Aynanın baktığı yüzler – 2

İKİNCİ YÜZ:


O gün aynı semtte bir kadın yatağında uzanmış yatıyordu. Hastaydı. Ve uzun zamandır kanserle boğuşuyordu.


Genç ve güzeldi. İyide bir işi vardı. Bu hastalığa yakalanmasaydı, şimdi evlenmiş ve belki de çocuk sahibi olmuştu bile. Ama şu kalleş hastalık tüm hayallerini yıkmış onu çaresiz bırakmıştı. Neden Allah kendisini seçmişti ki?  İçinde isyanları oynuyordu.


Bir ara ilginç bir şekilde kendi kendine her şeyi bırakıp kalan ömrünü ibadetle geçirme isteği uyanmıştı içinde. Ölüm korkusu ahireti mi hatırlatmıştı ne? Ama bunu becerebileceğini sanmıyordu. Şunun şurasında ne kadarcık ömrü kalmıştı ki… Bari son demde hayatın tadını çıkarsındı. Bu günler bir daha geri gelir miydi hiç…  Hayatın son deminde gününü gün etmeye bakmalıydı.


Ya ölümden sonrası… Aman cezası neyse çekerdi işte. Zaten en değerli şeyi de elinden alınıyordu…                              


Hayatında yaşadığı gel gitler onu iyiden iyiye yormuş, hastalığını daha da şiddetlendirmişti. Şimdi bitkin bir halde yatağında ölümü bekliyordu. Henüz elden ayaktan kesilmemişti. İşine gidip gelebiliyordu. Fakat saçları dökülmüş, hareketleri yavaşlamış, güzelliğini iyiden iyiye kaybetmişti. Bir yandan henüz ayaktayım, henüz ölmedim dercesine işe devam ederken, bir yandan da insanların kendine acıyarak bakmasından rahatsız oluyor, evden dışarı çıkmak istemiyordu.


O gün uykusundan derin bir acıyla uyanmış bunları düşünüyordu. Hem fiziksel hem de ruhsal olarak acı çekiyordu. Yatağından kalktı ve mutfaktan bir bardak su alarak acılarını dindirmek için doktorunun verdiği ağrı kesici hapı hemencecik yuttu. Bir müddet odada dolandı. Televizyonu açtı kanallar arasında gitti geldi. Sıkıldı, kumandayı yere fırlattı. Hızlı adımlarla sığınağı olarak seçtiği odasına yöneldi.


Odanın duvarları tamamıyla resimlerle doluydu. Çocukluk resimlerinden hasta olup saçlarını dökünceye kadarki bütün resimleri… Gözleri onlar üstünde gezinirken, hayali üç yaşında çektirmiş olduğu fotoğrafa takılıp kaldı. Ne kadar da güzeldi! Düz ipek saçları beline kadar iniyordu. Yüzündeki tatlı gülücüklerle küçük bir meleği andırıyordu. Tekrar yaş sırasına göre dizdiği resimler üzerinde dolaşırken gözleri, güzelliğinin farklı yansımalarını resimlerde seyretti. Onlarla gurur duyuyordu. Her hali ışık saçıyor gibiydi.


Ona en ilginç gelen şey bütün resimlerinde ya gülüyor ya da hafifçe gülümsüyor olmasıydı. Gerçekten hep mutluluklarla mı doluydu yaşadıkları? Yüzde yüz evet diyemedi. Biraz yapmacıklık sezinler gibi odu, fakat üzerinde durmadı. Durmak da istemiyordu. Ruhu, negatif şeyleri görmeye tahammül edemiyordu zira. Tekrar resimlere döndü. Odanın içine taşıdı görüntüleri. Konuştu onlarla. Dertleşti. Halini anlattı. Onlarda yeniden kendini buldu, canlandı. Yüzü, gülmeye başladı.


Bakışları bir an duvarın kenarında duran aynaya kaydı. Kendine baktı. Şimdi bu güzel haller içinde sırası mıydı bunun? Suratını astı. Düşüncelere daldı. Geleceğini düşledi. Ürperticiydi; bakmak istemiyordu ona. Bir an bir karaltı belirdi karşısında. Deştikçe belirginleşen bir şey… Kara bir hayalet odanın içine daldı ve dağıttı her şeyi. Görüntüler odanın içini terk edip duvara yapıştılar. Donmuştu hepsi. Kendini hapiste hissetti o an. Pencereden uzaktaki karelere hasretle bakıyordu sanki. Şimdi hepsi yabancıydı. Onu orada yalnız bırakıp gitmişlerdi. Artık o uğursuz şeyle baş başaydı. Baş başa mı? Neee… diyebildi ve telaşla etrafına bakındı. Ohh… Neyse ki kimsecikler yoktu. Derin bir nefes aldı.


Yalnız olduğuna içerledi. Keşke birilerini çağırsaydı. Ama hep birilerinden yardım istemek gururuna dokunuyordu. Kendi başına ayakta durmayı becermeliydi.


O sırada karşı duvarda sevgilisinin resmini fark etti. Ahh… Keşke yanında olsaydı!


Odanın duvarlarından birini sevdiklerine, özellikle de ona ayırmıştı. Tek tek baktı resimlere, anıları canlandı. Oda yine şenlenmişti. Onların kahkahalarını ve mutluluk sedalarını duyar gibiydi. Ne ilginç burada da herkes ya gülüyor, ya kahkaha atıyor ya da gülümsüyordu.  Birlikte ne kadar da mutluydular.


Resimlerden biri onu iyiden iyiye kendinden aldı. Sevgilisiyle dans ediyordu orada. Şimdi de yanındaydı. Uzun süre dans etti onunla. Tıpkı o ilk tanıştıkları geceki gibiydi. Hoş kahkahalar attı. Gülücükler dağıttı etrafına.


Fakat hasta bedeni o kadar harekete gelemedi. Yorulmuştu. Tekrar aynaya gözü takıldı. Nedense bugün gözleri hep aynaya gidip duruyordu. Kastı mı var ne?


Dökük saçları ve solmuş bitkin yüzle yine sahnedeydi gerçek.  Ve o uğursuz… O da ne!? O garip şey ona uzanıyor ellerinden tutup çekiyordu onu. Aynanın içine…


Yüreği ağzına geldi. Avazı çıktığınca bağırdı. Kurtarın beni!!! Kimseden ses çıkmıyor, kimsecikler yardıma koşmuyordu. Uğursuz yaratık hızla çekip uzaklaştırdı onu odadan. Bağırmaya devam etti. Fakat sesini işitecek kimsecikler yoktu etrafında. Sevdikleri hüzünle seyrediyordu onu. Ama hiçbir şey yapmıyorlardı. Ya da yapamıyorlardı. Sesi kısıldı. Kendini duyamaz oldu.


Hızla bir tünelin içine doğru çekildi. Duvarlarda hayatı kare kare gözünden kaydı. Tünel girdaba dönüştü.  Sonunda tamamen içine çekti onu. Düştü… düştü… düştü… Sanki her şeyden düşer gibiydi. Son bir düşme sesi duydu. Ve her yer karardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

three × 1 =