Babalar ve oğulları

Babalar ve oğulları

0
PAYLAŞ

Yıllar önce, Dr. Stress adlı televizyon programının sunuculuğunu yaparken, “Babalar ve Oğullar” adlı bir program sunmayı tasarlamıştım.Çetin Altan, Mehmet ve Ahmet Altan kardeşler bir araya gelseler, ve Turgenyev’in romanında olduğu gibi, memleket meselelerini tartışsalar, fakat asıl mesele “oğlum ben bunu sana böyle öğretmedim”, “oğlum bak ben solcu bir milletvekiliyken o yumruğu, senin yıllar sonra böyle olman için yemedim” olsa fena mı olurdu?

Bu uğurda Çetin Altan’ı Feneryolu civarlarındaki evinde ikna turuna çıktım. İster misin o gün elektrikler kesilsin! (Bugünün Ahmet’i, o elektrikleri askerlerin kestiğini sanacak kadar sığ bir bilimsel çıkarım gücüne sahip ne yazık ki.)

O zaman da, bende bugünden fazla olarak 30 kilo var. Marş marş diyerek, Altan’lar uğruna 14, 15 kat merdiven çıktım.

Dünkü (29 Haziran) Akşam Gazetesi’nde Oray Eğin’in Altan ailesini inceleyen muhteşem yazısı beni Babalar ve Oğullar konusunda taraf olmaya tetikledi.

“Neyin mücadelesini vermişler, neye direnmişler, neyi feda etmişler ki?
Babası 12 Mart’a alkış tutmuş, oğlu 12 Eylül olur olmaz solcu geçmişine küfretmiş ve Özal’a yaranmış. Cumhurbaşkanı’nı ayakta alkışlayan, iktidar sofrasında kadeh tokuşturan onlar. Hangi demokrasi mücadelesinden bahsediyorsunuz, tek amaçları ceplerini doldurmak ve kendilerine rant sağlamaktı.
En büyük özellikleri ise ne modaysa onun peşinden gitmek…
Önce solculara küfretmek, sonra Özalcılık, sonra dönemin modasına uygun olarak Kürtçülük, şimdi Fethullahçılık ve Siyasal İslamcılık… Bugün Türkiye’de gerçek bir darbe havası olsa, asker de gerçekten darbe yapmaya niyetli olsa, kamuoyunda bir darbe beklentisi olsa baba-abi-kardeş-torun-damat hep bir ağızdan en büyük darbeci olurlardı. Babasının 12 Mart’ta yaptığı gibi darbeye alkış tutarlar, askeri müdahalenin öneminden bahsederlerdi…
Ama şimdi moda askere vurmak, onlar da modaya uyuyor…”

http://www.aksam.com.tr/2009/06/30/yazar/13322/oray_egin/entelektuel_ikoncan.html

Önce biraz Turgenyev! Gerçi Taraf’ta Murat Belge, Ferhat Uludere, Mehmet Güreli, Pakize Barışta gibi ustaların yanında bana edebiyat tahlili yapmak düşmez ama Turgenyev, Pavel Petroviç kahramanını boşu boşuna da Feneryolu’nda ondördüncü kata çıkartmaz değil mi? Bir klasiğin klasik olmasının nedeni, karakterlerinin her çağa, her çağdaşa hitap etmeleridir. Bu laf üzerine sakın ola ki dönekler, her çağa her çağdaşa hitap ederek, klasik olabileceklerinin çıkarımını yapmasınlar. Oray Eğin, son derece güzel özetlemiş Babalar ve Oğullarının , artık kelimenin wikipedia manasıyla klasikleşmiş dönekliklerini.

PAVEL PETROVİÇ: Sınıf ayrılıkları ve törelere inanan, kendini soylu sayan ; bir zamanlar Rus ordusunda da görev yapmış ve ileride Rusaya yönetimine geçecek biri olarak bakılırken bir anda kendini kardeşinin yanında; çiftlikte ömrünü geçirirken bulmuş biridir.
NİKOLAY PETROVİÇ: Çiftlik yönetmekle uğraşan , her şeyi oğlu için yapan bir kahramandır.Katya ile evlenmekten çekinen fakat abisinin ve oğlunun desteğini aldıktan sonra o da törelerin zamanla değiştiğine inanarak onunla evlenen böylelikle kitapta yazarın betimlemek istediği kahramandır.

Bir an için Ahmet Altan’ın Pavel Petroviç, Çetin Altan’ın Nikolay Petroviç, çiftliğin de Feneryolunun o tarafları olduğunu düşünün.

Pavel’in Rus ordusunda görev yapmış olması , baba Nikolay’ın da Katya ile evlenme istemi dışında öykü neredeyse birebir tutuyor!

Koskoca Çetin Altan’ın, o zamanlar Dr.Stress’te stres atmaktan niçin korktuğunu şimdi daha iyi anlıyorum! Belli ki, Pavel Petroviç’in saçmasapan konuşmasından ürkmüş. Entellektüel bir baba için ne ürkünç bir şey değil mi?

80’ler…

Önce devrimcilerle alay etti Ahmet Altan. Yalçın Küçük’ün deyimiyle yazdığı küfür romanlarında, kendilerini doğru ya da yanlış, ama bir ideale adayanlara küfrederek, entellektüel elitistliğe soyundu. Robert Lisesi’nde öğrenciyken yazar tarafından katıldığı bir edebiyat söyleşisinde kendisini döneklikle suçladığım zaman, öğretmenlerimin gözünün içine bakarak beni nasıl da Kenan Paşa’sının Milli Eğitim’inin kanatlarına terk ederek, arkasına bakmadan kaçıvermişti. (Oysa şu sıralar bir panelde, ben konuşmacı olarak, soru soranı düzenle karşı karşıya getirebilecek bir soruyla muhatap olduğum zaman en önce soru soran öğrenciyi koruyorum)

90’lar….

Ahmet’in romantizm döneminin başladığı yıllar. Ucuz kağıtlara basılmış milyonlarca romanla kadınların gönlünü çeldi. Aşkı tarif etti. Bu dönemde onun küfür romanlarında alay ettiği solcuların bir bölümü işkencede ölmüş, bir bölümü ise reklamcı olarak doğru yolu (!) bulmuştu. Gençler aşk, sevgi,

vav, cız, öpücük diyerek, Evren Paşalarının hapislerinde çürümüş ve Ahmet paşalarının bile alay konusu olmuş ağabeyileri gibi olmamak için doğru yola kayıyorlardı. Globalizasyonu Bayburt’ta tenis kortu açmak “, Altan ailesinin şiar edindiği “Türklerin mesleği yoktur” sözünü “para kazanmayan kişinin mesleği olmaz” sanan gençler, depolitize olmuşlar, Ahmet Altan ağabeyileri de bu depolitizasyon modasını sonuna kadar kullanarak, onlara aşk edebiyatı satıp, milyonlarca baskıya ulaşmıştı.

2000’ler…

Ahmet Altan, Orhan Pamuk olamadı.

Çetin Altan, Yaşar Kemal olamadı.

Bu parlak zekalardan beklenen uluslararası başarılar, Pavel ile Nikolay’ın ondördüncü katında duvardan duvara halılar arasında kalan sığ sohbetlere dönüştü.

Çetin Altan için gazete değiştiren okuyucular , ne yazık ki üstadın artık hangi gazetede bile yazdığını hatırlayamaz oldular.

Yazılarından dolayı 300 kez mahkemeye gitme onuru taşıyan yazar, olsa olsa apartman yöneticisiyle ihtilafından dolayı mahkemeye çağrılır hale geldi.

2010’lar…

Önce entelektüelleri taraf olmaya çağırdılar. Sonra, yukarıda adını saydığım kültür alanında değerli ve bana hitap eden Neşe Düzel, Alper Görmüş, Rasim Ozan Kütahyalı, Halil Berktay gibi güçlü kalemlere sığınarak hem yazılı basının en donanımlı sanat eklerinden birini çıkardılar, hem de entelektüelleri gazetelerine bağlamak için çeşitli tuzaklara başvurdular. Bu yolla gazetelerindeki bazı taraflı köşe yazarlarının Cumhuriyet eskidi, Kemalizm ideoloji değildir, Atatürkçülük demode oldu, Militarizm kötüdür gibi, özünde tartışmaya açık ama tartışan kişinin sözünde tartışmaya değmeyecek konuları, donanımlı kültür ve sanat ekinin yanında promosyon olarak kokozladılar.

Karısına bok yediren bir yazara sayfa açtılar, kendi kadın yazarlarını “pavyondaki namuslu kadın” ahlakı söylemleriyle aşağıladılar…. Kadının özgürlüğüne evet diyerek türbana yeşil ışık yaktılar ama aynı sayfalarda, ataerkil genleriyle öyle bir kadın düşmanlığı pompaladılar ki,anlayan beri gelsin! Sözümona dertleri mazlumun yanında olmaktı ama kadını aşağılayarak, aslında türbanın yanında da olamayacaklarını , kadının bedenini pavyon malzemesiyle eşdeğerde gören eskimiş solcu değerlerini kusarak, sadece tiraj uğruna ve babalarını mutlu etmek uğruna çalıştıklarını net bir biçimde ortaya koydular.

Azınlık hakları, Kürt hakları, Ermeni konusu için mücadeleleri ise, sadece statükonun değerleri, hükümetlerinin politikalarıyla sınırlı. Taraf olması gereken gazetede; örneğin Radikal 2’de ya da Birgün’de okuduğunuz kadar bağımsız bir yazı okudunuz mu bugüne kadar?

Yine kendimden örnek vereyim… Etnik kökenimden dolayı bir magazincinin , 2010 Türkiye’sine yaraşmayan yazısına maruz kaldığımda, benimle tam üç saat röportaj yaptılar, ama asıl babalarından onay alamamış olacaklar ki, röportajı yayınlama cesaretini gösteremediler. (Belki tarafçılıkları tutar, bu yazıyı yayınlarlar, o zaman insanlara bok yediren yazarlarının kokteylinden bir tadımlık alırım vallahi)

Askere küfür etmeyi biliyorlar ama 12 Eylül’de solcuları, Kenan Paşa’yı mitleştirerek aşağılamayı, 12 Mart’ı alkışlamayı biliyorlar!

Gazetenizin değirmenin suyu nereden geliyor denildiği zaman, “batıyoruz” söylemlerine sığındılar.. Ondan sonra nedense mucizevi birileri ortaya çıktı, sermaye sağladı da, onları bir dakikada tüm maddi sıkıntılarından kurtardı! Yahu, bu mucizevi kişi niçin çıkıp da fakir yurdum insanının fikir üreticisine sahip çıkmaz, tesadüfen tarafı beslemeyi seçer? Hiçbir gazetenin batmasını istemeyiz tabi, ama bu millet her kazandığı savaşın faturasını kanıyla, canıyla, dişiyle, tırnağıyla ödemişken,

Durup dururken türeyen taraflı sermayeye inanmakta da azıcık güçlük çekeriz doğrusu!

Hadi Turgenyev’e dönelim. Babalarımızın nerede öldüğünü, niçin öldüğünü, neyin umruna öldüğünü, nasıl öldürüldüğünü, defalarca ve tekrar tekrar niçin can verdiğini, oğullarımızın nerelerde niçin, nasıl, gerekirse yoksullukla, gerekirse yoksun ve yalnız olarak ne zaman öleceğini çok iyi biliyoruz.

Bugün Atatürkçülük söylemini boş, demode ve sizin tarafta bulamayabilir, yazar son paragrafa kadar

iyi götürmüş, son paragrafta gereksizce hamaset, lüzumsuzca taraflılık, anlamsızca çığırtkanlık yapmış diyebilirsiniz.

Bu konuyu babalarınızla tartışınız. Babalarınızın uygun gördüğü cezayı kesiniz, kestiriniz.

Biz de oğullarımızla, mazlumu koruma ve aydının tarafında olma konusunda samimi olmadığınız konusunu sonuna kadar tartışırız.

BİR CEVAP BIRAK