Basitlikler bayağılıklar

Basitlikler bayağılıklar

0
PAYLAŞ

Basitlikler basitlikleri bayağılıklar bayağılıkları izledi. Bütün ayıpların üstüne bir “kalkınma” örtüsü örtülmüştü. “Nurlu ufuklara” doğru gittiğimizi söyleyenler bilinç ufukları bir çocuğunki kadar dar insanlardı, üstelik çocuk da olmadıklarından onların düş kurmakta ya da geleceği tasarlamakta en küçük bir çabaları yoktu. Yalnızca yalanlar üretebiliyordu kafaları. Bir şeyleri kendilerinin kılma yolunda gözümüzün içine baka baka yalan söylemek en kolay becerdikleri şeydi, yalan söylemek konusunda çok başarılıydılar. Kimilerinin gözleri paradaydı, paraya azçok doymuş olanların gözleri daha başka şeylerdeydi. Bu daha başka şeylerin başında yönetmek tutkusu geliyordu. Paçasını bağlamakta yetersiz olan adam üst düzeyde yönetime adaydı. Bunlar bilinçsizlikleri içinde gözüpek insanlardı. Yalan yanlış bir eğitimden geçmiş olmanın sakıncalarını ve tehlikelerini üst düzeyde barındırıyorlardı. Son derece pervasızdılar. En küçük bir çıkar için etmediklerini koymuyorlardı: çıkar sağlamak adına birilerini ezmek konusunda akla zarar verecek yöntemleri vardı. Tarih, toplumbilim, felsefe ve daha başka şeyler bilmedikleri için alan gider kapan götürür formülünün ölümsüz bir formül olduğunu düşünüyorlardı.

Onlardan biri bana bir gün şöyle derdi: “Küplerimizi ne kadar çabuk doldurursak o kadar iyi. Bu çeşme sonuna kadar akmaz. Bir gün musluğu kapatırlar.  Akarken dolduralım.” Bir gün solcuların gelip musluğu kapatacağını düşünüyordu: o zamana kadar ne doldurursa iyiydi. Ben gülüyordum onun söylediklerine, çünkü kenarından köşesinden de olsa bu toplumun insanlarını tanıyordum, toplumda siyasal yaşamın, insan gerecinin, her çeşit solun özelliklerini biraz olsun biliyordum. Düş görmeyi heveslerim için bir çıkış yolu saymakla birlikte başka alanlara taşırmıyordum. Düş görmek sanat için iyidir, şiir için, roman için, öykü için… Siyasette zaten gözüm yoktu, gençlikte birkaç yılımı bir iki siyasi partinin gençlik kollarında geçirmiş, ağzımın payını çoktan almıştım. Kendi halinde bir halk çocuğu olarak büyük adam olma heveslerim de yoktu, parayla pulla hiç ilgim olmadı, yarı aç yarı tok yaşadığım uzun yıllar boyunca harama el uzatmadım. Gözlemledim yalnızca, olan bitenden kendim için dersler çıkarıyordum. Bu dersler, evet, bana şiir için, roman için, öykü için gereçler sağladı. Bunun dışında yordu beni, umutlarımı sarstı, sevinçlerimi yerle bir etti. Yıldırabildi mi? Hayır yıldıramadı. Kararlıydım, dünya yıkılsa bu acıklı komedide rol almayacaktım. Birçok kişinin bu komedide oynayabilmek için binbir çaba gösterdiğini görüp üzülüyordum. İnsan olmak adına üzülüyordum. Sanattı benim amacım, sanki biraz da felsefeydi. Bu ortamda sağlıklı bir sanatın boğulacağını, suçlu sayılacağını, insan içine doğru dürüst çıkamayacağını bile bile yolumdan dönmedim. “Hayata beraber başladığımız” kişilerin büyük bir bölümünün zoru görünce neler yaptığını size anlatmaya kalksam şaşar kalırsınız. Koynunda yılan besleme yöntemiyle dostlar bile edindim. Bir şeyler değişecekse şiirle, romanla, öyküyle ya da başka bir şeyle değişmeliydi. Sorun ben değildim, sorun bu topraklardı, bu toprakların acılı insanlarıydı.

“Başkalarından sana ne, sen kendine bak arkadaş!” Bana yöneltilen iğrenç eleştirilerin ilk cümlesi böyle başlıyordu. Öfkelendim mi yerimde duramaz oluyordum. Yaşlandıkça bu tutumumdan ötürü kendime öfkelenmeye başladım. Be adam, diyordum kendi kendime, zayıflığın ya da küçük insan olmanın bir takım vazgeçilmez koşulları vardır. Bütün güç gösterilerinin altında zavallılıklar yatar. Yakışır mı sana bir güçsüzü görüp öfkelere kapılmak. Elbet bunda çağın zayıflıkları da belirleyici olmuştur. Bütün bu olanlar yalnız burada mı oluyor? Alexis Carrell demez mi: “Çağdaş uygarlık bize yaşam, eğitim, beslenme biçimleri getirdi, bu şeyler insanlara evcil hayvan niteliği kazandırıyor.” Böyle böyle dostlarım bir ömrü tükettik. Boşa geçmiş bir ömür diyebilir miyim buna? Elbette diyemem. Dolu dolu yaşadığımı biliyorum, en azından bu duyguyu taşıyorum kendimde. Dünyanın biraz daha temiz, biraz daha güçlü, biraz daha sağlam, biraz daha güvenilir insanlarla dolu olmasını isterdim. Hep şunu düşünürüm: şu çarşıda dolanan insan kalabalığı havaiyattan kurtulsa da gerçek insan olma yolunda bir çabaya girse dünyamız ne güzel bir dünya olur. Ama insan henüz çocuk, hatta kötü bir çocuk. Kendisine verilen her oyuncakla oynuyor. Kim olduğunu, nerede olduğunu, ne yapmak istediğini bilmiyor, bilmek de istemiyor. Onu eşek ahırı gibi kocaman otomobillerle, fotoğraf çeken cep telefonlarıyla, manyetolu çakmaklarla, uzun burunlu pabuçlarla, “denize sıfır” evlerle, kanlı irinli sinema filmleriyle kandırıyorlar.

 

BİR CEVAP BIRAK