Baltık kıyılarında “Kuğu Gölü”

Opera’nın, nisan ve mayıs programını inceliyorum. Bu süreçte, sadece bir gün, cuma akşamı, Çaykovski’nin, “Gulbju Ezers”, “Swan Lake” isimleri yan yana yazılmış. Yani, Kuğu Gölü Balesi var. Bu kadar güzel bir tesadüf olabilir. Üst balkonda bir yer bulabiliyorum. Salon, balkonlar dolu, bir tek boş koltuk yok. Balkon da arkada, önemli sayıda bir grup izleyici de, üç saate yakın, ayakta izliyor. Salon çok güzel inşa edilmiş ve dekarasyonu yapılmış. İçeriye girer girmez, bu güzellik karşısında, daha program başlamadan,salonu, balkonları gezerek, tarihi solumağa çalışıyorum.

Bir başka güzellik, izleycilerin yarısından çoğu, 25 yaşın altında gençler, daha sahne de kuğuları izlemedik ama, baharı karşılayan bu genç kuğuların arasında dolaşıyoruz.
Ankara da, İstanbul da, değişik zamanlar da, bizden sanatçılardan, en az dört beş kez bu baleyi izlemiştim. Ama ilk kez, yurt dışında, tarihi bir salonda, Baltık kıyılarında, Letonyalı sanatçılardan, dışarıda ki kuğuları izliyorum.

Işıklar söndü. Orkestra yerini aldı. Müzik başladı ve sahnede kuğular. Üst balkondan kuğuların dizilişi ve geometrik bir şekilde, sahnede süreki değişik yer alışları, müziğin ritmi ile bir başka görsel şölene dönüşüyor. Müzik ile dansçıların uyumu, incelik ve zerafet, ritmik hareketler. Kuğulaşan dansçılar. Sahne, bir devinim içinde.

İlk arada, Letonyalıların, bir çok değişik ottan oluşturdukları ve Çariçe’yi iyileştiren, bitki karışımına, sonradan araya alkolünde girmesi ile acılığı giden, kahve- kanyak karışımı bir tad veren, Balzams içkilerini yudumluyorum. Tarihsel yolculuğumuz sürüyor.

İkinci perde. Geçtiğimiz yıllarda,değişik bir bakış açısı ile filme de alınan, bir kaç kez izlediğim “Siyah Kuğu” da aklıma geliyor. Sahnede, siyah kuğu da dansetmiyor, adeta, duru sularda hızla kayıyor. On yılı aşkın süre, 2002 yılında, Mariusa Petipa un Leva Ivanova, orjinal karaeografisi ile yeniden sahneleniyor. Geçen sonbaharda da, Çaykovski’nin, Fındıkkıran’ın Balesi’ni, Nuruyev kareografisi ile Viyana da izledikten sonra izlenimlerimi bu sütunlarda paylaşmıştım. Şimdi, yine Çaykovski, bu kez Baltık kıyılarında Kuğu Gölü ile karşılaşıyoruz. Orkestra’yı Şef Farhads Stade yönetiyor. Odette’de Margarita Demjanoka, Odile’de Sabine Guravska, Prens’de ise Sergejs Neiksins.

İkinci arada, şaşırtıcı görüntüler, izleyiciler arasındaki, 3-4 yaşlarında küçük kız çocukları, izledikleri balerinlerin hareketlerini, güzel giysileri içinde, bir kuğu edası ile tekrarlamaya çalışıyorlar. Müzik yok. Ama onlar, kendi müziklerini, dansederken adeta oluşturuyorlar. Ablaları, izleyici genç kuğular da, onları gülümseyerek izliyor. Kuğular arada, aramızda dolaşıyor.

Üçüncü bölüm ve son sahne, müziğin görkemi ve kuğular. Çaykovski, bu 21 inci yüzyılın kuğularını izleyebilseydi, acaba daha ne müzikleri bizlere armağan ederdi diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Alkışlar. İzleyiciler ayakta ve kuğular teker teker selamlıyor. Şef de sahnede. Orkestra kuğuları, kuğular orkestrayı alkışliyor.

Nisan ortasında, sokaklar da karların, kanallarda buzların daha durduğu, ama baharın geldiği, Letonya’nın başkenti RİGA’da, kuğularla geçen bir akşamı sonlandırmak üzere, Opera binasında ayrılıyoruz. İçimizi ısıtan bir başka manzara. Duvarlar da ve sokaklarda, programda yer alan, sahnelenen operaların afişleri. Operaların afişlerinde gördüğümüz bir isim. Murats Karahans. Ankara Devlet Operası sanatçısı, Murat Karahan. Tekrar tekrar bakıyoruz. Sevincimiz, onurlanıyoruz. Böylesi tanınmak bir başka güzellik. İki gün önce Riga’ya indiğimiz akşam, Lucıa Lammermoor’da sahne almış. Mayıs ortasında ise bu kez, La Bohem’de sahne alacak. Burada, bizdekinden daha çok tanınan ve izlenmek istenen bir tenor. Sanatçıya verilen önemide kanıtlıyor.

Riga’da bir gün öncesine dönellim. Perşembe akşamı, Latvijas Nacıonalaıs Simfonıskaıs Orkestrası binasının küçük salonundayız. Bir başka müzik ziyafetinde. Akdenizin müziği, İtaya ve İspanya, Baltık kıyılarında, Riga Sahilinde, kuzeyin denizi ile birleşiyor.

“Stigu kvarteta 3-1 koncerts”. İki keman bir alto ve bir çello. Alto’yu erkek sanaçı, diğer enstrümanları kadın sanatçılar çalıyor. Galiba radyo için kayıtta yapılıyordu. Genç sunucu her eser arası, besteci ile ve eser ile ilgili açıklamalarını sürdürüyor.

İlk eser, Bokerinı’nin, “Gitares kvintets”. Bu eserde, Kaspars Zemitis gitarı ile Ugis Kruskops ise kastenyetleri ile gruba katılıyor. Bizi, adeta İspanya’ya götürüyorlar. İkinci eser, Dzovanni Sollıma’nın “Soneti un rondo”su. Aradan sonra, bu kez İtalya’ya geçiyoruz. Pucini’den kısa bir parça “Krizantemas”.

Konserin son eseri, Frenks Bridzs’in, “Klavieru kvintets d-moll”. Gruba, seslendirmeye bu kez, çocuk yaşta diyebileceğimiz genç katılıyor. Konserin asıl sürprizinin bu olduğunu görüyoruz. Bu sanatçıyı, bu ismi bir yere not edelim, ileride değişik ülkeler de karşılaşabilir, hakkında yazılanları okuyabiliriz. Konser sona erdiğinde, yaşıtları adeta çiçek yağmuruna tutuyorlar.

Konser sonrası mekanı gezip, tanımaya çalışıyorum. Asıl büyük salonda, bir daha ki gelişimde, konser programına rastlamayı umuyorum.

Rusların yönetimin de olduğu zaman da, Letonya’da sanata özllikle de, müziğe büyük önem verilmiş. O nedenle bir çok sanatçı yetişmiş ve yetişiyor.

Baltık kıyısında geçmişi çok eskilere dayanan ilk yerleşim yerlerinden bir yer Riga. Kentlerinde, neredeyse her binanın bir kimliği simgesi var. Kentlerine sahip çıkmışlar ve korumuşlar. Şimdi, Ünesco’da, korumaya almış. Binaların dış cephelerindeki güzelliklerin yok olmaması için, bir yandan restore çalışmaları sürüyor. Öte yandan, bu alanları trafiğe de kapatıp, eksozlardan çıkanlarla kirlenmesini önlemeye çalışıyorlar. Kent yaşayanlara, yaşamaları için sunuluyor.

Neredeyse adım başına bir müze ile karşılaşıyorsunuz. Kentin bir başka tanımlaması ise müzeler kenti, ya da müzekent. Kentlerini o denli seviyorlar ki, bu nedenle, Hitler zamanında, bombalarla kentlerine çok zarar verildiği için, Almanlara karşı biraz soğuklar. Kent içinde, bir yerden bir yere gitmek için, zamanınız varsa sürekli yürüyerek, müze gezer gibi de dolaşabilirsiniz. Yorulduğunuzda ise, arkası taksi gibi iki tekerlekli bisikletlere binerek, müzik de dinleyip, hızlı yol alabilir, kendizi faytonla geziyor gibi de hissedebilirsiniz.

Ama bu kente, değişik mevsimlerde de gelmek isteyeceksinizdir. Ayrılırken, Baltık çamının akan reçinesinden, yüzyıllar içinde oluşmuş, kehribar hediyeliklerinden ve Balzams’ı ile Laima çikolatalarından almayı da unutmayınız.

_________________

* LATVİJAS, Riga. 19 Nisan 2013. ismail.bayer1@yahoo.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

1 × two =