Basında it dalaşı…

İt dalaşı (Dog fighting) rakip ama aralarında savaş olmayan ülkelere ait savaş uçaklarının "birbirine ateş etmeden silah sistemlerini karşılıklı kilitmeyi amaçlayan", bir tür tehlikeli savaş oyununa deniliyor. Genellikle basında Türk ve Yunan F16'lılarının Ege'deki it dalaşını okuyor olmalısınız…

Bugünlerde Hürriyet ve Akşam arasında da bu tanıma uyan bir "it dalaşı" yaşanıyor…

Mehmet Emin Karamehmet'in patronu olduğu Çukurova Grubu çatısındaki Akşam; Ergenekon operasyonlarda işkence, çek-senet tahsilatı, sahte evrak tanzimi gibi birçok suç iddiasıyla aranan bir "çete üyesi" Ahmet Kuy'un evinden çıkan ve bir telefon konuşmasına dayanarak, Pamukbank'ın aslında Doğan Grubu'nun da isteğiyle gerçekleşen kasıtlı bir operasyonla el konulduğunu savunuyor. Aydın Doğan'ın patronu olduğu Doğan Grubu'nun çatısındaki başta Hürriyet olmak üzere gazeteler de bu konuşmaları "düzmece" olduğunu öne sürüp ilgisiz konularda karşı saldırıya geçiyor…

***

Basındaki ‘it dalaşı’nın kökenine inmek için birazcık soluklanıp işin kuramsal yanını da aktarmak istiyorum.

Son çeyrek asırda ulusal basın büyük baskı makineleri, büyük dağıtım ağları gerektirmeye başlayınca büyük şirketlerin çatısına girdi.

Ne yazık ki Türkiye'de "holding basını", dünyadaki benzerlerinden farklı olarak özerkliğini yitirdi ve holding çıkarları için birer manipülasyon aracına döndü. Haliyle genel yayın yönemenleri şirket işletmecisi, yazıişleri müdürleri holding reklamcısı, servis müdürleri ve köşe yazarları da holding tetikcisine dönüştüler.

Holding basınında "yetenekli" gazeteciler yok muydu? Vardı tabii… Onların yazıları da ABD’li medya ve dil bilimcisi Noam Chomsky'nin sözüylü zehirli keklerin üzerindeki çilekler oldu. Ne yazık ki holding basınında yer alan "iyi gazeteciler" de bu sistemin okura yutturulmasında en tehlikeli ve sinsi bir işlev yüklenmiş oldular.

Mevduat sahiplerini soyup soğana çeviren bankalar, ormanlara yasadışı villalar yapan acarlar "sus payı" reklamlarıyla holding basınının "iş ortağı" oldu. 

Holding basınının emekçisi konumundaki muhabirlerin yasal güvenceleri kağıt üzerinde kaldı. Patronun iki dudağı çalışanların yazgısını belirledi. Basın, Bizans entrikalarıyla sendikasızlaştırıldı. Güvencesiz kalan gazeteciler de geleceklerini sendikal örgütlenmede görmek yerine çeteleşme yoluna gittiler. Adına "ekip" denilen ve başını patron yalakası tetikçilerin çektiği bu çeteler, kendi koltuklarını korumak ve holding çıkarları için diğer meslektaşlarıyla it dalaşına girmekten çekinmediler. Tabii hizmetlerinin karşılığını da fazlasıyla aldılar. Hayal bile edemeyecekleri lüks "triplex" villalarda yaşayıp (hatta ikincilerini kiraya verip), çocuklarını eğitim için yurtdışlarına gönderebildiler. Ayrıca kendilerine verilen özel primleri de çetedeki yandaşlarıyla "sus ve kuyruğunun üzerine otur" bağlamında paylaştılar.

Holding basınının siyasi iktidarla çıkar ilişkisinde ve rakipleriyle çıkar çatışmasında kendisini "gazeteci" sanan bu tetikciler, kraldan çok kralcı olarak roller üslendi…

Holding basını; gazete okurlarını birer "tüketici" ve manipule haberlerle silkelenecek "küçük yatırımcılar" olarak gördü.

“Gerçekten  iyi gazeteciler” bu kan, irin ve balgam dolu sistemin dışına çıktı. Çok azı mesleklerini “okuru az ama nitelikli” bağımsız gazetelerde çatlak bir ses olarak sürdürse de çoğu sektör değiştirdi…

***

Şimdi yine yaşamın sıcak pratiğine dönersek… Her iki gazetedeki (!) gazeteciler patronlarını savunuyor ve karşı tarafı suçluyor. Bunu yaparken "birbirine ateş etmeden, silah sistemlerini karşılıklı kilitmeyi amaçlayan" bir taktik izliyorlar. Rakip tarafın suçlamalarını duymamazlıktan geliyorlar ve rakip patronun mahkemedeki fotoğraflarını kullanıyorlar…

Hürriyet'te 1998-2000 arası tam gün çalıştığım için Hürriyet'ten Akşam'a laf yetiştirenleri (ne yazık ki) iyi tanıyorum. (Hatta bazılarının akciğerlerindeki bronşları bile onları şaşırtacak şekilde iyi biliyorum)… Akşam'a da bir kaç yıl Londra temsilciliği yapmıştım ama kendileriyle oturup sohbet etmek nasip olmadı diye şükrediyorum.

Gelelim Ertuğrul Özkök'ün orkestra şefliğini yaptığı Hürriyetçiler'in Akşam'a saldırılarına… Mesela Ekonomi Müdürü Vahap Munyar (Eski yazılarımda ayrıntılı tanıtımı var), patronunu savunmak için arşive gidip çalışmış ve Mehmet Emin Karamehmet'in Çukurova Grubu'na ait Pamukbank'ın eski genel müdürlerinden İbrahim Betil'in anılarından Karamehmet aleyhine sözlerini bulup köşesine taşımış… Sanırım, "Dünya hali… N'olur n'olmaz… belki bir gün Karamehmet'in gazetesinde de çalışmak zorunda kalabilirim" kaygısıyla da "Betil'in yazdıklarını hatırlatayım dedim…" diye yazısını yumuşak bir tümceyle bitirmiş. Munyar'ın, F16'ların, "birbirine ateş etmeden silah sistemlerini karşılıklı kilitmeyi amaçlayan" taktiğini satır altlarından anlıyorsunuz.

Bir diğer saldırı da Hürriyet İstanbul'dan tanıdığım Enis Berberoğlu'dan… Berberoğlu da Hürriyet'in temsilcisi olduğu Ankara'dan topa girerek, düzeyi iyice düşürüyor ve diyor ki: "Akşam’daki Türkçesi bozuk, kalemi ishal arkadaş, herhalde dalgalı kur haberini çok kıskanmış olsa gerek…"

Berberoğlu kendisini holding medyasında gerçek bir gazeteci sandığından "belki o gazetedeki arkadaşlara da meslek dersi olur" diye serbest atışa başlıyor ve aynı taktikle bir hatırlatmada bulunuyor. Pamukbank'a el konulduğunda BDDK Başkanı’nın odasına girip tehdit edenler olduğunu isim vermeden yazarak "Bir adım ötesine giderseniz bu konuları da ayrıntılı deşeriz haaa…" mesajını veriyor.

Her iki (!) gazeteci de Akşam'ın öne sürdüğü 19 Şubat 2001'deki büyük ekonomi kriz öncesinde Aydın Doğan'ın sahibi olduğu Dışbank'ın Merkez Bankası'ndan 258 milyon dolar çekerek haksız kazanç sağladığı iddiasını ise her nedense duymamazlıktan geliyor.

Akşam'da ise Serdar Turgut, patronundan "aferin" alacak manevralar yapıyor ve Gazeteport'un sahibi Sabah'ın eski ekonomi müdürü ve Munyar ile söyleşilerde yanyana oturup ahkam kesen Yavuz Semerci'yi topa sokuyor.

Güler misin ağlar mısın? Turgut kendisini büyüten toprağı, kendisini keşfeden (!) meslektaşlarına karşı “Bazı terbiyesiz/utanmaz insanların kendilerini savunmak amaçlı saldırıları”na karşılık diye söze giriyor. Turgut, Çukurova Grubu'nun gazetesi Akşam'daki odasında klasik müzik dinlerken şunları da kaleme alıyor:

"Her kurum temizlenme sürecine girdi. Bir tek medya kendi geçmişiyle hesaplaşmaya yanaşmıyor. Halbuki bu ülkenin temizlenmesi ve aydınlık bir geleceğe doğru yürümesi, medyasının da temizlenmediği takdirde mümkün değil…"

İyi misiniz Serdar Turgut? Medyanın temizlenmesi kim, siz kimsiniz? Bir gazete dev grupların çatısından çıkıp tamamen bağımsız yayın yapabildiği zaman gerçekten temizlenir, işte o tür gazetelerde çalışanlara da  “gazeteci” denir.

Siz, Akşam’da tıpkı Hürriyetçiler gibi Türkiye'nin gündemiyle patronunuzun kişisel gündemini yer değiştirdiniz.

***

İt dalaşındaki bu gazeteler "birbirine ateş etmeden silah sistemlerini karşılıklı kilitlerken" birbirlerinin her türlü kirli çamaşırlarını ucundan gösterdiler… Yalnız ve yalnızca karşı tarafın çalışanlarını nasıl sömürdüklerini anlatmayı unuttular.

Mesela Serdar Turgut, Doğan Grubu'nun Hürriyet'te muhabirlere telif ödeyerek vergi kaçırdığını pekala yazabilir. Hatta bir yılda bilmem kaç yüz bin euro haksız kazanç sağladığını da hesap edebilir ve taşı gediğine "cuk" diye koyabilirdi. Üstelik bu, "Temiz medya" gibi laf salatasından daha etkili ve somut bir eleştiri olurdu.

Ya da Hürriyet'ten Özkök, Munyar ya da Berberoğlu Akşam'la dalaşırken "Biz Kars'tan Edirne'ye insan hakları treni kaldırdık duymadınız mı? Akşam'a sendika neden sokulmuyor Allahaşkına?" diye sorabilirdi… (Ya da kendilerine düşen bu soruları beğenmiyorlarsa karşılıklı değiştirebilirler de)

Değerli okurum, işin en acı yanı da bu yazıda adı geçen “kraldan çok kralcılar”ın kendilerini solcu, demokrat hatta aydın sanmaları…

Önceki haberFüze kalkanı nasıl bir sistem?
Sonraki haberİzmir'de patlama: 16 yaralı
Faruk Eskioğlu
1958’de Akşehir’de doğdu. Parkalı dönemin tanıklığını yaptı. 1979’da AİTİA Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’nu bitirdi. 1984’de Gazi Üniversitesi Ekonomi Fakültesi’nde ‘master’ yaptı. THA’da gazeteciliğe başladı. 1985’de yerleştiği Londra’da da medya okudu ve film yapımcılığı kursları aldı. Nokta İngiltere Temsilciliği yaptı ve Hürriyet Londra bürosunda görev aldı. 1998’de Türkiye’ye döndü. Hürriyet Gazetesi Ekonomi Servisi’nde haberci ve star.com.tr’de ekonomi editörü olarak çalıştı. 2001 ekonomi krizinde Londra’ya döndü ve gazeteciliğini sürdürdü. 2005 Ocak’ında dünya haberleri veren acikgazete.com’u kurdu. 2007'de "Aşkolsun Adı aşk olsun!" başlıklı belgesel romanı Türkiye'de yayınlandı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

one × one =