Barış için en yakınınızdakilere sarılın

Bir insanın, henüz yaşamadıklarını elinden almak katliamdır. Savaş, henüz yaşanmamış, birikmemiş ve anlatılmamış öyküleri katleder. Birikeni ise bir tabuta koyup gömer toprağa.

Eğer yaşasalardı, öykülerini, hikâyelerini biriktiriyor, paylaşıyor ve yeniden biriktirmeye devam ediyor olacaklardı. Biliyoruz ki yaşanmış, birikmiş hikâyelerden kurulur gerçekte hayat.

Birbirimizin birikmiş öyküleri, yaşamı çoğaltan tek şeydir. Bu yüzden dokunabiliyor, anlatabiliyor, hissedebiliyor, anlamlar katıp çoğaltabiliyoruz birbirimizi. Böyle seviyor insan bir başkasını ve bir başkası artık başkası olmuyor. Dostluklara, arkadaşlıklara, aşklara dönüşüyor. Bir çocuğa “Ne kadar seviyorsun?” diye sorulduğunda, hani açıyor ya kollarını, “İşte bu kadar!” diyor ya, öyle işte. Çocuk için sevginin büyüğü, kendi kolları arasındaki mesafe kadardır çünkü. “Barışı ne kadar istiyorsun?” derseniz, “Bir çocuğun kollarını açarak tarif ettiği büyüklük kadar” derim size. Bundan daha büyük, daha saf, daha anlamlı bir büyüklük yok ve olmayacak…

Bugün, kendimize sormamız gereken tek soru bu bence. Ne kadar çok istiyorsun barışı? Ne kadar çok istiyoruz barışı?

Bırakın akademik laf döşemeleri, analizleri. Değersiz olduğundan değil, hayatın içinden akmadığı için soğuk oluşundan. İçinde duygu taşımayan her cümle eksiktir, her söz kaçıştır, hayatı elinden alınmış bir çocuk duyamaz hiç birini.

Savaş isteyenlerin karşısına dikilmeyen her cümle, katledilen bir gencin, bir çocuğun da vebalini üzerinde taşır. Tabutlar çoğaldıkça, söz biter, yaşam küçülür, ifade anlamsızlaşır, soğuk bir nefret kuşatır dört bir yanımızı.

“En yakınımızdakine sarılmalıyız” diyen sese, seslere kulak kabartmalıyız. En yakınımızdakiler, kaybetmenin ne demek olduğunu hissettirir muhakkak. Bir an için elinizden alındığını ve artık hayatınızda olmadığını düşünün. Düşünün ki, bir yerlerde, birilerinin en yakını elinden alınıp, yitiriliyor…

Acıtmıyor mu bu? Hissetmiyor musunuz? Yaşama dair hiçbir öykü biriktirmemişsiniz demektir.

Kötülük, yaşamın içinden hiçbir öykü biriktiremeyenlerin işidir. Biriktiremeyenler, başkalarının hayatını umursamazlar. Kötülük sadece kendisine benzeyeni sever, kendisini besleyeni. Köşelerinden kan tellallığı yapanların çokluğu bu yüzdendir.

Savaş yalan üretir, acı, kan ve öfke. En beteri, buna inanmış olanların çoğalmasıdır. Çünkü yalan, kendisine inananları çoğaltabildikçe yaşar. Sizi o yalanların parçası haline getirdikçe, savaş sürdürülebilir bir araç olur.

Bir yerlerde (ki o yerler çok uzağımızda değil) ölüyor insanlar, öldürülüyor. Bir arada yaşam hayalimize düşüyor her bomba, her kurşun. En tepedeki dibine kadar battığı suçlarını, bizim çocuklarımızın kanlarıyla temizliyor.

Hep böyle oldu, böyle işledi sistem. O zamanlar barış diyecek takatimizi bırakmamışlardı. Her gün omuzlarda taşınan tabutların arkasından sürüklüyorlardı bizleri. İntikam yeminleri arasında linç ediliyordu sesimiz. Sesin linçi en korkunç olanıdır. Ses, insanlıktan ve yaşamdan yana susturulup, linç edildiğinde, ölmek ve öldürmek sıradanlaşır, kan bulaşıcı hale gelir ve doymak bilmez toprak.

Öyleyse sormalıyız kendimize. Ne kadar istiyorum barışı? Ne kadar istiyoruz?

Ne kadar istiyorsak, o kadar bağırabiliriz, ne kadar istiyorsak, o kadar kurtarabiliriz hayatı.

Barış sadece huzur içinde yaşmak değildir, barış hayat kurtarmaktır. Hayatın tanrısı olmaktır bir yanıyla.

Barış diyenleri çoğaltabilmek için dokunmak zorundayız birbirimize. Konforlu çağrıcılıktan, imzacılıktan çıkıp, elle tutulur, görünür olmak zorundayız.

Henüz yaşanmamış öyküleri, hikâyeleri kurtarabiliriz.

O zaman soralım kendimize. Ne kadar çok istiyoruz barışı?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.