Başın önüne eğilmesin Karadeniz…

BAŞIN ÖNE EĞİLMESİN KARADENİZ…

Başın öne eğilmesin
Aldırma sen Karadeniz
Ağladığın duyulmasın
Sakın aldırma…

Dışarıda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar
Bizi bu sesler oyalar
Aldırma sen Karadeniz
Sakın aldırma…

Dertlerin çıktıkça şaha
Bir sitem yolla Allah’a
Görecek günler var daha
Aldırma sen Karadeniz
Sakın Aldırma…

Karadeniz’de kıyısı olan ülkeler içinde yer alan Türkiye’nin Doğu Karadeniz bölgesinde bulunan şirin sahil köyü Sarp’ta doğmamla beraber kaderim bir Karadenizli olarak belirlenmiş oldu…

Kimse bana orda doğmak isteyip istemediğimi sormadı; Nüfus kağıdıma doğum yeri olarak hemen Artvin/Hopa/ Sarp köyü yazılarak Karadenizliliğim bir kez daha tescillenmiş oldu…

Başlangıçta iradem dışı gelişen bu kimliğimi sonradan bir çok Karadenizli hemşehrim gibi ben de benimsedim ve Karadenizli olmaktan hep mutluluk duydum.

Bu olgu aynı zamanda bir Türkiye’li ya da dünyalı olmamı değiştiren bir şey değildi ama Karadeniz’e karşı farklı bir sevgi duymama da engel teşkil etmiyordu.

İnsanın doğduğu ve çocukluğunun geçtiği coğrafyayı sevmesinden doğal ne olabilirdi ki…

Derelerini, tepelerini, ağaçlarını, yollarını, sokaklarını, mahallelerini karış karış bildiği; insanların yaşadığı evden hısımlarına, akrabalarına kadar bütün ahalisini tek tek sayabildiği, alışkanlıklarını bildiği, ortak paydada üzüldüğü ya da eğlendiği bir köyü varsa, bu köyü diğer her yerden daha  fazla sevmekten onu  kim alıkoyabilirdi ki…

Evet ben de Karadenizimi ve köyümü çok seviyordum… Bunu ne etnik kimliğimle ne de şövenist bir anlam yükleyerek açıklayabilirdim… Bu garip bir aidiyet duygusuydu ve ben bu aidiyete razıydım…

Karadenizi sevmenin bir sorumluluk gerektirdiğini ise yıllar sonra, onda yaratılan tahribatları bilinçli olarak kavramaya başlamamla birlikte algılayacaktım ne yazık ki…

Çocukken köyümüzde uçsuz bucaksız sahiller vardı… Denizi kucaklayarak içinde saklayan bu sahillere kıyı şeridinden ulaşmak mümkün değildi.  Kara yolu yapılmadığından tepedeki patikalardan inmek mümkündü deniz kıyısına…

İnsan ulaşamadığı yerleri kirletemiyordu; yok edemiyordu; zarar veremiyordu oradaki güzelliklere…

Karadeniz de henüz insan elinin uzanamadığı bakir güzelliklere sahipti o zamanlar. Denizin ve yeşilin mucizevi bir karışımla kucaklaştığı, sarp kayaların insanın başını döndürdüğü inanılmaz bir doğaydı bu…

Çocukken kendi köyüm ve bir saatlik uzaklıktaki Hopa ilçesi dışında gördüğüm tek il Trabzon olduğu için, başka yerlerde coğrafyalar nasıldı, şehirler nasıldı bilmediğim için, Karadenizin bu muhteşem güzelliği konusundaki farkındalığa henüz sahip değildim…

Bir farklılık olduğunu ancak dışardan gelen turistlerin tepkilerinden anlayabiliyordum; ‘tanrım bu yeşillik, bu mavilik bu sarp kayalar hepsi bir arada’ diye feryat ettiklerinde, şaşkınlıklarına pek anlam veremiyordum, hatta komik geliyordu bu tepkileri bana…

Her yer Karadeniz gibidir sanıyordum çünkü…

Köyde sahil boyunca ıhlamur ve mimoza ağaçları ve bu ağaçların hemen dibinden geçen ve suyu denize kavuşan minik derecikler vardı… Ihlamur ve mimoza kokusundan başımız dönerdi…

Sahil yolu yapılırken önce sahildeki kayaları dinamitlediler; o güzelim sahilleri kayalarla doldurup yok ettiler; Denizle kucaklaşmak için şarkılar söyleyerek coşkuyla akan dereciklere sıra geldi sonra, bir bir kurutup susturdular şırıltılarını dereciklerin; sonra da güzelim ıhlamur ağaçları ve mimozaları katlettiler…

Daha önce köyümüzün hep bize ait olduğunu sanırdım ve ona bizlerden başka kimsenin dokunamayacağını, zarar veremeyeceğini…

Çocuk aklımla ne bunları yapanlara akıl erdirebiliyordum şimdi ne de niçin yapıldığına. Hele bunu yapanların bunu yapmaya hakkı olup olmadığını sorgulayacak bir bilince ise hiç sahip değildim…

Buna ne hakları vardı; bu güzellikleri katletmeye; köyümü o güzelim ıhlamur ve mimoza kokularından mahrum etmeye; sahillerde birer yaşam pınarı gibi akan ve Karadenizle kucaklaşarak ona can katan o dereciklerin sularını söndürmeye kimin ne hakkı vardı ki;

O bakir sahilleri kayalarla doldurup, denizimizi sahilsiz bırakmak ve bizi Karadenizin koynunda yüzmekten alıkoymak hangi caninin işiydi…

Bu caniliği bize kim niçin yapıyordu…

Evet çocuk gözümde onlar birer caniydiler, Canavardılar ve onları hiç affetmeyecektim.

Onların gelecek kuşaklara bıraktıkları miras buydu işte; birikmiş bir öfke ve nefret…

benim yaşadığım bu dramı Doğu Karadeniz sahili boyunca yer alan bütün köylerdeki çocuklar yaşamışlardır bundan eminim; benim o zamanlar içimde hissettiğim ve şimdi ise öfkeye dönüşen o acıya hepsinin yüreğinin tanıdık olduğuna adım gibi eminim…

Bugün şimdi hepimiz büyüdük ve bir şekilde tepkimizi dile getirebiliyoruz;
Yakın zamanda Kaybettiğimiz güzel insan Kazım Koyuncu yıllarca bu mücadelede yer aldı ve ardından bir sürü bilinçli genç bıraktı.

Yine isimsiz bir sürü kahraman var Karadenizin kurtuluşuna baş koyan ve bu konuda hiçbir karşılık beklemeksizin özveriyle mücadelede bulunan… Onları saygıyla selamlıyorum.
 
Karadeniz’deki Yok oluşa karşı hayır diyebiliyoruz artık; Kirliliğe, talana, betonlaşmaya Hayır diyoruz…

Yetiştik biz Karadeniz; sahipsiz değilsin artık; biz büyüdük ve seninleyiz…

Ve eminim bir gün bu mücadelenin sonuçlarını da göreceğiz;

Yeter ki sen pes etme;

‘Başın Öne Eğilmesin Karadeniz…’

__________

* İÜ’de Öğretim Üyesi

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here