İNGİLTERE… Başkanlık faşizm mi?

İNGİLTERE… Başkanlık faşizm mi?

0
PAYLAŞ

İlk yazımda, liberal demokratik gelenekleri olan ABD ve Avrupa’daki başkanlık sistemi ve parlamentonun hükümetleri nasıl kurduklarını irdelemeye çalıştım. İkinci yazımda, Latin Amerika ve Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde varolan iki hükümet modelinin bazı özelliklerinin altını çizdim. Bu yazıda ise, referandumda halkın önüne getirilen yasaların hangi değişikliklere yol açacağını, Sovyetlerin son dönemindeki başkanlık modeli ve ‘Türk tipi başkalık’ rejiminin kısa bir tanımlamasını yapmaya çalışacağım. Önce yeni yasaların ne getireceğini özleyerek başlayalım.

Yasal değişiklerin anlamı

Değiştirilmesi istenen 18 anayasa maddesinin sekizinde başkana verilen sınırsız yetkilerin nasıl bir rejim değişikliğine yol açacağını kısaca hatırlamakta yarar vardır.  

“Cumhurbaşkanı’nın TBMM’yi feshinde herhangi bir koşul öngörülmüyor” (İ. Kaboğlu, T24).

Başkanlık seçiminin yenilebilmesi için 360 milletvekilinin oyunu alması şartı getirilmiş (madde 11).

Başkan partili olabiliyor.

Bütçeyi başkan yapabiliyor, meclisin bütçe yapma yetkisi ortadan kaldırılıyor (madde 5).

Başkan, meclisin çıkardığı yasaları iptal talebi ile Anayasa Mahkemesine gönderebilecek (madde 8), anayasa değişikliklerini referanduma götürebilecek. Bunun anlamı; yürütmenin yasama üzerinde vesayet oluşturabilmesidir.

Başkanın yargılanabilmesi neredeyse olanaksız (madde 9).

Başkanın yeri boşaldığında yerine sayıları belli olmayan seçilmemiş yardımcılarından biri vekalet ediyor ve 45 gün sonra seçim yapılıyor (madde 10).  

Başkan olağanüstü hâl ilan etme yetkisine sahip oluyor. Olağanüstü halde, Cumhurbaşkanı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) yayınlayabiliyor (madde 12).

Başkan kararnamesi ile devletin yapılanmasına ilişkin düzenlemeler, yapılabilecek. Bu konuları TBMM, görüşme ve müzakere konusu yapamayacak. Haliyle, TBMM’nin asli ve genel yetkiyi kaybetmesi söz konusu” (İ. Kaboğlu, T24).

Tasarıdaki maddelerin her biri başkana ve çevresine yürütmede sınırsız olanaklar tanımakla kalmıyor denetimden de uzak tutuyor. Türkiye’nin bir süper başkanla yönetilmesinin tüm kapıları açılıyor. Partili başkan hükümete, meclise ve ülkeye hâkim olacak.  Her şeye kadir Türk başkan ülkenin kaderini belirleyecek.

Uygulandığı tüm ülkelerde süper başkanlık modelleri politik depremlere neden oldu. LA’da demokratik yapıyı çürüten modeldi. Sovyetlerin çöküşünü hazırlayan en önemli faktörlerden biri de buydu. Ağır bedeller ödenerek değiştirildi, ancak kısa bir zaman sonra Sovyetler çöktü.

Sovyetlerde süper başkanlık

Sovyetler ’de başkan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin ve ulusların başıydı (Sovyet anayasası madde 44). Fransız ve ABD karışımı, yürütmeye odaklı bir başkanlık sistemiydi. İlk başlarda, 1920’lerde Lenin’in başında olduğu Sovyetlerde halk birkaç aday arasından birini seçerdi. Stalin dönemi ve sonrasında seçim modeli değişikliğe uğratıldı.

Sovyetler ‘de başkan aynı zamanda Komünist Partisi’nin genel sekreteriydi. Gorbaçov’a karşı yapılan darbeden sonra parti sekreterliği ve başkanlık birbirinden ayrıldı.

Kuvvetler ayırımı Sovyetler ‘de farklıydı. Komünist Partisi, meclis ve hükümet devleti oluşturan üç kuvvetti. Yargı ve denetleme silikti. Ülkede politika üreten tek güç Komünist Partisiydi. Birlik anayasası 1918, 1924, 1936 ve 1977’de yeniden yazıldı. Uzun yıllardan sonra meclis üzerindeki partinin ağır baskısı ilk defa 1989’da kırıldı; halk arasından belirlenen adaylar serbest seçimle geldiler.  1990’da Gorbaçov parti sekreterliğinden ayrıldı devletin ve hükümetin başkanı oldu.  

Sovyetler ’de başlayan başkanlığı zayıflatma reformları kısa ömürlüydü, geç tasarlanmış bir demokratik reform hareketiydi. Güçlü başkanlık, 30’lardan 90’lara kadar 60 yıllık pratiği ile, Kruşçev dönemi hariç, emekçi halk kitlelerinin yönetime katılımını engelledi.  İşçi sınıfına yabancı ve halkın denetiminden uzak bir yönetim elitinin oluşumuna neden oldu. Sovyetlerin çözülüşü baştan başladı.

ABD, Latin Amerika ve Sovyetler ‘de politik elit başkanlıkla devleti merkezileştirdiğinden halkın yönetime katılımının önüne set çekebiliyor. Türkiye’de tasarlanan “Türk tipi başkanlık” modeli Kürt ve Türk emekçilerinin sol ilerici partiler aracılığıyla yapacağı muhalefetin işlevselliğini en aza indirilmiş meclisle sınırlama amaçlı bir sistem öngörüyor. Yürütme erkinin meclisten koparılması ve devletin merkezileşip tek kişide toplanması sonucunda oluşan rejimin demokratikliği sorgulanıyor.  

Partili olan başkanın yürütmenin başında olduğu, meclis üzerinde vesayet kurduğu bir sistem otoriter, totaliter veya faşist diye tanımlanabilir mi? Siyaset bilimcileri uzun zamandır bu soruya cevap arıyor. Bazı tartışma başlıklarını hatırlatmakla yetineceğim.  

Başkanlık rejimi otoriter mi, faşist mi?  

ABD’nin resmi devlet başkanı, D. Trump, faşist mi? Faşizm uzmanları Trump’ın ilk günlerdeki uygulamalarını askeri darbe yapan bir faşiste benzetiyor. Evet, ABD’de başkanlık modeli faşizmi getirebilir. Washington Post yorumunda daha da ileri giderek Trump’ın bir faşist olduğunu iddia ediyor.  Fakat Beyaz Saray’ın faaliyetlerini denetleyen çok geniş demokratik kurumlar 20-30 yıllarındaki faşizm tırmanışına benzer bir tırmanışa izin vermez diyor. Trump ’la birlikte faşizm, tırmanacağı en üst basamağa yükselebilir. Çünkü otoriter rejimler faşizme kapıları sonuna kadar açar.

Siyaset bilimciler otoriter terimini kullanarak rejimleri faşizmden ayırıyor. Nedeni, hak ve özgürlüklerin devlet tarafından ne kadarının kontrol edildiğini belirleyebilmek içindir. Devletin başındaki diktatörler özgürlükleri ortadan kaldırabilir veya azaltarak faşizme yolu açabilir. Fakat bundan, her seçilen başkan ülkesini otoritarizme veya faşizme götürür sonucu çıkarılmamalıdır.  

ABD’de rejimin faşizme dönüşebilmesi için yıllar lazım. İki partiye dayanan seçim sistemi, kuvvetler ayırımı ve bunların otonom çalışması uzun yıllar sonra oluştu. İktidarın tek elde toplanmasını dengeleyen ve sınırlandıran dinamikler fazladır. Liberal demokrasinin gelenekleri ve devletin federatif yapısı ABD’de “güçlü ve verimli hükümetlerin” oluşumuna olanak sağlar. Fakat, aynı zamanda aynı ülkede iktidarı oluşturan kuvvetler ayırımının sistemi derin krizlere sürükleyebilir.  Çoğu yorumcunun yazdığı gibi politikacılar sistemi çalıştırma arzusunu gösterdikleri için sistem çalışıyor. ABD’de ideolojisi farklı bir parti veya sosyal bir güç yoktur.

Türkiye ve LA’nın politik iklimi ABD’dekine benzemez. Gelişmekte olan ülkelerde kuvvetler ayırımındaki herhangi bir bozulma, yani dengenin başkandan yana dönüşmesi, demokratik yetersizliği arttırmakla kalmıyor, toplumsal yapıya faşist elementlerin hızla yayılmasını tetikleyebiliyor.

Otoriter rejimlerin harekete geçirdiği faşist elementlerin niteliği miktarı ülkeden ülkeye değişir. Sorunu devlet yapılarının özgüllüğünde araştırmak daha doğrudur.  Rejimin faşist karakterini belirleyen, başkanın partisinin faşist bir ideolojiye sahip olup olmadığıdır. Eğer sahipse, halkta yankı bulabiliyor mu, sorusu önemlidir. Eylemsel plandaki halkın yakınlığı yetmez ayrıca devlet kurumlarında egemen ideolojiye dönüşmüş olması gerekiyor. Üç ayrı kriterden ilki en tartışmalı olanıdır. Başkan ve partisinin izledikleri uzun vadeli sağ politikalar ne zaman faşist bir ideolojiye dönüşebilir?

Burada kilit nokta, 21. yüzyılda hangi aşırı sağ ideolojiye faşist denilebilir, sorusuna verdiğimiz yanıttır. AKP, İslami radikal partiler ve komünist partiler faşist partiler midir? Erdoğan, Stalin, Brejnev, Trump’a faşist diyebilir miyiz? Sorular çok ciddi ve cevapları zor. Zorluğu yaratan otoriter ve faşist rejimler arasındaki farkın çok az olmasından kaynaklanıyor.  

Umberto Eco’nun “Ur Faşizm” çalışmasında belirlediği 10 kritere göre AKP, komünist partileri, Baas vb. partiler faşist diye tanımlanabilir.  Bir kültürel grup veya bir ideolojiye bağlı bir grubun, başka kültür ve ideolojiden gelenleri tanımıyor ve dışlıyorsa faşisttir diyebiliriz.  Bir iktidar kendi yandaşlarını -yandaş faşizm- koruyor ve devlet olanaklarını muhalefeti ezerek onlara sunuyorsa faşisttir.

Eco dahil kimi düşünürler 21. yüzyılda faşizmin karakter değiştirdiğine inandığından ‘kültürel faşizm’ teorisini geliştirdiler (Robert O. Paxton, Faşizmin anatomisi, 2004). Bu nedenle her askeri sivil otoriter rejime birilerinin faşist demesine şaşırmamak gerekir. Eco’nun kriterleri faşizmle otoriter rejimleri ayırt etmeye yetmiyor. Aşırı göç hareketliliğinden kaynaklanan yapancı düşmanlığını daha iyi anlamaya ve ufukta görülen faşizmi teşhis etmeye yarıyor.

Klasik, antropolojik temelde ortaya çıkan faşizm teorisi, “kültürel faşizmden” kökten farklılıklar taşır. Renk ayırımı üzerinden yapılan faşizm tanımları daha gerçekçi olmasına rağmen otoriter rejimleri anlatmakta yetersiz kalıyor.  Ne yabancı düşmanlığını ne de otoriter rejimleri anlatmakta yeterince argüman üretebiliyor.

Radikal sol yazarlar Erdoğan’ın oturttuğu rejimin klasik faşizme benzer özellikler taşıdığını ve bir tür “Türk faşizmi” olarak tanımlanabileceği düşüncesini paylaşıyorlar. Oluşacak başkanlık rejimi “Türk Faşizmine” yol açacak mı göreceğiz.

Evetçi yoldaşlara

Faşizm veya otoriter rejim tartışmalarından tamamen uzakta kendilerince fikir üreten evetçi yoldaşlarımız var. Ne Sovyetlerin ne de LA’nın başkanlık deneyimlerini dikkate almadan. Geçmişlerinden ve dünya deneyimlerinden yola çıkarak yeni fikir üretmekten yoksundurlar. Egemen elitin yönetim tekniklerinden ve algı yönetiminden habersiz fikir üretmekten ve tartışmaktan geri durmazlar. Örneğin onlardan birisi, bir mesajında, “12 Eylül anayasasının yerine “acar” bir anayasa özlemimdir… küçük değişikliklere hayır diyemem… ” diyor. Başbakanın ve bakanların başkana bağlandığı, meclisin budanarak etkisiz hale getirildiği değişiklikleri arkadaşımız küçük değişiklik” olarak tanımlıyor.

Tam tersine referanduma sunulan değişiklikler büyük değişikliklerdir, 12 Eylül’ün tamamlayamadığı sürecin bir devamıdır. Askeri darbenin yapılandırdığı zayıflatılmış parlamentarizm, AKP, MHP ve Erdoğan aracılığıyla başkanlığa dönüştürülüyor. Referandumda HAYIR oyu vermek faşizme gebe otoriter rejime dur demektir.  

 

BİR CEVAP BIRAK