Batsın o sarayınız!

Batsın o sarayınız!

0
PAYLAŞ

Türkiye günlerdir Taksim Gezi Parkı’nda sökülen ağaçların biraraya getirdiği milyonların direnişini konuşuyor. Taksim olaylarının ilk günlerinde, 3 Haziran’da Antalya’da gerçekleştirilen kapsamlı panel ise Türkiye’nin ağaçlarını konu alıyordu. Bu yoğun gündemin tam ortasında gecikmeli de olsa baştan sona izlediğim panelle ilgili bazı detayları aktarmak istiyorum.

TOROSLAR’IN ÇIĞLIĞI

Türkiye Ormancılar Derneği (TOD) Batı Akdeniz Şubesi tarafından organize edilen ve Antalya Atatürk Kültür Merkezi (AKM)’de gerçekleştirilen panelin alt başlığı “Toroslar’ın Çığlığı” adını taşıyordu. Türk ormancılığı konusunda önemli çalışmalara imza atan akademisyenlerin yanında Antalya ve Isparta’daki orman köylerinde HES’ler ve taş ocaklarına karşı mücadele yürüten köylü önderlerinin de katıldığı panelin arasında, Orman Yüksek Mühendisi İsmet Yücel’in ormanlardan topladığı kuru ağaçlar ve köklerden yarattığı “En Büyük Sanatçı Doğadır” başlıklı sergisi, doğanın insan ruhunu besleyen gizemini ortaya koyarken; Türkiye Ormancılar Derneği arşivinden seçilen doğa katliamlarına ilişkin bir fotoğraf seçkisi de o gizemin nasıl bir ruh yıkımına dönüşebileceğini gözler önüne serdi.

TOD BAŞKANI KALELİ: ’43 BİN 500 MADEN RUHSATI VERİLDİ’

Panelin açış konuşmasını yapan Türkiye Ormancılar Derneği Genel Başkanı Fevzi Kaleli, maden ocakları ve HES’lerin ormanları talan ettiğine işaret ederek, Kanal İstanbul, İstanbul’a üçüncü havalimanı ve üçüncü köprü ile nükleer ve termik santrallerin ormanlara büyük zarar verdiğini dile getirdi. On yıl öncesine kadar ormanlık alanlarda 7 bin 500 maden arama izni verildiğine işaret eden Kaleli, son yıllarda bu sayının 43 bin 500’e çıktığını belirterek, bilimden uzak “ne varsa tüket” anlayışı içerisinde son on yılda ormanlarda alt üst yaşandığını ve orman teşkilatının büyük kan kaybına uğradığını dile getirdi.

‘KORUMAYA YEMİN ETTİK AMA YASALAR ÖNÜMÜZE GEÇTİ’

TOD Batı Akdeniz Şube Başkanı Akın Mızraklı ise 5 saniye sessizliğe davet ettiği dinleyicileri ‘Torosların Çığlığı’nı duymaya çağırdı. Bir zamanlar yüzde 76’sı orman olan Anadolu’nun maden ocakları ve HES’ler gibi nedenlerle ormanlarını kaybettiğine işaret eden Mızraklı, “Elbette elektrik ve mermere ihtiyaç var. Ancak bunlar için en verimli ormanlık alanlarımızı yok etmenin gereği var mıdır? Tıpkı doktorların Hipokrat yemini gibi biz de ormanlarımızı koruyacağımıza yemin ettik, ancak bazı yasalar bizim önümüze geçti. Halkımızın yararına olmayan ormanlarımızı sömüren her türlü uygulamaya karşı halkımızın yanında yer alacağız” görüşünü dile getirdi.

DR. ÇİNBİLGEL: ’20 BİN YENİ RUHSAT BAŞVURUSU VAR’

Orm. Yük. Müh. Gürel Şirin’in yönettiği panelin ilk oturumunda konuşan A.Ü Akseki MYO Av ve Yaban Hayatı Programı Öğretim Üyesi Dr. İlker Çinbilgel, taş ocakları ve HES’lerin bitkiler ve yaban hayatı üzerindeki olumsuz etkileri konusunda kapsamlı bir sunum yaparken, Türkiye genelinde 20 bin yeni taş ocağı başvurusu bulunduğuna da dikkat çekti.

PROF. DR. KANTARCI: ‘VATANI KAÇA SATIYORSUNUZ?’

Panelin konuşmacılarından biri olan Prof. Dr. Doğan Kantarcı, Alakır Havzası’nda vadi boyunca birbiri ardına projelendirilen HES’lerin bölge halkının yaşamını tehdit ettiğine değindi. Alakır Vadisinde yaşayan insanların tarımsal üretimleri sayesinde bçlgeyi terketmediğine değinen Kantarcı, HES’lerin yalnızca vadideki canlılar için değil, insanların sosyal yaşamına yönelttiği tehditle insanlar için de soykırım aracı olacağını savundu. Son yıllarda üçte biri kuruyan Burdur Gölü çevresinde inşa edilen göletlerin havzaya düşen yağışları toplayarak suyun göle erişimini engellediğini anlatan Kantarcı, göldeki buharlaşmanın da artmasıyla kurumanın hızlandığına işaret etti.
Burdur Gölü Havzas’ındaki taş ocaklarının da sağanak yağışları sele dönüştürdüğü için çok tehlikeli olduğunu belirten Kantarcı, “burada ne yapmak istiyorlar. Bu taş ocaklarının tahrip ettiği yerleri biz yeniden ağaçlandıramayız. Çünkü toprak yok. Buraya göl manzaralı evler mi yapacaksınız. Vatanı kaça satıyorsunuz?” diye konuştu.

ÇAĞLAR: ‘ 490 BİN HEKTAR ORMAN AMAÇ DIŞI KULLANILIYOR!

Orman Yüksek Mühendisi Doç. Dr. Yücel Çağlar ise orman, mera ve tarım arazilerinin, turizm, enerji ve maden gibi sektörlere tahsis edilere amaçdışı kullanıma açılmasıyla kamunun ortak malı olan doğal varlıkların toplumun elinden alındığına işaret etti. Doğal varlıkların “kaynak” olarak görülmesinin yanlışlığına işaret eden Çağlar, bu bakış açısının doğal varlıklar üzerinden kapitalist sermaye birikimi elde etmeye yönelik gerekçelere zemin yarattığını vurguladı. 2B düzenlemesinde yalnızca rayiç bedel üzerinden tartışılmasının bütünü görmekten uzaklaştırdığına değinen Çağlar, düzenlemenin sağladığı yetkilerle; Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile TOKİ ve belediyelerin herhangi bir yeri proje alanına dönüştürebileceklerine işaret etti.

Türkiye’deki orman alanlarının 490 bin hektarının amaç dışı kullanıldığını vurgulayan Çağlar, orman varlığımızın yarısının bozuk orman statüsünde olduğunu ve özel ormancılığı teşvik eden düzenlemeyle bu alanlara meyve ağaçları dikilerek kamuya ait ormanların özel ormanlara dönüştürüldüğünü dile getirdi.

MUSTAFA KOÇ: ‘DOĞAYI TÜCCARLAR DEĞİL HALK KORUR’

Orm. Yük. Müh. Ufuk Coşkun’un yönettiği panelin ikinci bölümünde ise Antalya ve Isparta’da HES ve taş ocaklarına karşı mücadele veren köylülerin deneyimleri aktarıldı. Manavgat’a bağlı Ahmetler köyünde yapılması planlanan ve Ahmetler Kanyonunu da tehdit ettiği belirtilen HES projesine karşı verdikleri mücadeleyi anlatan Mustafa Koç, 2008 yılında hazırlanan projede Ahmetler adının gizlenmesinin bölge insanına yapılan büyük bir saygısızlık olduğunu söyledi. Ahmetler’in Antalya’nın en eski köy yerleşimlerinden biri olduğuna işaret eden Koç, hayvancılıkla geçinen köyün son yıllarda hızla göç verdiğini belirterek, “doğayı kanunlar da tüccarlar da korumaz. Doğayı, orada yaşayan insanlar korur. Bu bölgenin taşını toprağını yıllardır koruyan insanlar olmasaydı bu değerler yok olurdu” diye konuştu.

BAŞAR: ‘ŞEYTANIN AKLINA GELMEYECEK HES YALANLARI’

Panele Kumluca Alakır Vadisinden katılan Mehmet Başar da sekiz HES prpjesinin bulunduğu bölgede başlangıçta yetkililerin ve HES şirketierinin köylülere şeytanın bile aklına gelmeyecek yalanlar söylediklerini öne sürdüğü konuşmasında, özetle şunları dile getirdi: ” Önce yeraltına elektrik kablosu döşeyeceğiz diye geldiler. Üç beş ay sonra da baraj yapacağız dediler. Daha sonra ise köyde 5 yüz kişiye bin kişiye iş verilecek, çalışmadan para alacaksınız dediler. Buraya HES yapacağız, size bedava elektrik vereceğiz dediler. Bazı köylüler buna inanmaya başladı. Ancak daha sonra elektriği biraz ucuz vereceğiz demeye başladılar. Sermayenin daha çok kazanması için yalanlar söyleniyor.

‘BAŞINI KALDIRANA DAVA AÇIYORLAR’

Bizi en çok üzen devletin yetkililerinin şirketlerden daha çok HES’çi olmasıydı. Yetkililer köyün kalkınacağını, köye okul, cami, köy konağı yapılacağını söylediler. Eğer bunları devlet yapacaksa o zaman HES’lere ne gerek vardı anlam veremedik. Alakır Vadisi’nde projelendirilen sekiz HES’ten altısına dava açtık. Davalar sürerken projelerden biri tamamlandı. Zaman aşımı gerekçesiyle bir davayı kaybettik. Üretime geçen HES’lerden birinin dereyi kuruttuğunu halk gördü. Bir şirketin amacı para kazanmak, bu doğal. Ama devletin kurumlarının şirketlerden daha çok HES’çi olması, köylünün üzerinde baskı kurulması anlaşılır gibi değil. Köylüyü hüç düşünen yok. HES’lere karşı çıktığımız için dava açtılar ve 10,5 ay ceza aldım. Örgüt kurmakmış suçum. Ben burada yaşayan bir vatandaşım nasıl örgüt kurarım. Başını kaldırana dava açıyorlar. Ya bu bölgeyi terk edeceğiz, ya da yaşam alanımız için mücadele edeceğiz. Çünkü biz bu su ile yaşıyoruz.”

ÖZKAN: ‘HUKUK BİR YERE KADAR, YASALARI DOLANIYORLAR’

Akseki Gümüşdamla’dan katılan Mehmet Özkan ise köylüleriyle birlikte verdikleri HES mücadelesini anlattı. Mücadele sürecinde hukukun bir yere kadar koruduğunu anlatan Özkan, yasaların arkasından dolanılarak kanun hükmünde kararnameler ve torba yasalarla doğanın delik deşik edildiğini ileri sürdü. Gümüşdamla köyünde inşa edilen HES’e karşı uzun bir hukuki mücadele verdiklerini anlatan Özkan, açılan dava sonucu mahkemenin bir ilke imza atarak HES inşaatının iptal edildiğini ancak şirketin projenin kapasitesini düşürerek yeni bir proje gibi yeniden bakanlığa başvurduğunu ve ÇED süreci başlattığını dile getirdi. Özkan Gümüşdamla köylülerinin bu projeye de izin vermeyeceğini belirterek, “birleşmiş bir toplum her sorunun hakkından gelmeye muktedirdir. Bugün mücadele veren bütün arkadaşlarımıızn arkasında olduğumuzu ve sonuna kadar desteklediğimizi belirtmek istiyorum” sözleriyle Taksim direnişine de destek mesajı verdi.

‘ARAP ŞEYHİ SARAYDA OTURACAK, BATSIN O SARAYINIZ’

Antalya Kent Konseyi Yürütme Kurulu Üyesi Ali Ulvi Büyüknohutçu’nun Finike’deki taş ocaklarına karşı yürütülen mücadeleye ilişkin anlattıkları ise bir hayli düşündürücüydü. Taş ocağı sahiplerinin kendilerine bölgeden çıkartılan taşların bir milli servet olduğunu söyleyerek “bu mermerlerle Abu Dabi Kralı’nın sarayı yapılıyor” dediklerini anlatan Büyüknohutçu, “Finike’nin portakalı, narı, domatesi yok olacak, insanı yok olacak; Abu Dabi Kralı, Yani bir Arap Şeyhi sarayda oturacak. Batsın o sarayınız!” diye konuştu.

‘HAKLISINIZ AMA ELİMİZDEN BİR ŞEY GELMİYOR’

Bölgedeki sedir ormanlarının Abu Dabi Kralı için katledildiğini öne süren Büyüknohutçu, “peynir dilimi gibi kesilen bu ormanların her metrekaresinde çocuklarımızın da torunlarımızın da gelecekleri yok ediliyor” sözleriyle isyan ederken bölgedeki taş ocaklarının antik mezarları da yok ettiği iddiasıyla başvuruda bulundukları yetkililerin bölgede yaptıkları incelemenin ardından, “evet doğru söylüyorsunuz ama elimizden bir şey gelmiyor” diyerek gittiklerini anlattı.

SİYASİLERİN TAŞ OCAĞI AŞKI

Taş ocakları sorunuyla ilgilenmeye başladığında seslerini daha çok duyurabilmek için siyasi destek aramaya başladığını anlatan Büyüknohutçu, “ocağın bir tanesinin sahibi bir siyasi partinin Finike ilçe başkanının kardeşi, bir diğeri başka bir siyasi parti kurultay delegesi çıktı. Bir kaç ocağın korunmasının ise Türkiye’de ismi çok iyi bilinen bir siyasi tarafından üstlenildiği ortaya çıktı. Turunçova’nın tam üzerinde eski bir milletvekiline ait olan taş ocağı şimdi Turunçovalı’nın canına okuyor. Tarımını öldürüyor, narenciyesini öldürüyor” sözleriyle bölgedeki acı tabloyu gözler önüne serdi.

‘İZİNSİZ KESİLEN SEDİRLERİ TOPRAĞA GÖMDÜLER’ İDDİASI

Bölgedeki bütün taş ocaklarının ruhsat alanlarının dışına çıkarak ciddi oranda sınır aşımı yaptıklarını öne süren Büyüknohutçu, “on metre yerde izin alıyorsun ondan sonra ‘bu orman benim’ diye dilim dilim kesiyorsun. Hepsinin haritaları var elimizde. İzinsiz alanlarda kesilen sedir ağaçları göz önünde olmasın diye toprağa gömülmüş” iddialarında bulundu.

‘KÖYÜME GİZLİCE PKK’LI GİBİ GİDİYORUM’

Panele Isparta’nın Çandır köyünden katılan Mahmut Aksu ise, Başbakan Erdoğan’a yazdığı bir mektubu okuyarak salonda duygusal anların yaşanmasına neden oldu. Köyünün çevresinde açılan onlarca mermer ocağının yarattığı tahribat karşısında yaşama küstüğünü anlatan Aksu, son olarak taş ocaklarının yarattığı vahşeti belgeleyen “Vicdan-Sızlar” adlı bir kitap yazarak 550 milletvekiline gönderdiğini dile getirdi. Çandır köyü çevresindeki taş ocaklarına yasaların uygulanmadığını öne süren Aksu, bu konudaki mücadelesi yüzünden tehditler aldığını belirterek “kendi köyüme gizli olarak bir PKK’lı gibi gidip geliyorum” diye konuştu.

Ali Ulvi Büyüknohutçu

Finike’de mermer ocağı

Katliamın fotoğrafı

Panelden

Panelden

Panelden

Panelin ardından katılımcılar toplu fotoğraf çektirdi

TOD BATI AKD şb başkanı Akın Mızraklı

BİR CEVAP BIRAK