta kendisidir!” diye düşündürttü.

DESTEK VE KÖSTEK OLANLAR

Dava süresince bazı meslektaşlarım, yazdığım yazıların yaygınlaşmasını sağlayarak destek oldular. Bazıları da bana mesaj gönderip hak arayışımdaki cesaretimi tebrik etti. Sağolsunlar… “Cesaretimi” diyorum çünkü medyanın yarısından fazlasını kontrol eden bir gruba dava açmanın anlamı sektördeki bütün kapıların size kapanmasıdır…

Hürriyet’te çalıştığım dönemde servisten bazı arkadaşlarla birlikte yemekhaneye inerdik. Munyar ve o dönemdeki köşe yazarı (şimdiki genel yayın yönetmeni) Enis Berberoğlu da bu ekipteydi. Berberoğlu, bir kaç ay önce İnsan Kaynakları Müdürü Sancak Basa’ya telefon edip davanın anlaşma yoluyla çözülmesi için çaba göstermesini istedi. Niyeti o eski dildeki “adaletin tecellisi”ydi… Sağolsun…

Basa’nın kafası basmadı ve torba yasa fırsatını da tepti. Şirketini pirim cezasından kurtarmak adına anlaşmaya yanaşmadığını belirten Basa, telefonda “Ne yapayım?” diye sordu. Basa’yı altına basa basa “Bunu sigortasız gazeteci çalıştırmadan önce düşünecektiniz…” diye yanıtladım.

Belki inanmayacaksınız ama bazı meslektaşlarım da dava süresince bana köstek oldu… Örneğin TGC Başkanı Orhan Erinç… Erinç, TGC’nin hukuk yardımı vermesini engellemekle kalmadı, “Patronu lehine meslektaşına karşı şahitlik eden Vahap Munyar’ın TGC üyeliği düşürülsün” dilekçemi dikkate bile almadı. Erinç’in basın piyasasında bir kariyeri olabilir ama benim gözümde o bir hiç…

Avrupa Türk Gazeteciler Birliği (ATGB-UK), TGC Başkan Vekili Vahap Munyar’ın işveren şahidi olarak mahkemede sosyal haklardan arındırılmış ‘telif’i bir hak olarak göstermesini sertçe eleştirdi. Türk basınına uzun yıllar emek vermiş, isimlerine aşina olduğumuz pek çok gazeteciyi çatısında toplayan, benim de üyesi olduğum ATGB-UK’ye (Şimdiki adı BTGB) duyarlılığından dolayı teşekkür ederim…

Üyesi olduğum bir diğeri Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) de başvurularımı yanıtsız bıraktı.

Bu koftan derneklerin hepsine külliyen “Yuh” çekiyorum… Yazıklar olsun size… Ben tabelanızda yazan “gazeteci”yim. Aydın Doğan ise gazetelerin patronu. AKP’ye karşı Aydın Doğan’a sahip çıkarken, benim hak arayışımda neredeydiniz?

Benim Hürriyet’te çalıştığım dönemdeki mesai arkadaşlarım Celal Toprak ve Cüneyt Uzunoğulları, Doğan Grubu’yla bağları kalmamasına karşın mahkemeye gelip “Bu arkadaşımız Hürriyet’te tam gün çalıştı” diye şahitlik yapmayı reddettiler.

Toprak, AİTİA Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’ndan arkadaşım, hatta yoldaşımdı… Çalıştığımız dönemde Doğan Grubu gazetelerinden Gözcü’de editör ve şimdi olduğu gibi yine Ekonomi Gazetecileri Derneği başkanıydı. Uzunoğulları ile de Londra’dan tanışmış ve bazı sol protestolarda birlikte yer almıştık… Hürriyet’te masalarımız da yanyanaydı…

Bu ikili benim yanımda “demokratlık, solculuk” edebiyatı yapamaz artık… Türk kültüründe garip bir şekilde “çürük” diye engellilere ya da seks emekçilerine denir ya… Oysa “çürük” aramızdaki bu tür insanlardır… Onları keşke hiç tanımasaydım… Bunlara ne desem bir eksik kalır…

Hürriyet’te çalıştığım dönemde istihbaratta foto-muhabirliği yapan (üstelik merhabalaşmanın ötesinde bir yakınlığım olmayan) Mustafa Arık, işini gücünü bırakıp mahkemeye geldi ve doğruyu söyledi… Hürriyet İnsan Kaynakları eski çalışanı Tuğba Özkabakçı ve Turizm Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Fehmi Köfteoğlu ve Avukat Ayşen Durmuş da Arık gibi cesur insanlardı… Onları dostlukla kucaklıyorum. Hayat bana bir kez daha bana aslolanın iyiler ve kötüler arasındaki mücadele olduğunu gösterdi…

Bana göre; bir anne ya da babanın çocuklarına bırakacağı en iyi mirası, haksızlıklara karşı meydan okuma cesareti olmalıdır… İnsanı “insan” eden budur! Tıpkı Shakespeare’in ünlü tiradındaki gibi:

“Olmak ya da olmamak,
İşte bütün sorun bu!
Zalim kaderin oklarına, yumruklarına,
Düşüncemizin katlanması mı güzel?
Yoksa bela denizlerine direnip,
Yeter! Dur demesi mi?”

YOLA DEVAM…

Şimdi ne olacak?

Anayasa Mahkemesi’nden kamu yararına karşı olduğu ve adalete güveni zedelediği gerekcesiyle “sigorta primlerini yatırılmadı” davalarında “zaman aşımı”nın tamamen kaldırılmasını isteyeceğiz. Bir iş çıkmazsa “Türkiye’de hak arama süreci tükendi” diye AİHM’e gideceğiz… Uluslararası basın örgütlerine de derdimizi anlatıp, destek isteyeceğiz. Yani yaygaranın hası yolda…

Bu süreçte olur da Aydın Doğan benden önce ölürse dünyanın neresinde olursam olayım cenazesine katılacağım. Musalla taşının başındaki imam efendinin “Hakkınızı helal edin” çağrısına “Etmem!” diye bağıracağım.

“Dünya hali ya sen önce gidersen” diye sorarsanız? Vasiyetimdir, meslektaşlarım benim yerime bağırsın… Benim için değil kendileri adına, gazetecilik mesleği adına…

Değerli okur, ulusal bir gazetede, bir gazetecinin kolu kanadı kolayca kırılabiliyorsa, kalemi çoktan kırılmış demektir…

Şimdi duygularımı sorarsanız, “Değmen benim gamlı yaslı gönlüme” derim… Kendimi yaralı bir aslan gibi hissediyorum. Üstelik çakalların yardımıyla önünden yemeği çalınmış bir aslan… Gırrr…

______________________

* Hürriyet’ten ayrıldıktan hemen sonra yasal süresi içinde dava açmıştım fakat 2001 krizi nedeniyle döndüğüm Londra’da Hürriyet’te işe başlayınca Ertuğrul Özkök, o dönemin Dış Haberler Müdürü Ayşe Karasu aracılığıyla “ya iş, ya dava” tehditinde bulunmuştu. Karasu şimdi HaberTürk’te… Avukatlarımın önerisiyle davayı müracaata bırakmış ve Londra Hürriyet’te ilişkim kesildikten sonra davayı yeniden açmıştık. Fakat yargı Hürriyet Londra’daki çalışmamı dikkate almadı ve Hürriyet İstanbul’daki işten ayrılış tarihimi zaman aşımının başlangıcı olarak kabul etti.

BİR CEVAP BIRAK

one × five =