Bahar Rapsodileri…

Küçük olan güzeldir… Bozulmamıştır, doğaldır, naiftir… Kasabalar, köyler böyledir… Birçok popüler tatil destinasyonundan daha kişiliklidir, değişmemekte ısrarlıdır. Turizme ne kadar ihtiyaç duysalar da insanlarının yüzlerindeki ifade kolay kolay değişmez.


Bazen insan karmakarışık duygular içerisinde olduğunu hissederek kendinden ve çevresinden adeta uzaklaşmak, kaçıp gitmek isteyebilir. Özellikle de böyle durumlar kış mevsimine girerken ya da kış biterken, baharı beklerken yaşanır. Tıpkı ‘Bahar Rapsodileri’ gibi…


Çünkü insan yaşamı boyunca birçok ilkbaharlar, yazlar, sonbaharlar ve kaçınılmaz olarak ta kışlar yaşar. Zaten yaşlanmak dediğimiz şeyde nedir ki?…


Yaşlanmak bazen zamanı çalmak, bazen de kaybolan zamanı aramaktır. Geçmişe bakıp üzülmek, başını alıp gitmek, kaçmaktır. Geçmişi geçmişte bırakmaktır.


Gençlikten yaşlılığa geçiş o kadar yavaş ki, insanın kendisi bunu pek fark edemiyor diye yazmış Andrea Mourois. Ve devam etmiş; “Sonbahar yazın yerine geçerken de, kış sonbaharın yerini alırken de farkına varamıyoruz. Yaz sonunu yoklayan sonbahar, yaprakların arka yüzünde belli belirsiz sarı lekelerle başlıyor kış yolculuğuna”…


Bu aslında hayatın ortak ritmidir. Ve biz insanlar içinde aynıdır. Şakaklara filizlenen kırlar, bunlara usulca eklenen kırışıklıklar, unutkanlıklar, yorgunluklar… hoş geldin yaşlılık!


Sonbahardan sonra karlarla fırtınalarla kış gelir. Bu siz ne yaparsanız yapın değişmez bir düzendir. Kışı önleyemezsiniz. Kış mutlaka gelecektir.


Kışı önleyemezsiniz ama değiştirebilirsiniz. Onu sonsuz ve keyifli bir mevsime çevirebilirsiniz. Soğuk ve fırtınalı kış gecelerini sıcacık yuvanızda sağlık, huzur, mutluluk içinde geçirebilirsiniz.


Tıpkı gençliğinizin o coşkulu kışları gibi… Yaşlanmaya giden yol önemli ve sert bir virajdır. Bu yol aynı zamanda olgunlaşmanın, farkına varmanın, kavramanın, bir şeylerin değişimi anlamanın yoludur. Önümüzdeki yol farklı bir yol, yaşadığımız zaman farklı bir zamandır. Olgunlaşmanın tadına varmaktır.


Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz? Ya göz çevresindeki mor halkalar dediğinizde sonbahar tamamlanmış, kış kapınıza çoktan dayanmıştır. Henüz taptaze sandığınız sonbaharın sarı yaprakları içten içe yıpranmış, bir kasım sabahı patlayan ilk fırtınada dökülmüşlerdir.


Aslında fırtına bahanedir. Sorunun kaynağı çok daha derinlerdedir. Ruhunuz ve bedeninizdedir, sizdedir.


İlkbahar doğanın adeta kış uykusundan uyanması, üzerindeki, yorgunluğu, miskinliği atması gibidir.


Tıpkı bizlerinde kışın bitimiyle birlikte üzerimize ağırlık yapan, bir anlamda da bedenimizi hapseden giysilerimizi üzerimizden çıkartmak için sabırsızlanmamız gibi…


Kışın o kendine özgü güzelliklerinin yanı sıra, çoğu zaman karanlık, kasvetli, sisli, puslu, üşüten, ürkütücü bir yanı da vardır.


Ama baharla birlikte insanın yaşamına ışık, renk ve koku gelir. Güneşin o insanın içini ve ruhunu ısıtan, aydınlatan, yaşama sevinci veren sonsuz enerjisiyle birlikte; kırları, çiçekleri, kuşları, ırmakları, masmavi gökyüzünü ve denizleri ne kadar özlemiş olduğunuzu anlarsınız.


Bunun için de baharı şiirlerle, şarkılarla, dostlarla, anılarla…kırlarda yürüyüp, çimlere uzanarak, balık avlayarak, fıkralar anlatarak karşılarsınız.


Karar sizin artık! Yani kararı siz vereceksiniz. Bugüne kadar her ne yaşadıysanız, onlar artık bir noktadan sonra gerilerde ve anılarda kaldılar. Bundan sonraki yaşamınızı, kalan ömrünüzü her ne kadar kendine özgü keyifli yanları olsa da; genellikle, sorunların ve hastalıkların ağır bastığı kış havasında mı, yoksa yaşama sevinci ve coşkusuyla dolu bahar havasında mı yaşamak istersiniz?


Unutmayın seçim sizindir. Seçimi siz yapacaksınız, kararı siz vereceksiniz. Eğer yaşlılığı kışa ve gençliği de bahara benzetecek olursak ki doğal olan da budur. En iyisi bu gençlikle yaşlılık arasındaki yaşam çizgisini doğal sürecine bırakmaktır.


Yaşlanmamaya veya yaşlılıktan korkmaya değil, formda kalmaya, huzura ve keyfe odaklanmaktır. Mutlu bir yaşlı olmaya çalışmaktır.


Bahar işte böyle bir şey anladığım kadarıyla. Yani insanın kafasını karma karışık yapabiliyor. ‘Bahar sarhoşluğu’ dedikleri de bu olsa gerek!


Sanki dört bir yandan ağaçların rengarenk tomurcuklanarak,  çiçek açarak ve etrafa o insanı mest eden, enfes bir parfümü koklarcasına kendinden geçiren, birbirinden farklı ama bir o kadar da  güzel ve dayanılmaz olan, adeta insanı, kuşları, böcekleri kendine çeken kokularını yayarak “İşte ben geldim! Dört yanım bahçe bahar!” diye bize seslendiklerini duyar gibi oluruz. 


Ne yazık ki, böylesine güzellikler içerisinde bahara girerken, her zaman etraftan güzel kokular gelmeyebiliyor. Çünkü önce düşünceleri ve etik değerleri kirlenen insanlar, kendi düşünsel, etiksel, hatta fiziksel çürümüşlükleriyle birlikte, içerisinde yaşadıkları, dünyanın doğasını, çevresini ve renklerini hızla kirleterek, canlı-cansız varlıklarını katlederek etrafa dayanılmaz pis kokular yaymaya başladılar.


Hani bir söz vardır “ et kokarsa tuz basarsın!” Şimdi artık tuz da koktuğuna göre ne yapmak lazım(!) bilemiyorum. En iyisi bugüne kadar her şeyi bildiğini herkese inandıran ‘Bir Bilen’e soralım. Belki  bize baba nasihati yapar da; “enseyi karartmayın! Nasıl olsa demokrasilerde çareler tükenmez!” der de; biz de bir nebze olsun rahatlamış oluruz. Bilmem siz bu duruma ne dersiniz?


İnsan yaşamında kokunun çok önemi vardır. Koku insanı rezil de, vezir de edebilen salgı olarak bilindiği gibi, aynı şekilde insanı deli de, mutlu da edebilen şey!…


Kokuyu algılaya bilmek için burun ve beyin kullanılır. Onun içindir ki bazı vurdum duymaz, neme lazımcı insanlar için, algılaması zayıftır anlamına da gelebilecek şekilde “burnu koku almaz!” denilir.


Bazı fırsatçı, iş bitirici, girişimci insanlar için de “burnu iyi koku alır, sanki köpekten cinsi var” gibi deyimler kullanılır. Koku alma duyusu özellikle memeli hayvanların üstüne kurdukları duyu olmasının ötesinde, gözü kapalı doğan ya da doğuştan kör tüm canlıların en temel algılama tipidir…kara canlıları için tabii.


Kadın-erkek ilişkilerinde de koku ve koku türlerinin çok önemli yeri ve olmazsa olmazları vardır. Onun içindir ki, yaşam alanlarımız olan yerlerde güzel kokulu tütsüler ve hoş kokulu mumlar yakarız.


Yine onun içindir ki, çok eski zamanlardan beri, elbiselerimizin, iç çamaşırlarımızın güzel kokması için, aralarına güzel kokular, lavantalar koyardı annelerimiz ve onlar lavanta kokulu sabunlarla yıkanırlardı sevdiklerine mis gibi kokması için tenlerinin…


Beş duyunun burundan içeri hava çekilerek duyumsananı, en güzeli ten kokusudur. Hoşa giden bir ten kokusu diğer dört duyuyu deli eder. Vahim bir durum olur.


Pis – kötü olarak algıladığımız tüm kokular, bakterilerin salgısıdır.


Demek ki, etrafa pis, kötü kokuların yayılabilmesi için, ters giden, yanlış olan bir şeylerin olması ve orada, mikropların, bakterilerin, parazitlerin çoğalması ve üremesi lazım!


Şimdi yaşam içerisinde karşılaştığınız ve kokuları dayanılmaz bir şekilde etrafa yayılmakta olan her türlü sosyal, kültürel, psikolojik, ekonomik ve siyasal anlamları da içeren insan ilişkilerindeki kirlenmeye, çürümeye ve kokuşmuşluğa bir bakıverin lütfen! Bu dayanılmaz kokular nerelerden yayılıyor ve adeta bir kanser hücresi gibi, tüm toplumsal dokuyu nasıl sarıp sarmalıyor ve insanların kaldırabileceği sınırları dahi nasıl aşabiliyor?


Geçmişten bugüne kadar nerede olumlu ya da olumsuz bir durum olsa ve bütün bunlar bir şekilde halktan gizlenmeye çalışılsa, bu işi bilenler tarafından denilirdi ki “siz merak etmeyin bu işin kokusu nasıl olsa bir şekilde çıkar, kokusu etrafa yayılır”…


Kokunun mistik bir boyutu da vardı. Kokulu tütsüler ve kokulu mumlar bunun için insanların vazgeçilmezleri arasına girmiştir.


Tabii bununla birlikte geçmişten günümüze kadar gelen ve hele içerisinde yaşamış olduğumuz şu günlerde anlam ve içeriği bir başka önem taşıyan gülsuyu, hacı yağı gibi cami parfümlü kokular da vardır.


Bugünlerde etrafıma baktığım zaman benim gördüğüm manzara;


Bir zamanlar “Mum Kokulu Kadınlar” ve “Lavanta Kokulu Kadınlar” vardı.


Şimdi onların yerini “Gülsuyu – Hacı Yağı Kokulu Kadınlar” ve her türlü al takke, ver külah yapan;


“Avanta Kokulu Adamlar” almış!


“Anneme Avanta Kokulu olduğumu söylemeyin! O benim Lavanta Kokulu olduğumu sanıyor!”


Değerli okurlarım, dostlarım bahar aylarına girdiğimiz şu günlerde; umarım her şey gönlünüzce olur, sevgiyle, dostlukla ve sağlıcakla kalın!


Mete Karakaş – araştırmacı/yazar


e-mail: karakasmete@hotmail.com


 


METE KARAKAŞ’IN DİĞER YAZILARI


– Aşk eski bir yalan…
– Aşklar, şiirler ve şarkılar 
– Gittim, gezdim, gördüm
– …bağlı kadınlara selam olsun! (1) 
– Destan’dan destana yol gider (II) 
– Bunu biliyor muydu Bay Bush? (III) 
– ‘Amazon’ kadınlarından ‘Amansız’lara (IV) 
– Panik Odası mı? Nanik Odası mı? (V.) 
– Meryem ve Meryem (VI) 
– İki farklı Recep öyküsü… (VII) 
– Teflon insanlar (VIII) 
– Hippiler (Hippie) ve bonomolar (IX) 
– Hindi ve papağan (X) 
– Şiir üstüne ne varsa… (XI)
– Sanat (zanaat) ve sanatın başlangıcı (XII)
– Erkek Olmanın Dayanılmaz Hafifliği (XIII) 
– Düşünce yazıları…(XIV)
– Sigara – Nargile – Pipo (XV) 
– Acele karar vermeyiniz… (XVI) 
– Kararlı ol ve seçimini doğru yap! (XVII) 
– Öğrenmenin yaşı yoktur (XVIII) 
– Bitmeyen Senfoni (XIX) 
– Nazım Hikmet Kültür Merkezi…(XX) 
– Hayatın aynasıdır tiyatro! (XXI) 
– Mağdurlar ve mağrurlar (XXII) 
– Şu Çılgın Türkler (XXIII) 
– Benim sinemalarım… (XXIV) 
– Muhteşem gece! (XXV) 
– Pamuk eller cebe! (XXVI) 
– Yurttan Tipler Korosu! (XXVII) 
– Anıların izinde radyo günleri! (XXVIII) 
– Yaşamak ve sevmek üstüne! (XXIX) 
– Suçlular aramızda… (XXX) 
– Sen neymişsin be abi! (XXXI)
– Durdurun dünyayı inecek var! (XXXII) 
– Bir demet maydanoz…(XXXIII) 
– Tersine dünya…(XXXIV) 
-Yukarıdakiler – Aşağıdakiler (XXXV)


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.